Muhammed as.’ın Hayatı

 

Muhammed as.’ın Soyu ve doğumu:

Muhammed as 20 Nisan 570 tarihinde Mekke'de doğdu, kameri aylardan Rebiulevvel'in 12. gecesi sabaha karış doğdu. Doğum senesi Fil Vakasına rastlamaktadır.

Babası, Abdullah'dır. Abdullah'ın babası Kureyş Kabilesinin Haşimoğullarından Abdulmuttalib'dir. Annesi, Amine Hatun'dur. Amine'nin babası Kureyş Kabilesinin Zühreoğullarından Vehb'dir. Muhammed as'ın her iki dedesinden olan soyu, İbrahim as'ın oğlu İsmail'e kadar uzamaktadır.

Muhammed as'ın babası, ticaret için Şam'a gitmişti. Dönerken Medine'de vefat etti. Abdulmuttalib, oğlunun ölümünden iki ay sonra doğan torununa Muhammed ismini verdi. (Muhammed; çok övülen, güzel huyları olan anlamına gelmektedir.) Annesi de, Ahmed ismini verdi (Ahmed, çok övülmüş anlamına gelmektedir). Kur'ân'da, Muhammed 4, Ahmed ise 1 defa zikredilmektedir.

 

Muhammed as’ın çocukluğu:

Mekke'nin havası, yeni doğan çocuklara ağır geliyordu. Onun için çocuklar, daha serin civar yerlerde oturan süt annelerine verilirdi. Muhammed as da, Sa'd oğullarından Halime'ye verildi. Halime, bebeği kendi evine götürdü. Fakir olan bu ailede bolluk ve bereket maydana geldi. Hayvanları bol süt vermeğe başlamıştı. Burada bir de, şeyma isminde sütkardeşi vardı. Bu mütevazı evde 4 sene kaldıktan sonra Mekke'ye götürülerek annesi Amine'ye teslim edildi. İki sene sonra Âmine, akrabalarını ve kocasının kabrini ziyaret için Medine'ye gitti. Ancak, Medine'de dönerken hastalandı ve öldü. Böylece; babadan yetim olan Muhammed as 6 yaşındayken de, anneden öksüz hale geldi. Yanlarında bulunan hizmetçileri Ümmü Eymen çocuğu alarak Mekke'ye getirdi. Dedesi Abdulmuttalib'e teslim etti. İki sene sonra da dedesi öldü. Bundan sonra Muhammed as amcası Ebu Talib'in yanında kaldı. Ebu Talib yeğenini çok seviyordu. Muhammed as da, amcasına yardımcı olmak için hayvanlarını otlatıyordu. Amca-yeğen muhabbeti çok ileri seviyedeydi.

 

Muhammed as.’ın gençliği:

Mekke'lilerin çoğu ticaretle uğraşırdı. Genel olarak, bunlar kışın Yemen'e, yazın da Şam taraflarına ticaret kervanları düzenliyorlardı. Ebu Talib de ticaretle uğraşıyordu. Ticaret için Şam'a giderken yeğeni Muhammed as’ı yanında götürdü. Şam'a varmadan Busra denilen yere geldiler. Orada Bahira isminde bir rahib vardı. Ticaret kervanını gördü. Muhammed as'ın üzerinde bazı fevka'l âde hususlara şahid oldu. Ebu Talib'e, Şam'a gitmemesini tavsiye etti. Aksi halde kervandaki çocuğa bir zarar gelmesinden endişelendiğini söyledi. Ebu Talib de, elindeki eşyaları orada sattı. Alış-verişini orada yaparak Mekke'ye geri döndü.

Muhammed as.’ın ticareti yapması:

Artık Muhammed as 17 yaşlarındayken, Yemen'e ticaret için gidip-geliyordu. Genç yaşta müstakil olarak ticaret yapmaya başladı. Ebu Talib'in tavsiyesi üzere Muhammed as dul ve zengin olan Hatice ile ticaret ortaklığı yapmaya başladı. Bu ortaklık esnasında bol kâr ettiler. Kervanların gidiş-gelişleri esnasında meydana gelen her türlü durumları Hatice'nin kölesi Meysere kendisine haber veriyordu. Muhammed as'ın dürüstlüğünü ve diğer özelliklerini hep anlatıyordu.

 

Muhammed as.’ın evlenmesi:

Çok zeki ve akıllı olan Hatice'ye defalarca bazı zengin arablar evlenme teklifi yapmışlardı. Ama Hatice hiçbirini kabul etmemişti. Şimdi, Muhammed as'a evlenme teklifini kendisi yapar. Hatice'nin teklifini kabul ederek evlenirler. O zaman Muhammed as 25 yaşındaydı. Hetice ise, 40 yaşında olduğu söylendiği gibi 25 yaşlarında olduğunu ifade eden kayıtlar da mevcuttur. Bu evlilikte: Kasım'la Abdullah isminde iki oğlu; Zeyneb, Rukiye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma isimlerinde dört kızı olmuştur. Sonradan Mariye'den İbrahim isminde bir oğlu daha olmuştu. Fatıma hariç bütün çocukları kendisinden evvel ölmüştür. Fatıma ise, babasının vefatından altı ay sonra ölmüştür. Fatıma, Ali ile evlendirildi. Bunların Hasan ve Hüseyin isminde oğulları oldu. Muhammed as'ın soyu bu iki sevgili torunuyla devam etmiştir.

 

Muhammed as.’ın kâbe hakemliği:

Muhammed as 35 yaşlarındaydı. Tamirat için Kâbe'nin bütün duvarları yıkıldı. İbrahim as'ın attığı temele kadar inildi. Bu sağlam temel üzerine duvarlar örülmeye başladı. Biraz yükselince sıra Hacer'ül Esved'e (Kara Taşa) geldi. Bu taşın yerleştirilmesinde anlaşmazlık çıktı. Her kabile hürmet edilen bu taşı kendisinin koymasını istiyordu. Çünkü bu şerefli bir işti. Anlaşmazlık kavgaya dönüştü. Kılıçlar çekildi. O esnada bir ihtiyar:

- Bu işi Allah'a bırakalım. Kâbe'ye ilk kim gelirse, onu hakem kabul edelim. Ne derse onu yapalım, dedi. Oradakiler bu teklifi kabul ettiler. Duvar örme çalışması durdu. Hakemi beklemeye başladılar. Az sonra birden herkes sevinmeye başladılar. Çünkü Muhammed'ül Emîn geliyordu. Herkes O'nu iyi tanıyordu. Güveniyorlardı. Yalan söylemez, hiç kimseye haksızlık yapmazdı. Oraya gelince, durumu kendisine anlattılar. O da, sırtındaki hırkayı çıkardı. Oraya serdi. Taşı üzerine koydu. Her kabileden birer temsilci istedi. Temsilciler hırkanın birer ucunda tuttular. Yerleştirilecek yere götürdüler. Son olarak da, kendi eliyle taşı yerine koydu. Bu durumdan herkes memnun oldular. Böylece kan dökülmeden, hadise önlenmiş oldu.

İnşaat bitince Kâbe süslendi. Heykel putları yerlerine yerleştirildi. Allah'ın Evi olan Kâbe'nin içinde ve dışında 360'dan ziyade heykel putu vardı. Allah'ın evi puthane olmuştu.

İbrahim as Allah için mabed yapmıştı. Ama müşrikler heykel putlarıyla doldurdular. İbrahim'in Hanif Dini unutulmuş, yerini şirk almıştı. Bunları Allah'ın seviyesinde tutuyorlardı. Kur'ân'da, Allah'ın sıfatlarını yaratılmış varlıklara verilmesine şirk ismi verilir. Şirki yapanlara da, müşrik denilmektedir.

Dokunulmaz hale getirilen heykeller! Bunları kutsallaştıran heykelciler... İnsanlığı taş-toprak karışsında alçaltan bu sapık fikirler!.. Allah yolunun dışında gidilen Firavnî, Nemrudî gidişatlar!.. Allah Resul'ü İbrahim'i ateşe atan, zihniyetler... İbrahim'in yaptığı mabedi ve insanların gönüllerini putlarla doldurdular. Şimdi de yok olup gittiler. Yaptıklarıyla başbaşalar... İyi ki; saptıran ve saptırılanlar için Cehennem var. Elhamdulillâh.

 

Muhammedin peygamber-resûl olması

Risaletin başlaması: Muhammed as gece rüyasında ne görüyorsa, gündüz da aynısı çıkıyordu. Bazan garip sesler duymaya başladı. Bazan da, "Ya Muhammed!.." diye etrafında sesler duyuyordu. Bu olaylardan çok etkileniyordu. Her sene olduğu gibi, Hıra dağında Ramazan ayında tefekküre çekildiği mağaraya gitti. M.610 yılı Ramazanın 27. günü Kadir Gecesi'nde Cebrail bizzat gelerek kendisine:

- Oku! Dedi. Muhammed as da:

- Ben okuma bilmem, dediğinde kendisini Cebrail kolları arasına alarak sıktı. Bu konuşma ve kolları arasına alıp sıkma olayı ardarda üç defa tekrarlandı. Sonra ilk vahiy gelir:

"Yaratan Rabb'inin adıyla oku! O, insanı alakadan yarattı. Oku! Rabb'in nihayetsiz kerem sahibidir. Kalemle yazmayı öğreten O'dur. O, insana bilmedeğini öğretti " (96/Alak: 1-5).

Sonra Melek gitti. Muhammed as bu olayda çok korktu. Vücudu tiril tiril titriyordu. Heyecan son dereceydi. Bir müddet hareketsiz kaldı. Kendisini biraz toparlayınca, Mekke'ye evine gitti. Hanımı Hatice, üzerine bir örtü serdi ve yattı. Sakinleşti. Durumu Hatice'ye anlattı. Beraberce, Hatice'nin amcası oğlu Varaka'nın yanına gittiler. Varaka kültürlü, semavi dinler hakkında geniş bilgisi olan birisiydi. Hasta yatağında yatan Varaka, durumu dinledi. Korkulmamasını tavsiye etti. Muhammed as'ın Resûl'lükle görevlendirildiğini uzun uzadıya anlattı.

 

Müslüman olabilmek için:

Bir insanın, samimi bir şekilde şehadet kelimesini sözlü ifade etmesi, kalbiyle de inanması kâfidir. Başka bir törene de gerek yoktur. Ancak, inancında ve amelinde şirk pisliklerini temizlemesi şarttır. Daha sonra da, gücü yettiği kadar Allah'ın emirlerini yapıp ve yasaklarından kaçınmaya çalışmalıdır. Şehadet kelimesi:

"Eşhedu enlâ ilâhe illallâh ve eşhedu enne Muhammeden abduhû ve resûluh."

Kelime-i şehadette dört unsur

1- Allah’ı tasdik ve şahidlik: Allah'ın varlığını anlama ve kabul etmek.

2- İlah kavramını bilmek: Yüce kitabımız Kur'ân-ı Kerim'de bildirildiği gibi ilâhlaştırılan pek çok nesneler vardır. İnsanlar bunların karışsında ya küçülmüş, ya sömürülmüş, yahut da aşağılanmaya zorlanmıştır. Kutsallaştırılan bu nesnelere Allah'ın ilâhlık sıfatını vererek, olağanüstü varlık haline getirmişlerdir. Kutsallaştırılmak, yanılmazlık, dokunulmazlık, tenkit edilmezlik özelliklerinin meydana getirdiği anlam bütünlüğü ilâhlık kavramını ifade etmektedir.

3- İlahlık sıfatını Allah'a layık görmek: Resûllere ve diğer insanlara, heykellere, ideolojilere, yönetim şekillerine, bazı sembollere... ilâhlık özelliği verilmesi yanlıştır. Sadece ve sadece ilâh olmaya ancak Allah layıktır.

4- Muhammed as.'ın Allah'ın kulu ve elçisi olduğunu kabul etmektir: Allah'ın vahyini bize bildiren O'dur. Dosdoğru yol, vahiy istikametidir. Bir müslümana; Allah'dan başka bir ilâh, Muhammed as'dan başka bir yol gösterici, vahiy istikametinden de başka bir gidişat yoktur.

 

Tebliğin başlaması:

Aradan epey müddet geçti. Cebrail ikinci defa geldi. Muhammed as’ı heyecan ve hayrete düşürecek şekilde gözükünce, eve gelip bir örtüye bürünerek yattı. Bu esneda ikinci vahiy gelir:

" Ey elbisesine bürünen!.. Kalk da uyar! Rabb'ini büyükle. Elbiseni temizle. Pislikten uzak dur. Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma. Rabb'in için sabret " (74/Müddesir: 1-7)

Allah Resul'ü, bu emirden sonra pek çok emirler almaya başladı. Bir örnek daha verelim:

"Allah'la bereber başka bir ilâha yalvarıp-çağırma. Yoksa azablandırılanlardan olursun. Ve yakın akrabalarını uyar. Müminlerden sana uyanlara kanatlarını ger. Şayet sana isyan ederlerse, de ki: Ben sizin yaptıklarınızdan uzağım..."26 /Şuara: 223-226)

Muhammed as, akrabalarını Cehennem azabından uyarmak için bir araya toplayarak şöyle dedi:

- şu tepenin arkasında size saldırmak üzere askeri bir birliğin olduğunu habar versem, ne dersiniz? Bana inanır mıydınız? Onlar da:

- Evet inanırdık. Senden doğruluktan başka bir şey görmedik, dediler. Allah Rasûl'ü de:

- O halde Ben, şiddetli bir azab gelmeden önce sizi uyarıyorum... Ey Abdulmuttalib oğulları, kendinizi ateşden koruyunuz!.. Allah'a yemin olsun ki: Sizin için Allah'a karış ben bir şeye sahip değilim. Sadece akrabalık bağı olarak sizi ziyaret edebilirim, buyurdu.

Bu konuşmayı bütün akrabaları dinledi. Ortalık sakin ve herkes memnundu. Akrabalarına sürekli problem olan Ebu Leheb; kalktı, Muhammed as'a hakaret etti. Birdenbire hava değişti. Herkes dağıldı.

Bu duruma Rasûlullah'ın canı sıkıldı. Zaten bu adam karısıyla birlikte kendisine oldukça fazla eza ediyordu. Topluluklarda yalancılıkla itham ediyordu. Çeşitli yakıştırmalarda bulunuyordu. Karısı da, eline geçen pislikleri ve dikenli çalıları alıp Rasûlullah'ın evi önüne atıyordu. Müşrikleri sürekli olarak kışkırtıyordu. Yüce Allah, bu iki taşkın insanın halini ortaya koyan Tebbet Sûresi'ni inzal buyurdu:

"Ebu Leheb'in iki eli kurusun! Kurudu da. Ona ne malı, ne de kazancı fayda vermedi. O, yalın alevli bir ateşe girecektir. Karısı da. Odun taşıyıcı olarak, boynunda bükülmüş bir ip olduğu halde." (111/Tebbet:1-5).

Ebu Leheb ve hanımı Rasûlullah'a düşmanlığı iş edinmişti. Sanki iftira, hakaret ve yalanlama yetmiyormuş gibi, evinin pisliklerini bir sepete doldurarak oğluna verip Rasûlullah'ın evinin önüne döktürürdü. Vaziyeti gören bütün akrabalar bu terbiyesizliklerden rahatsız oluyorlardı. Bir gün; Ebu Leheb'in oğlu sepetlerindeki pisliği Rasûlullah'ın kapısı önüne dökmek için gitti. Rasûlullah'ın bibisi oğlu Tuleyb, manzarayı gördü. Koşarak gitti. Çocuğun sepetini elinden aldı. Pislik dolu sepeti oğlanın kafasına geçirdi. Oğlunun perişan halini gören annesi, elinden tutarak Rasûlullah'ın bibisi Erva'nın yanına geldiler:

- Çocuğumun şu haline bak!.. Oğlun ne hale getirdi, dedi. Erva Hatun:

- Oğlum iyi etmiş. Muhammed, aynı zamanda O'nun dayısı oğludur. Siz de mallarınız da Muhammed'e kurban olasınız..., dedi.

İlahi mesajlar etrafa yayılıyor: Rasûlullah, Allah'dan aldığı vahiyleri insanlara bildiriyordu. Bazan fertlere, bazan da topluluklara anlatıyordu. Artık, Mekke'de Muhammed as'dan ve yeni dinden bahsediliyordu. Puta tapıcı Mekke'liler, ilk önce alay etmeye başladılar. Daha sonraları hakaret ve iftiralarla bu yeni dinin yayılmasını engellemeye çalıştılar. Artık işler oldukça zorlaşmıştı. Ama her şeye rağmen ilâhi görevi yerine getirmeye çalışıyordu:

"Rabbin hakkı için, mutlaka onların yaptıklarından kendilerini sorgulayacağız. Sana emrolunanı açıkça söyle. Müşriklerden de yüz çevir. Alaycılara karış biz sana destek olacağız. Çünkü onlar, Allah'la beraber başka ilâhlar edinenlerdir. Yakında bilecekler" (16/Nahl: 92-96).

Rasûlullah, panayır için Mekke'ye gelen arablara:

- Ey insanlar!.. "Lâ ilâhe illallâh" deyin kurtulun, diyordu. Amcası Ebu Leheb, onu gölge gibi takip ederek topluluklara:

- Sakın ha!.. Ona uymayın. O yalancıdır, diye gevezelik ediyordu.

İlk müslümanlar: Rasûlullâh'a ilk iman eden hanımı Hatice'ydi. Daha sonra Ali, Ebu Bekir, Zeyd, Bilal, Osman, Zübeyr, Abdurrahman, Sa'd, Talha, Ebuzer, Ebu Ubeyde, Erkam, Ubeyde, Habbab, Cafer... (Hepsinden Allah razı olsun!..)

 

Müşriklerin zulümleri

Gün geçtikce İslam'a olan ilgi çoğalıyordu. Muhammed as'ın güzel sesiyle Kur'ân ayetlerini dinleyen herkes etkileniyordu. Bunu engellemek için Kureyşliler elinden geleni yapıyorlardı. Gürültü patırtı yaparak Tevhid Hareketini taşgalaya getiriyorlardı. Bu hususu bize Kur'ân şöyle haber veriyor: Kâfir olanlar:

- Bu Kur'ân’ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın, belki galip gelirsiniz (İslamî hareketi durdurma konusunda muvaffak olursunuz), dediler (41/Fussilet: 26).

Müşrikler, Kur'ân anlaşılmasın diye gürültü yaptıkları gibi, birbirlerini oyalamak için bir takım boşişler de yapıyorlardı. Eğlence tertip ediyorlar, birbirlerine Rum ve ıran hikâyeleri anlatıyorlar, masal uyduruyorlar, çeşitli çalgıları çalıyorlar... Dikkatlerin İslam üzerinde dağılması için ellerinde gelen bütün maharetlerini deniyorlardı. Bunların yaptığı densizlikleri Kur'an şöyle özetliyor:

İnsanlardan bazıları, bilgisizce Allah yolundan saptırmak için lehve'l hadisi (boşsözleri) satın alırlar. Tutup (Allah'ın ayetlerini) alaya alırlar. İşte alçaltıcı azap bunlar içindir (31/Lokman: 6).

Bazan da, birtakım sorular sorduktan sonra hakaret ederlerdi. Rasûlullah'a bir gün Ebu Leheb sordu:

- İman edersem, bana ne var? Rasûlullah:

- Müminlere ne varsa, sana da o var, buyurdu. İliklerini kadar kibir, küfür ve zulüm işlemiş olan Ebu Leheb:

- Beni başkalarıyla eşit tutan din, olmaz olsun, dedi. Müstekbirler, diğer insanlarla eşit olmayı asla hazmedemezler.

Zaman zaman, Allah Rasûlü Muhammed as’ı ve inananları dövmeye başladılar. Bütün topluluklarda uzaklaştırdılar. Müslümanlar da, Kâbe'nin yakınlarında bulunan Erkam'ın evini karargah edindiler. İslamı öğrenme, buluşma ve ibadetlerini yapma yeri artık burası olmuştu. Yapılan alay, iftira, hakaret, dövme ve her türlü tedbirlere rağmen, müslümanların sayıları günden güne çoğalmaya başladı. Aynı zamanda Kâbe'deki put heykellerinin durumu da, tartışılıyordu. Müşrikler iyice kudurmaya başladılar. Müminlerden Rasûlullah dahil dayak yemeyen yoktu. Yakaladıkları mümin eğer kimsesiz ise; işi çok zordu. Birkaç Örnek:

Bilal Habeşi'ye günlerce dayak atıldı. Çırıl çıplak çapulcularca Mekke sokaklarında dolaştırıldı. Kızgın kumlara yatırıldı. Göğsüne ağır taşlar konuldu. İnim inim inletidiği halde asla heykelciklere iltifat etmedi. İlah olarak sedece Allah’ı tanıdığını ifade etmişti. Bilal'e yapılan işkenceler, ancak imanını artırıyordu... Zübeyr'i ve Osman’ı boğucu dumana tutarak işkence ettiler... Talha'yı ipe bağlayarak işkence ettiler... Ebuzer'i Kâbe'de birkaç defa döverek kanlar içerisinde ölü diye bıraktılar. Habbab'ın başını kızgın demirle dağladılar. Başka bir defasında da, yaktıkları bir ateşin korları üzerine sırtüstü yatırdılar. Omuzları cazır cazır yandı. Ateş sönünceye kadar beklettiler. Zinnire Hatun'a günlerce dayak atıldı. Yüzünde, kafasında yediği darbelerden dolayı bir gözünü bile, kaybetmişti... Ebu Fükeyhe'ye demir zırhı giydirdiler. Kavurucu güneşin altına koydular. Göğsüne kocaman bir taş koydular. Ağzından dili çıkıp sarktı. Bayılıncaya kadar beklettiler. Yine bir gün, ayakları bağlandı. Uzun müddet yerde sürüklendi. Permeperişan yerde yatıyordu. O esnada yerde geçen bir karaböceği göstererek alçağın biri:

- Bu senin Rabb'in, değil mi? Diye sordu. O da:

- Benim Rabb'im Allah'dır. Beni de, seni de, böceği de O (Allah), yarattı. Deyince boğazını sıktılar. Sıktılar... Nihayet bayıldı... Ümmü Ubeys hatun ve kızına günlerce dayak atılırdı. Aç-susuz bırakılırdı. Ayakta duramaz hatta oturamaz hale gelirlerdi. Yasir ailesine günlerce işkence edildi. En son olarak da, öldürüleceği yere götürüldüler. Yasir'e şiddetli işkence yapıldı. Şehid edildi. Hanımı Sümeyye hatuna insanlık dışı işkence edildikten sonra mızraklanarak şehid edildi. Oğulları Ammar da, işkenceye tabi tutulmuş her tarafı yara-pareler içinde kalmıştı. Yetmiyormuş gibi üzerine demir gömlek giydirilerek kızgın güneşin altında tuttular. Dünya hayatında, bir insana ancak bu kadar işkence yapılabilirdi... Şehid edilirken babasının iniltileri... Anasına yapılan insafsızca işkenceler ve mızraklanışı, şehadet esnasındaki çığlıkları... Hepsi gözleri önünde oluyordu. Bu işkenceler; ilâhlaştırılan heykellerin, fikirlerin, sembollerin kutsallığı uğrunaydı. Bu nesnelerin yanında insanların kıymeti yoktu. Müşriklerden bir heyet, Rasûlullah'ın bulunduğu yere gitti Ebu Talib'e dediler ki:

- Ya kardeşin oğlunu sustursun, ya da Onunla ve seninle çarpışırız!.. Rasûlullah, Ebu Talib'e hitaben:

- Ey amca!.. Bu tebliğ işini bırakmak için, bu adamlar güneşi sağ elime, ayıda sol elime verseler bile, ben davamdan vaz geçmem. Ya, Allah, o (dinini) bütün dünyaya yayar işim biter. Ya da, bu yolda ölürüm, buyurdu. Rasûlullah as’ı diğer akrabaları da korumaya çalışırlardı. Mesela:

Tuleyb, Rasûlullah'ın bibisi Erva'nın oğluydu. Annesine iman ettiğini açıkladığında, annesi:

- Dayının oğluna, sen herkesten daha fazla yardımcı olmalısın. Vallahi!.. Erkeklere karış O'nu korumaya gücümüz yetseydi, biz korurduk, dedi. Tuleyb:

- Peki, anne!.. Senin iman etmene engel teıkil eden şey nedir? Kardeşin Hamza da iman etti, dedi. Erva:

- Ben şahadet ederim ki: Allah'dan başka ilâh yoktur. Yine şahadet ederim ki, Muhammed Allah'ın Rasûlüdür, dedi ve müslüman oldu.

Tuleyb Rasûlullah’ı pervasızca korumaya çalışıyordu. Bir defasında da Ebu Cehil Rasûlullah'a karış edebsizlik yapmışdı. Tuleyb, Ebu Cehil'in kafasını kırdı. Erva'ya şikayet ettiklerinde, annesi:

- Onun en hayırlı günleri, Muhammed as'a yardımcı olduğu günlerdir, dedi. Yine bir gün aynı konuda başkalarının da kafasını kırmıştı. Durum annesi Erva'ya anlatılınca, annesi:

- Tuleyb dayısı oğluna yardım eder. Onun için kanını ve malını da feda eder, dedi.

Rasûllah ve müminler ölümü pahasına yiğitce yollarına devam ettiler. İlahi görevi, beşeri zulüm durduramadı. Müşriklere göre; bu insanlar büyük hata yapıyorlardı. O hata da şuydu: "Rabb'imiz Allah'dır" (22/Hacc: 40), demeleriydi.

 

1. Habeşistan Hicreti:

Tavsiye üzerine İslamiyetin başlangıcının 5. yılında, 10'u erkek ve 5'i kadın olmak üzere 15 kişilik ilk kafile hicret etti. Bundan böyle; çoluk-çocuğunu, malını, akrabalarını, memleketini bırakıp hiç bilmedikleri yerlere gidiyorlardı. Sonlarının ne olacağını da bilmiyorlardı. Hatta bazılarına gittikleri yerlerin havası ağır gelecekti. Çoğu hastalanacaktı. Orada da, ölenler olacaktı. Peki, bunların suçları neydi? Olayların sonucuna baktığımızda, bu sorunun cevabışuydu: Bunların suçları mümin olmaktı. Heykel putlarını, ilâh olarak kabul etmiyorlardı. Allah'dan başka ilâh yoktur, diyorlardı. Allah'ın en büyük olduğuna inanıyorlardı. Muhammed as’ı Rasûl olarak tanıyorlardı...

Göç esnasında, Amir ve hanımı Leylâ hazırlıklarını yapıyorlardı. Orada geçen Ömer, durumu görünce; Leylâ'ya:

- Ey Leylâ!.. Göç mü var? Nereye gidiyorsunuz? Leylâ:

- Evet vallahi, artık bundan böyle işkenceye uğramayacağız. Allah'ın bir yerine çekip gideceğiz. Senin, bize yapmadığın işkence kalmadı. Bizi perişan ettin. Belki; Allah, bize nefes alacağımız bir yer ihsan eder, dedi. Ömer, duraksadı. Diyecek bir şeyi yoktu. Sonra:

- Allah yardımcınız olsun, diyebildi.

 

2. Habeşistan Hicreti:

Bir sene sonra 2. hicret yapıldı. Buna da, 82'si erkek, 10'u kadın olmak üzere 92 kişi katıldı. Habeşistana giden müslümanlar, artık rahat ediyorlardı. Mekke müşrikleri, yine boşdurmadılar. Hemen, iki eleman görevlendirerek, Habeşistan kıralından oraya giden müslümanların iadesini istediler. Bol hediyelerle giden müşrik heyet Kıral Necaşi'nin huzuruna çıktı:

- Ey Melik!.. Aramızda işimizi bozan birisi çıktı. O ayrılıkçı kişinin adamları memleketinize geldiler. Şimdi de; dininizi, memleketinizi, milletinizi bozmak için buraya geldiler... Onlar, Meryem oğlu İsa'yı da ilâh olarak tanımazlar. Huzuruna geldiklerinde sana secde etmezler... Bunlar düşüncesiz kimselerdir. Babalarının dinlerini bıraktılar. Senin dinine de girmediler. Hiç bilmediğimiz yeni bir din ortaya çıkardılar... Bunların akrabaları bizi gönderdiler. Sen onları bize teslim et, memlekete götürelim, dediler. Kıral Necaşi:

- Hayır, vallahi!.. Bana sığınmış insanları kimseye teslim edemem... diyerek müslümanları huzuruna çağırır. Müslümanlar, selâm vererek secde yapmadan huzura gelir. İleri gelenler, müslümanlara sorarlar:

- Neden Melik'e secde etmediniz? Müslümanların sözcüsü Cafer:

- Biz, ancak Allah'a secde ederiz, dedi. Onlar:

- Niçin? Cafer:

- Allah, bize Rasûlünü gönderdi. O da, bize Allah'dan başkasına secde etmememizi emretti, dedi. Necaşi:

- Ülkeme siz niçin geldiniz? Cafer:

- Ey Melik!.. Sor şu adamlara: Bu mü'minler köle midir? Alıp götürüp efendilerine tekrar iade edilsinler. Melik müşriklere sorunca, onlar:

- Hayır, onlar hür ve şerefli insanlardır, dediler. Cafer:

- Ey Melik!.. Sor şu adamlara: Bu mü'minler katil midirler? Alıp götürülüp kan bedelini ödettirsinler. Melik müşriklere sorunca, onlar:

- Hayır, onlar hiç kan dökmediler, dediler. Cafer:

- Ey Melik!.. Sor şu adamlara: Bu mü'minler hırsız mıdır? Alıp götürüp çalınan mallarını ödettirsinler. Melik müşriklere sorunca, onlar:

- Hayır, onlar hiç hırsızlık yapmadılar, dediler. Necaşi müşriklere dönerek:

- Peki, siz bu adamlardan ne istiyorsunuz? Müşrikler:

- Bunlarla hepimiz aynı dindeydik. Dinimizi terk ettiler. Muhammed'e uydular, dediler. Necaşi müslümanlara dönerek:

- Siz; putperest değilsiniz, hristiyan değilsiniz... Peki, sizin dininiz nedir? Cafer:

- Ey Melik!.. Biz cahil bir kavimdik. Heykel putlarına tapardık. Leş yerdik. Hayasızlık eder, her kötülüğü yapardık. Kuvvetli olanlarımız zayıfları ezerdi... Allah, bize Resûlünü gönderdi. O da, bizi Allah'a inanmaya ve O'nu birlemeye davet etti. Babalarımızın tapına geldiği heykel putlarını bırakmaya çağırdı... Hiçbir şeyi Allah'a denk tutmadan ibadet etmeyi emretti... O'nun bize haram kıldığını haram, helal kıldığını da helal kabul ettik... Bundan dolayı kavmimiz bize düşman kesildi. Bize zulmettiler. İıkence ettiler. Çeşitli eziyetlere uğrattılar. Bizi dinimizden vazgeçirmeye çalıştılar. Bizimle, kendi dinimiz arasına girmek istediler... Bu haksızlıklar karışsında; biz de, senin memleketine göç ettik... Sana selâm vermemiz konusuna gelince: Biz, seni Rasûlullah'ın selâmıyla selâmladık. Birbirimizi de böyle selâmlarız. Rasûlullah bize; Cennetliklerin de böyle selâmlandığını, haber verdi... Sana, secde etmememize gelince: Biz, Allah'dan başkasına secde etmekten yine Allah'a sığınırız... diyerek müminlerle müşrikler arasındaki konuyu anlattı.

Habeşistan kıralı Necaşi, Kureyş'in gönderdiği hediyelik derilerle eşyaları sahiblerine iade etti. Onlar da rezil bir şekilde memleketlerine döndüler. Necaşi müslümanlara dönerek:

- ...Memleketimde emniyet içinde yaşayınız... Size, bir kötülük eden, helak olur, dedi.

 

Muhasaralı Boykot:

Mekke müşrikleri karar verdiler. Artık bundan böyle, müslümanlarla bütün ilişkiler kesilecektir. Onlar açlıkla, susuzlukla, sıkıntılarla terbiye edilecek veya öldürülüp imha edilecektir. Müslümanların hepsi Haşimoğulları mahallesine sürüldü. Sıkı denetim altına alındı. Giriş-çıkışlar yasaklandı. Kİsa zamanda muhasara şiddetlendi. Açlıktan ölenler oluyordu. Yiyecek hiçbir şey kalmadı. Yemeye ağaç yapraklarını bile bulamıyorlardı. Ayakkabıderisini kaynatıp yiyenler oluyordu. Çocukların açlık feryatları, iniltileri müşriklerin boykotu bırakmalarına yetmiyordu. Nihayet birkaç kişinin cesur girişimi neticesinde, 3 sene süren muhasara ve ambargo kırıldı.

Aynı sene içinde Hatice ve Ebu Talib vefat etti. Bu iki şahsiyet, müslümanlar için çok önemliydi. Akıllı ve zengin Hatice, maddi ve manevi yönden Rasûlullah’ı sürekli destekledi. Bütün zenginliğini Allah Yolu'na harcadı. Ebu Talib iman etmemesine rağmen, Rasûlullah’ı Mekke müşriklerine karış koruyordu. Artık her ikisi de gitmişti. Rasûlullah ve müminler çok üzüldüler. Onun için bu seneye Hüzün Senesi denildi.

 

Taif seferi:

İslamı anlatmak ve yeni taraftar bulmak için, Allah Rasûlü Zeyd'le birlikte Taif'e gitti. Taif'liler iman etmediler. Muhammed as'a hakaret ettikleri gibi Mekke'ye gelirken çapulcu takımına taşlattırdılar. Çok yerleri yaralandı. Hatta Zeyd, gelen taşların Rasûlullah'a değmemesi için kendi vucudunu siper ediyordu. Bu esnada Rasûlullâh'ın ayakkabılarının içi kanla dolmuştu. Mekke'ye geldiler. Oralardaki kabileleri İslama davete devam ettiler.

 

Mirac Hadisesi:

Bir gece, Cebrail aracılığıyla Muhammed as geceleyin yatağında uyku ve uyanıklık arasındayken Mekke'de Mescid'ül Haram'dan alınarak Kudüs'deki Mescid'ül Aksa'ya Burak denilen bir binitle götürüldü. Oradan da, göğe yükseltildi. Bu olaya Mirac Hadisesi denilmektedir. Beş vakit namaz müslümanlara bu gece farz kılındı.

 

Akabe Biatleri:

Hac mevsiminde Medine'den Mekke'ye gelenlerden 5 kişi müslüman oldular. Ertesi yıl 12 kişi gelerek, Akabe denilen yerde Rasûlullâh'la görüştüler. İslamı kabul ettiler. Şöyle söz verdiler:

- Hiçbir şeyi Allah'a denk ve ortak koımayacağız. Hırsızlık yapmayacağız. Hiçbir kimseye asla iftira etmeyeceğiz. Hayırlı işlerde kesinlikle muhalefet etmeyeceğiz...

Daha sonra, kendilerine Medine'de İslam’ı anlatacak bir öğretmen istediler. Allah Rasûlü de, Mus'ab'ı görevlendirdi. Bu olaya 1. Akabe Biatı denir.

Ertesi yıl 75 kişi daha geldi. Bunların 2'si kadındı. Görüşmeler yapıldı. Rasûlullah’ı Medine'ye davet ettiler. Rasûlullah şöyle şart koştu:

- Rabb'ım için şartım: O'na hiçbir şekilde şirk koımayacaksınız. Sadece O'na ibadet edeceksiniz. Namazı kılıp zekatı vereceksiniz.

- Şahsım için isteğim ise: Allah'ın Rasûl'ü olduğuma şehadet edeceksiniz. Çocuklarınızı ve karılarınızı koruduğunuz gibi beni de koruyacaksınız. Medine'liler şartları kabul ettiler. Sözlerinde duracaklarına dair yemin de ettiler. Davetleri kabul edildi. Bu olaya da 2. Akabe Biatı denir.

 

Hicret:

Muhammed as, arkadaşlarına Medine'ye göç etmelerini tavsiye edince; müslümanlar gurublar halinde gizlice hicret etmeye başladılar. Müşrikler gene boşdurmadılar. Hicret edenlerin yollarını kesmeye başladılar.

Artık, müslümanlar her şeylerini terk edip hicret ediyorlardı. Genellikle çoluk-çocuklarını götürmeyip akrabalarının yanlarında bırakıyorlardı. Bir gün Ömer Kâbe'yi tavaf etti ve oradakilere:

- Ben, Allah yolunda hicret ediyorum. Karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen önüme çıksın... dedi. Yalnız başına hicret etti.

Süheybi Rumi, Anadolu taraflarında Mekke'ye gelip yerleşmişti. O da iman etti. "La ilâhe illallah" dediği için, müşrikler tarafından defalarca dayak yedi. Hicrete karar verdi. Mallarını bir yere gizledi. Medine yoluna düştü. Süheyb'in hicret ettiğini gören müşrikler arkasına düştüler. Süheyb, onları gördü. Yakınında bulunan tepeciğin üzerine çıktı:

- Benim nasıl ok attığımı, siz çok iyi bilirsiniz. Eğer üzerime gelecek olursanız; çantamdaki tüm okları atar, sonra da kılıcımı çekerim... Yolumdan çekilin! Mekke'deki mallarımı falan yere gizledim. Gidin onlar da sizin olsun, dedi. Madde karışlığında, Süheybin yolundan çekildiler. O da hicret yoluna devam etti.

Hemen hemen hicret etmeye gücü yetenler, Medine'ye gitmişlerdi. Allah'dan gelen vahiyle Muhammed as hicrete hazırlandı. Bunu duyan müşrikler, Rasûlullah’ı öldürmeğe karar verdiler. Her kabileden birer savaşçı seçilerek geceleyin evini muhasara ettiler. Rasûlullah kendi yatağına Ali'yi yatırdı. Sabah olunca da, evindeki emanet eşyaları sahiplerine vermesini söyledi. Kendisi de, Allah'ın yardımıyla evini kuşatan canilerin arasında çıkıp gitti. Bu esnada, Rasûlullah’ı hiç kimse görememişti. Ebu Bekir'le birlikte hicret yolunu tuttu. Mekke'nin güneyindeki Sevr dağına gidip gizlendiler. Sabah olunca, müşrikler Rasûlullah'ın hicret ettiğini duyunca şaşırdılar. Etrafa adamlar gönderdiler. O'nu kim öldürürse, kendisine 100 deve verileceğini söylediler. Allah’ı unutmuş, ahirete değer vermeyen bu dar kafalı insanlar, etrafı karış karış aramaya başladılar. Bir ara Sevr dağındaki mağaraya kadar geldiler. Mağaranın etrafında şakalaştılar. Azıcık eğilip baksalar, mağaradakileri göreceklerdi. Ebu Bekir korkup telaşlanmaya başladığında Rasûlullah:

- Hüzünlenme!.. Allah bizimle beraberdir, buyurdu. Daha sonra kanlı çete gurubu çekip gitti. Erzak ve diğer ihtiyaçlarını Ebu Bekir'in oğlu Abdullah ve kızı Esma tedarik ediyorlardı. Bu mağarada 3 gün kaldıktan sonra Medine yoluna çıktılar. Yolda Süraka isminde bir müşrik bu mütevazi kafileye yetişti. Birkaç defa saldırmak istediysede başarılı olamadı. Çünkü; her defasında atının ayağı kumlara gömüldü. Özür dileyerek geri döndü. Daha sonraları da müslüman oldu.

Kubâ'ya varış:

Medine'ye bir saatlik bir mesafede Kubâ denilen bir köy vardı. Oraya varışının 3. günü Ali tek başına hicret ederek yetişti. Kubâ'da 10 günden fazla kalındı. Bir mescid yapıldı. Oradan Medine'ye yola çıkıldı. Yolun bir kısmı yürünmüştü. Yoldayken, Cuma Namazı Müslümanlara farz kılındı. Cuma namazı kılındı. Sonra yola devam edildi.

 

Medinetü'l Münevvere'ye varış:

Allah Rasûlü, eski ismi Yesrib olan Medinetü'l Münevvere (Muhammed as'ın teşrifleriyle nurlandırılmış şehir) diye isimlendirilen şehire geldi. Bu şehir daha sonraları da Medine olarak ifade edilmeye başlandı.

Halk tarafında coşkulu şekilde karışlandı. Çok seviniyorlardı. Bayramlar da böyle değildi. Allah için, Allah Rasûlünü karışlıyorlardı. Herkes kendi evinde misafir etmek istiyordu. Ama Rasûlullah, bindiği devesini serbest bırakmıştı. Nerede, kimin evinin önünde durursa onun misafiri olacaktı. İlk önce, iki yetim çocuğa ait olan bir arsada çöktü. Sonra kalktı ve yürümeye devam etti. Ebu Eyyûb'el Ensarî'nin (şimdiki mezarı İstanbul'da Eyüp Semtindedir) evinin önünde durup çöktü. Bu ev iki katlıydı. Rasûlullah alttaki katı tercih ederek oraya yerleşti. Devenin çöktüğü arsayı Rasûlullah satın alarak oraya Mescid'ün Nebi'yi yaptı. Bitişiğine kendisi için birkaç oda yapıldı. Diğer tarafına da, fakir ve kimsesizlerin kalacağı büyük bir oda yapıldı. Aynı zamanda eğitim-öğretim binası görevini yapmaktaydı. Buraya Suffa denildiği gibi, içinde barınanlara da Ashabu's Suffa deniliyordu. Mekke'den Medine'ye göçe hicret, göç eden müslümanlara Muhacir, Medine'li Müslümanlara da Ensar ismi verildi.

İslam devletinin kurulması: Allah Rasûlünün Medine'ye gelmesiyle artık bir devlet kurulmuştu. Bu devletin başkanı Nebi'lerin sonuncusu Muhammed as' dı.

 

Hicretten Hemen Sonra Medine'de Yapılan Bazı Faaliyetler:

1- Nüfus sayımı yapıldı. Erkek, kadın, çocuk, ihtiyar...'lar tesbit edildi. Değerlendirmeler yapıldı.

2- Mescidü'n Nebi inıa edildi. Bütün devlet işleri burada yürütülmeye başladı. Askeri, sosyal ve kültürel faaliyetler burada düzenlendi. Allah'dan inen bütün yasalar burada halka duyuruluyordu. Hatta gerekli açıklamalar yine burada yapılıyordu. Beş vakit namaz burada cemaatle eda ediliyordu.

3- Yardım, sevgi, saygı, birlik, beraberlik ve kardeşliği kuvvetlendirme açısından muhacirlerle ensar arasında tek tek kardeşlik sözleşmesi yapıldı. Ensar, muhacir kardeşlerine yardım elini uzattı.

4- Mescidü'n Nebi bitişiğinde yapılan Suffa salonunda her türlü ilmi faaliyetler yerine getiriliyordu. Burada eğitim-öğretim tam anlamıyla veriliyordu. Bazan da misafirler ağırlanıyordu. Fakir ve kimsesizlere yine burada el atılıyordu.

5- Anayasa hazırlandı. Bundan böyle; Medine'li yahudi, müşrik ve müslümanların müşterek uyması gereken kurallar belirlendi.

 

Medine'de Yaşayan Yahudiler:

Medine yahudileri, umumuyetle zengin kimselerdi. Sanaat, zıraat ve ticaretle uğraşıyorlardı. Medine pazarlarında etkin durumdaydılar. Geniş ve verimli arazilere sahibtiler. Medine'deki diğer arablara karış otoritelerini kurmuşlardı. Müşrik arablar da, bunlara karış saygılı davranıyorlardı. Ayrıca, dinî faaliyetleri etkin durumdaydı. Müşrik arabların çocuklarını, organizeli bir biçimde yahudileştiriyorlardı. Yahudileşen arab çocukları azımsanmayacak şekildeydi.

Zenginliğin verdiği şımarıklık, onları bazı ahlaksızlığın içine çekmişti. Fuhuş aralarında yaygındı. Yalancılık, haram yeme, faizcilik çok normal duruma gelmişti. Faize para verdikleri kişileri, perişan ediyorlardı. Hatta onları canlarından, mallarından ve namuslarından ediyorlardı. Otoriteleri devam etsin diye, arab kabilelerini birbirlerine düşürüyorlardı. Özellikle; Evs ve Hazreç kabileleri birbirine düştüklerinde, yüzlerce insan telef olu-yordu. Maddi ve manevi yönden yahudilere muhtaç duruma düşüyorlardı.

Günden güne İslam, yayılıyordu. Fertlerin gönülleri, toplumların kafası şirk pisliklerinden temizleniyordu. Bu temiz yerlere Allah'ın emir ve yasakları yerleşiyordu. Artık insanlar; şirkten arınıyor, tevhide koşuyorlardı. İnançları berraklaşıyor, ahlakları düzeliyordu. Toplumda; birlik-beraberlik, kardeşlik, vefakârlık, fedakârlık, sevgi, saygı... hakim olmaya başladı. Bu durum karışsında kalan yahudiler, kara kara düşünmeye başladılar. Onların menfaatları yalan, hile, entrika, suikast, kışkırtma, faiz... gibi temellere dayanıyordu. Bu temeller de teker teker yıkılıyordu. Menfaat yolları kapanan yahudiler, İslam'a ve Rasûlullah'a karış köpürüyor ve kin kusuyorlardı. İslamî yapılanmayı laçkalaştırmak için; sabahleyin Müslüman olduklarını açıklıyorlardı. Akıam olunca da, beğenmediklerini bahane ederek vazgeçtiklerini ifade ediyorlardı. İslam'a karış düşmanlıkları, duruma göre değişiyordu. Bazan açık, bazan gizli, bazen sinsice, kimi zaman da -güya- ilmi münazara şeklindeydi. Mekke müşrikleri, Medine'deki müşrik ve münafıklarla çok sıkı irtibatlıydılar. Ama her şeye rağmen, Allah Rasûl'ü Muhammed as bunlara karış yine musamaha gösteriyordu. Medine yahudileri 3 kola ayrılmıştı: Kaynuka, Nadir ve Kureyza kollarıydı. Bunlar arasında birbirlerine karış rekabet vardı. Yahudi olmayan diğer arablara karış da, çok kuvvetli birliktelikleri bulunuyordu.

 

Medine İslam Toplumunun Özellikleri:

İslam'da inancın temeli Tevhid üzerine kurulmuştur. Tevhid inancı, saf ve arınmış şekilde muhafaza edilir. Bulanıklık ve katkıya yer yoktu.

Tevhidin kelime anlamı: Birlemektir.

Terim olarak Tevhid kelimesi: Lâ ilâhe illallâh . (37/Saffat: 35, 47/Muhammed: 19)

Terim olarak Tevhid kelimesinin anlamı: Allah'tan başka ilâh yoktur.

İtikad (inanç) esasları: iman esasları, genel olarak 6 esastan oluşur: 1- Allah'a, 2- Meleklere, 3- Kitablara, 4- Rasûllere, 5- Kadere, 6- Öldükten sonra tekrar dirilişe imandır.

Müslümanların diğer dinlere karşı tavırları:

Dinimize göre, insanlar inanç tercihlerini kullanmakta serbesttirler. İnancından dolayı hiçkimseye baskı yapılamaz. İşte bu esasları belirleyen ayetlerden bir örnek:

"Dinde zorlama yoktur. Artık rüşd (doğruluk) ğaydan (eğrilikten) iyice açıklanarak ayrıştırılmıştır. Kim Tağut'u inkâr edip Allah'a iman ederse, sağlam kulpa yapılmıştır..." (2/Bakara: 256).

Emri bi'l ma'ruf nehyi ani'l münker (iyiliği emir ve kötülükten alıkoyma): Allah'a iman edenler daima birbirlerine iyiliği söylerler. Kendi imkânlarınca da kötülükten birbirlerini alıkoymaya çalışırlar. Kötülüğü hiç birbirlerine yakıştırmazlar. Allah buyuruyor:

"Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. İyiyi emreder kötülükten alıkorlar. Namaz kılarlar, zekat verirler, Allah'a ve Rasûlüne itaat eder-ler. İşte Allah bunlara rahmet edecektir. Allah Aziz'dir Hakimdir" (9/Tevbe: 71).

 

Anayasa:

 Medine'de yaşayan müslümanlarla diğer dinlerdeki insanlar arasında vatandaşlık anlaşması niteliğinde bir Anayasa hazırlandı. Bu belge, aynı zamanda dünyada ilk yazılı anayasa özelliğini taşımaktadır.

Bu anayasa Medine'de yaşayan bütün taraflarca onaylandı. Herkesin hak ve hürriyeti belirtildi. Aralarında meydana gelecek anlaşmazlıkları kendi inançlarına göre çözümlemeleri teminat altına alındı. Yani, herkesin dini kendisine aitti. Medine'de yaşayanlar, savaşta ve barışta bu anayasaya göre hareket edecekti. Yurt savunmasında müslim veya gayri müslim ayırımı yoktu. Bütün vatandaşlar birlikte olacaktı.

Müslümanları ilgilendiren her türlü anlaşmazlıklar Allah'ın indirdiği hukuk kuralları çerçevesinde halledilecek. Allah Rasûlü Muhammed as'ın aldığı kararlara itiraz edilmeyecekti.

 

Yasalar:

 (Muamelât): İslamın hukuk kısmı, yasalarla ilgili bölümdür. Genellikle bu yasalara şeriat ismi verilmektedir. Şeriat yasaları vahiyden oluşuyordu. Kur'ân ayetleri ve Muhammed as'ın açıklamaları müslümanlar tarafından da, hemen hayata geçiriliyordu. Kanunları meydana getiren ayetlere itiraz eden yoktu. Çünkü ayetleri Allah indiriyordu. Bu insanlar; Allah için yurtlarından kovulmuşlar. Allah için Rasûlullah'a koımuşlardı. Artık Allah'a teslim olmuşlardı. Allah’ı ve indirdiği kanunlarını canlarından, mallarından, analarından, babalarından, çocuklarından da çok seviyorlardı. İlgili ayetlerden üç örnek:

"Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmetmen için Kitab’ı hakk ile indirdik. Hainlerden taraf olma! "(4/Nisa: 105).

"Biz bu Kitab’ı sana hakkında ihtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklaman ve iman eden kavim için hidayet ve rahmet olması için indirdik (16/Nahl: 64).

"Sana da, daha önceki kitabıdoğrulayan ve koruyan hak üzere Kitab (Kur'ân)’ı indirdik. Allah'ın indirdiği ile aralarında hükmet; gerçek olan sana gelmiş bulunduğuna göre, onların hevalarına tabi olma! Herbiriniz için bir şeriat ve bir yol verdik... O halde hayırlarda yarışın. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size bildirir" (5/Maide: 48).

Örf-adetler

gelenek-görenekler: Her toplumun eskiden beri getirmiş oldukları örf ve adetleri vardır. İslam, dinin aslına uymayanları yasaklamıştır. Diğerlerini ise, serbest bırakmıştır. Her bölgenin, her ırk ve kabilelerin bu tür örf ve adetleri kendi aralarında devam ettirdikleri bir gerçektir.

İbadetler:

Salat (Namaz): Akıllı ve rüşdüne varan bütün müslümanlara farzdır.

Savm (Oruç): Akıllı ve rüşdüne varan bütün müslümanlara farzdır.

Hacc: Akıllı ve rüşdüne varan haccetme imkânı olan müslümanlara farzdır.

Zekat: Akıllı ve rüşdüne varan zengin müslümanlara farzdır.

Cihad: şu ayetin indirilmesiyle müslümanlara cihad izni verilmiştir:

"Allah'dan Müslümanlara cihad izni kendileriyle savaşanlara (müminlere), zulme uğramış olduklarından (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yoktur ki, Allah onlara yardıma mutlak surette Kadir'dir. Onlar başka değil, sırf "Rabbimiz Allah'tır" dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir..." (22/Hacc:39-40).

Eğitim-öğretim:

 Yüce Allah, Muhammed as'a indirdiği ilk vahiyle eğitim-öğretimin genel esaslarını ortaya koymuştur:

"Oku!.. Yaratan Rabb'inin adıyla. O, insanı alakadan yarattı. Oku!.. Rabb'in ekramdır (nihayetsiz kerem sahibidir). Kalemle yazmayı öğreten O'dur. O, insana bilmedeğini öğretti" (96/Alak:1-5).

İslam Dini, insanlığa düzenli bir hayat tarzını ortaya koymuştur. Kur'ân'da bildirilen kıssalarla geçmiş kavimlerin yanlışlıkları ortaya serilmiş, doğru yönleri de örnek olarak gösterilmiştir. Onun için; örnek olarak gösterilen hususlar tatbikata konulmuş, bildirilen yanlışlıklardan da uzak durulmuştur. Bu sağlam temele dayalı eğitim-öğretimi, Kur'ân'daki bazı ayetlerle biraz izah etmeye çalışalım:

Okumak-öğrenmek:

1- Okumak-öğrenmek: "Oku!..", Kur'ân'ın ilk inen kelimesi ve dinimizin ilk emridir. Yüce Allah; insanı öğrenmeye, kâinatı da araştırılmaya müsait yaratmıştır. İnsan ne kadar araştırırsa, kainatı o kadar fazla anlar. Yaratanını da hakkıyla tanır. Bu hususta Yüce Allah buyuruyor ki:

"Allah'dan, kulları içinde layıkıyla, alimler korkarlar " (35/Fatır: 28). Rabb'ımız yine buyuruyor ki:

" De ki: - (Gerçeği) bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (39/Zümer: 9).

Amacına uygun şekilde kullanılan kalem ve yazdığı konular, kalemi kullananlar Allah nazarında çok muteberdir. Hatta Yüce Allah bunlar üzerine yemin ediyor:

"Nûn. Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıklarına yemin olsun" (68/Kalem: 1).

Eğitim-öğretimin genel özellikleri

2- Eğitim-öğretim Yüce Allah'ın rabb'lık sıfatının gölgesindedir: O halde, Rabb kelimesinin anlamını biraz açıklayalım: Rabb; terbiye eden, düzene koyan, kurulu nizamı devam ettiren, efendi, yol gösteren, emir-yasaklar koyan, adaletle hükmeden... gibi pek çok anlamları ifade eder. Zaman zaman, bazı insanlar ve ideolojiler; eğitim-öğretimi istismar ederler. Bunlar yaratılmışlıklarını unutarak, kendi çarpık durumlarıyla rabb'lık taslarlar. "(Firavn):

- Ben sizin en büyük Rabb'ınızım, dedi" (79/Nâizat: 24). Bunların anlayışında eğitimde, ne tercih hakkı ne de fırsat eşitliği vardır. Rabb'leştirenlerle rabb'leştirilenleri Yüce Allah ahirette bir araya getirecektir:

"Orada (ahirette) birbirleriyle çekişerek şöyle derler: Vallahi biz, gerçekten apaçık sapıklık içindeymişiz. Çünkü biz, sizi alemlerin Rabb'i ile bir seviyede tutuyorduk" (26/Şuara: 96,97,98).

3- Eğitim-öğretimde insanlar şımartılmaz: insan, alakadan yaratılmıştır. Yaratılış menşei, kibirlenmeye müsait değildir. Aksine, başlangıcı tiksindiricidir. Ciddi bir şekilde düşünürse, haddini iyi bilir. Yüce Allah ne güzel ifade ediyor:

"İnsan neden yaratıldığına bir baksın!.. O dışa atılan koyu bir sudan yaratıldı" (86/Tarık: 5-6).

4- Eğitim-öğretimde bir takım insanlar putlaştırılmaz: İnsan kendini hep ön plana almaya meyillidir. İsimlerinin de, bütün başlangıçlarda anılmasını arzular. Böylece; "Yaratan Rabb'ının adıyla." değil de, "Eğemen olan ...'nın adıyla" kendisini ortaya koymaktadırlar. Mesela: Firavn devrindeki müşrikler önemli bir işe başladıklarında şöyle derlerdi: "- Firavn'ın izzet-şerefiyle..." (26/Şuara: 44).

5- Eğitim-öğretimde toplumlara ihanet ve zulüm yoktur: Toplumların kültürünü, örfünü, adetlerini, dilini, hatta dinini bile değiştirmeye girişildiği görülmüştür. İnsanların; Allah’ı, Rasûl ve nebileri tanımasını istemezler. Musa as, zorbalık yapan Firavn'ın yanlışlıklarını söylemek ister. Zulüm üzerine kurulu olan düzeninin sarsılacağını sezinleyince:"Firavn:

- Beni bırakın da Musa'yı öldüreyim. O, Rabbine yalvaradursun. Onun, sizin dininizi değiştireceğinden veya yeryüzünde fesad çıkaracağından korkuyorum, dedi" (40/Mümin: 26). Bu tür zorbaları Yüce Allah uyarıyor:

"O zulmedenler, hangi inkılabla tepetakla olacaklarını yakında bileceklerdir " (26/Şuara: 227).

6- Eğitim-öğretimle toplumlar küçümsenemez: Basit menfaatlar uğruna baskı yapılamaz. Yoksa toplumlarda erdemlilik, sevgi, saygı, merhamet, birlik, beraberlik kaybolur. Onun yerine dönek, alçak, rezil, fasık bir kalabalıklar meydana gelir. Yüce Allah bize Yine Kur'ân'da misal veriyor:

"Firavn, kendi kavmini küçümsedi. Onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar fasık bir kavim idiler (43/Zuhruf: 54).

7- Eğitim-öğretimin başlangıç noktası: ınsanın kendi nefsinden başlar. Daha sonraları, yakın akrabaları içine alır. Dahasıyla diğer insanları kapsamaktadır. Yüce Allah buyuruyor ki:

"Sakın sen, Allah'ın yanında başka ilâha yalvarıp-çağırma, yoksa azablananlardan olursun. En yakın akrabalarını uyar" (26/Şuara: 213-214).

8- Eğitim-öğretimin hedeflediği sınırlar: Bütün kâinatın araştırılmasıdır. İnsanın aklını ve fikrini Yüce Allah şöyle yönlendiriyor:

"O (Allah); geceyi, gündüzü, güneşi, ayısize (hizmet) için boyun eğdirmiştir. YIldızlar da O'nun emrine boyun eğmiştir. Bunlarda, akleden (araştırarak aklını çalıştıran) bir kavim için ayetler (dersler) vardır" (16/Nahl: 12). Etrafımızdaki varlıkları, okudukça, öğrendikçe Allah'ın kerem ve ihsan sahibi olduğunu daha iyi anlıyoruz.

Özetleyecek olursak:

1- İslam'da okumaya, Yaratıcı Rabb'in adıyla başlanır.

2- İnsan kendi benliğini unutmayacak.

3- İnsanlar birbirlerini rabbleştirmeyecektir.

4- Okuma-yazma; etrafa ikram, sevgi, saygı, adalet... saçmalıdır.

5- Yüce Allah'ın adı ve arzu ettiği istikamet doğrultusunda olan eğitim-öğretimin konularında taşkınlık, hırsızlık, namussuzluk, zulüm... gibi olumsuzluklar yoktur. İnsanın insanlık onuru ön plandadır.

6- İslamî eğitimin hudutları; Allah’ı tanımaya ve O'na yaklaşmaya mani olmayan bütün sahayı kapsar. İnsanlara tahakkum edecek bütün fikir ve yaşantı tarzlarının reddeder. Yani; hürdür. Farklı zaman ve zeminlerde tartışılan beşeri fikirlerin esiri değildir, aksine üzerindedir.

7- İslamda eğitim-öğretim zulmün karanlığında değil, adaletin aydınlık ortamında yapılır.

Müslümanların eğitim-öğretime verdikleri önemi, Bedir harbi neticesinde de görmekteyiz. Bedir harbinde müşriklerden esir olanların salıverilmesi şöyle olmuştu:

1- Zengin müşrikler, hürriyetlerini kurtarmak için fidye verdiler.

2- Fakir, okur-yazar olmayan müşrikler karışlıksız salıverildiler.

3- Okur-yazar müşrikler de, Medine'li her 10 müslüman çocuğa okuma-yazma öğretme karışlığında hürriyetlerine kavuştular. Savaş esirlerinin hürriyetlerine kavuşmaları, 20-30 günlük basit bir "öğretme" karışlığında yapılması eğitim-öğretime verilen ehemmiyeti göstermektedir. Bu hassasiyet, insanlık tarihinde pek görülmeyen ender hadiselerdendir.

İslam'ın ilk yıllarında yapılan eğitim ve öğretim konuları şöyleydi: Yazı, Kur'ân, tefsir, hadis, hukuk, yabancı dil, atcılık, binicilik, yüzme... konularında çalışmalar yapıldığı görülmektedir.

 

Savaş Dönemleri:

şirk bataklığının hakim olduğu Mekke'den göç eden müminler Medine'de bir araya geldiler. Nurlu bir hava oluşturmaya çalıştılar. "Rabb'ımız Allah'dır" diyenleri haksız yere yurtlarından kovan müşrikler kuduruyordu. Rasûlullah’ı ve inananları katletmek için, Mekke'den kalkıp defalarca Medine'ye geldiler. Bu savaşları fazla ayrıntılara girmeden görmeye çalışalım:

Bedir savaşına doğru:

İslam'ın yayılışını önlemek için Mekke'li müşrikler rahat durmadılar. Büyük bir orduyla müslümanları yok etmeğe karar verdiler. Haberi alan Rasûlullah, onları karışlamağa karar verdi. Gücü yeten müslümanlar, Bedir savaşına iştirak etti. Bazı mümin çocuklar da Bedir savaşına katılmak istiyordu. Ancak, yaşları küçük olmasından dolayı Rasûlullah onları Medine'ye geri çevirdi. Umeyr isminde 16 yaşında bir çocuk herıeye rağmen katılmak istiyordu.  Ama kendisinin yaşı küçük olduğu için Rasûlullah'ın geri çevirmesinden korkuyordu. Mücahidlerin etrafında gizlenip duruyordu. Abisi onu görünce sordu:

- Kardeşim Umeyr!.. Orada, sen ne yapıyorsun? Umeyr:

- Saklanıyorum. Rasûlullah'ın beni küçük diye Medine'ye gönderme-sinden korkuyorum. Halbu ki; ben savaşa katılıp, şehid olmak istiyorum, dedi. Daha sonra Rasûlullah, Umeyr'in hatırını kırmadı. Savaşa iştirak etmesine izin verdi. Savaş sonrası bakıldığında, Umeyr'in Allah yolunda şehid olduğu görüldü. Küçük mücahid muradına ermişti.

Muhammed as, Bedir denilen kuyunun yakınlarında müşrikleri karışladı. Bedir, Mekke ile Medine arasında bulunan bir kuyunun adıydı.

 

Bedir Savaşı: ( H.2 17 Ramazan = M. 13 Mart 624 )

Hicretin 2. yılı 1000 kişilik bir orduyla Medine'ye yürüdüler. Bu ordu 100 atlı, 700 develi, 200'ü de yayaydı. Mekke'nin seçkin kişileri ve güçlü-kuvvetli insanlarından oluşuyordu.

Müslümanlar 300 kişiydi. 3 atlı, 70 develi diğerleri de, yayaydı. Ancak müslümanların çoğunda savaş tecrübesi yoktu. Bir kısmı daha çocuk yaşta, bir kısmı da yaşlı durumundaydı. Silah ve binek bakımından çok zayıftı. Ama başlarında Rasûlullah vardı. Allah, onların morallerini maddi ve manevi yönden meleklerle destekledi.

Şiddetli bir çarpışma oldu. Allah'ın yardımıyla müşrikler bozguna uğradı. Müşriklerin ileri gelenlerinden bazısı öldürüldü. Ebu Cehil de bunların içindeydi. Savaş alanında 70 ölü, 70 esir, ellerindeki savaş ağırlıklarını ve kibirlenmelerini bırakarak rezil bir durumda Mekke'ye doğru kaçtılar. Muhammed as esirlerden fakir olanları karşılıksız salıverdi. Zengin olanlardan fidye aldı. Okur-yazar olanların da herbirini Medine'li Müslümanların 10 çocuğuna okuma ve yazma öğretme karışlığında bıraktı.

 

Bedir savaşının neticeleri:

1- Müslümanlar manevi açıdan kuvvetlendi. Morelleri yükseldi.

2- Müslümanlar maddi açıdan kârlı çıktılar. Ganimetler ve esir fidyeleri aynı zamanda gelir niteliğindeydi.

3- Müslümanlar siyasi açıdan daha etkin hale geldiler. Medine içindeki ve civarındaki müşrik arablar, müslamanlara karış daha dikkatli davranmaya başladılar.

4- İslam topmumunda, nifak hareketlerinin temelleri atılmaya başlandı. Bazı insanlar; iman etmediği halde, menfaat ve birtakım endişelerinden dolayı müslüman olduklarını açıkladılar.  Ama yıkıcı ve bölücü faaliyetlerine gizli gizli devam ediyorlardı. Mesela; Bedir savaşından evvel müşrik olan Abdullah bin Ubeyy, savaştan sonra müslüman olduğunu açıkladı. Çünkü siyasi hesabları vardı. Mekke'li müşrik ve Medine'deki yahudilerle olan olan irtibatına da gizli devam etti.

5- Bedir galibiyetinden sonra yahudiler paniklediler. Müslümanlarla olan anlaşmalarını görmemezlikten geldiler. İslamın yükselişi karışsında, tarafsızlıklarını bozarak müşriklerin yanında yer almaya başladılar. Önceleri gizli gizli müşriklerden yana olan yahudiler, sonraları kitleler şeklinde müslümanlara karış savaşmaya başladılar.

 

Bedir Sonrası İslam Toplumu:

Bedir savaşından sonra İslam Toplumu iç ve dış tehditlerden dolayı çok kritik günler yaşamaya başladı.

Dış tehlike: Mekke müşrikleri, savaş ve çeşitli entrikalarla müslümanları tehdit ediyordu. Mekke'den kalkıp, Medine'ye müslümanları imha için geliyorlardı. Bunların, aleyhte iftira ve karalamaları müthiş devam ediyordu.

İç tehlike: Münafıklar, yahudiler ve Medine'li müşrikler alabildiğine nifak hareketlerini hızlandırdılar. Çok tehlikeli boyutlara ulaştılar. Medine; dedi-kodular, iftiralar, çeşitli gizli fesad anlaşmaları ile çalkalanıyordu. Özellikle mümin kılıklı münafıklar; Kur'an ayetleriyle, Rasûlullah'ın tatbikatıyla, müminlerin İslam'a karış samimiyetiyle ilgili ileri-geri gevezelikler yaparak ortalığı bulandırıyorlardı. Kimin mümin, kimin münafık olduğu konusunda; Müslümanların bir kısmı birbirlerinden şüphelenmeye başladılar. Onun için; ortalığın durulması, hak-batıl saflarının birbirinden ayrılması gerekiyordu. Sanki, İslam Toplumu'nun; iyice sirkelenip, sonra da durulması için bir imtihana ihtiyacı vardı. Uhud savaşı; iman-küfür, şirk-tevhid, ihlas-nifak saflarının birbirinden ayrılarak netleşmesine sebep oldu.

Mü'minler, Rasûlullah'ın yanında hareket ettiler. Münafıklar, başkanlarının etrafında kümelendiler. Yahudilerin bazısı, gizli faaliyetlerini hadiselerin seyrine bıraktılar. Bazısı da müslümanlarla yaptıkları anlaşmaları bozdular.

Abdullah bin Ubeyy, münafıkların öncüsü durumundaydı. Kavmi nezdinde itibarlı biriydi. Rasûlullah; Medine'ye hicret etmeden evvel Abdullah bin Ubeyy, kendisini kıral ilan etme hazırlığındaydı. Bu konuda da epey mesafe almıştı. Ancak, Rasûlullah Medine'ye gelince; Abdullah bin Ubeyy'in etrafındaki insanların bazısı dağıldı. Çalışmalar sonuçsuz kaldı. O da, Rasûlullah'a düşman kesildi. Bir müddet sözlü ve hakaretimsi tavırlara girdi. Daha sonra, açıkça düşman olmanın zararlarını gördü. Çaresiz kaldı. Çalışmalarını sürdürebilmek için, müslüman gözükmek zorunluluğunu hissetti. Müşrik olduğu halde, etrafındaki aveneleriyle birlikte müslüman olduğunu açıkladı. Fırsat buldukça; Rasûlullah'a ve müslümanlara karış ayrılıkçı, fitne, itham, iftira, dedi-kodularıyla yıpratma hareketlerine devam etti. Mekke'li müşrik ve Medine'li Yahudilerle gizli anlaşma ve ittifaklar hızlandı. Zaman zaman da, Rasûlullah'a karış yağcılık yapmayı ihmal etmiyordu. Her cuma Rasûlullah, hutbeye kalkmadan önce münafıkların başı olan Abdullah bin Ubeyy ayağa kalkarak:

- Ey insanlar!.. Allah'ın Rasûlü işte sizin aranızdadır. Allah sizi, O'nunla şereflendirdi. O halde, O'na yardım edin, destek olun. Dinleyin ve itaat edin, dedikten sonra otururdu.

Uhud savaşında Kureyş'li müşriklerle müslümanlar karış karışya geldiler. Savaş başlamadan evvel, İslam ordusunun içinde yer alan Abdullah bin Ubeyy taraftarlarını savaş meydanında geriye çekti. Uhud savaşından sonra, yine bir cuma günüydü. Abdullah bin Ubeyy, eskiden beri yaptığı konuşmalarını tekrarlamak için ayağa kalktı. Konuşmak istedi. Müslümanlar onu, oturtmak için elbiselerinden tutup çekerek:

- Otur!.. Allah'ın düşmanı. Sen bu konuşmalara layık değilsin, diyerek tartakladılar.

Ka'b isminde şair bir Yahudileşmiş biri vardı. Yahudiler ve arablar arasında çok saygındı. Bu saygınlığının arkasına sığınarak, Rasûlullah'a ve Müslümanlara hakaret niteliğinde konuşmalar yapıyordu. Mekke müşriklerini kışkırtmak için Mekke'ye gitti. Müslümanların aleyhine ileri-geri konuştu. Onları intikam almaya teşvik etti. Kısmen de muvaffak oldu. Daha sonra Medine'ye gelerek Rasûlullah'a suikast hazırladı. Bu adamın yanlış hareketlerinin farkına varıldı. Muhammed ismindeki Medine'li bir müslüman Kâ'b’ı gizlice gidip öldürdü. (H. 2 Rebiulevvel)

 

Kaynuka Yahudileri:

Bunlar, daha fazla ticaret ve zıraatla uğraşıyorlardı. Kuyumculuk da yapanları vardı. Savaşçı oldukları gibi, silahları da boldu. Bedir savaşından sonra Mekke'li müşrikler bunları kışkırtmaya başladılar. Medine'li münafıklar da bunların yanlarında yer alıyorlardı.

Kaynuka yahudileri, müslümanlarla yapmış oldukları anlaşmayı bozdular. Müslümanlara karşı savaşa karar verdiler. O sıralarda, Medine'li bir müslüman kadın yahudi dükkânlarından birine alış-veriş için girdi. Dükkânda bulunan yahudiler sarkıntılık yaptılar. Durumu gören başka bir müslüman erkek, kadının yardımına koştu. Yahudiler müslümanı şehid ettiler. Derken savaş başlamış oldu. Rasûlullah, anlaşmak için ne kadar çaba sarfettiyse de fayda vermedi. Yahudiler sağlam kalelerine çekilip kapıları kapattılar. Müslümanlar, Kaynuka Yahudilerini muhasara altına aldılar. Hiçbir yerde yardım gelmeyince, güç duruma düştüler. Mecburen müslümanlarla anlaşma yaptılar. Anlaşmaya göre; yurtlarını bırakıp, Suriye taraflarına sürgün edildiler. (H.2 şevval)

 

Uhud'a Doğru:

Mekke'li müşrikler, bir türlü Bedir hezimetini hazmedemiyorlardı. Medine'li münafıkların ve yahudilerin teşvikiyle müslümanları yok etmek için Medine'ye hareket ettiler. Haberi alan Rasûlullah, müslümanları toplayarak durumu görüştü. Uhud dağı eteğinde müşriklerle karışlaşmaya karar verdi.

Uhud günü, yine Bedir'de olduğu gibi; imanları coşan heyacanlı çocuklar önsaflarda yerlerini almaya başladılar. Fakat Rasûlullah, bunların savaşa katılmalarına razı olmadı. Buna rağmen 20'ye yakın çocuk savaşacak müminlerin arasına girmişti. Bunları da Rasûlullah Medine'ye geri gönderdi. O esnada askerlerin arasında; Rasûlullah, Rafi'yi gördü. Rafi, uzun gözüksün diye ayak parmaklarının üzerine dikelmişti. İyi ok attığı için, orduda kalması uygun görüldü. Biraz ötede duran Semûre; Medine'ye geri çevrilince, ağlamaya başladı. Rasûlullah'a, Semûre'nin Rafi'yi güreşte yendiği ifade edildi. Rasûlullah da onların güreşmesini istedi. Gerçekten de Semûre, Rafi'yi yendi. O da 15 yaşında olmasına rağmen savaşa iştirak etti.

Uhud savaşı için, bir gün önceden hazırlık yapılıyordu. Gece yarısı babası Cabir'i çağırdı. Oğluna:

- Yavrucuğum!.. Bilmiyorum ama... Bana öyle geliyor ki; yarın ilk şehid ben olacağım. Ne olur, geriye kalan çocuklarıma, sen iyi bakasın, diye vasiyyet etti. Gerçekten de Cabir'in babası, Uhud'un ilk şehidi oldu.

Müslümanlar savaş için Uhud'a doğru gidiyorlardı. Mümine bir kadın, oğlunun elinden tutarak Rasûlullah'a geldi:

- Yâ Rasûlallah!.. Bu benim oğlumdur. Senin yanında savaşacak, dedi. Çocuğun elinde kılınç vardı. Kılıcını da düşmesin diye annesi bileğine bağlamıştı. Bu hanım efendinin Allah'a karış samimiyeti, çocuğun da İslamî heyacanı Rasûlullah'ın hoşuna gitti. Rasûlullah, çocuğa:

- Yavrucuğum!.. Şöyle bir hamle yap, bakalım. Bir de böyle... Buyurduktan sonra, çocuğun savaşa katılmasına izin verdi. Savaş esnasında, çocuk yaralandı. Rasûlullah'a getirildi. Çocuğun gönlünü almak için Rasûlullah:

- Yavrucuğum!.. Savaşa katıldığın için belki de üzüldün, buyurdu. Yaralanmasına rağmen küçük mücahid:

- Hayır, hayır... Yâ Rasûlallah!.. Diyerek Rasûlullah'ın beğenisini kazandı. Ne mutlu! Bu küçük mücahide. Allah'ın yolunda, Rasûlullah'ın yanında yer aldı. İmanlı annenin yiğit oğlu, halinden memnundu.

Ebu Said el Hudri daha çocuktu, savaşa iştirak etmeyi çok arzuluyordu. Babası onun elinde tutarak Rasûlullah'a getirdi:

- Yâ Rasûlallah!.. Bunun burnunun suyu aksa da, iri yapılıdır. Müsade edersen, bizimle Uhud'a gelsin, dedi.  Ama Rasûlullah müsade etmedi. Ancak müminlerin pekçoğu Allah'ın rızasını kazanma için sanki yarışıyorlardı. Bir kısmı şehid olmak için Allah'a yalvarıyordu. Uhud günü sabahleyindi. Mü'min ve müşrik orduları karşı karşıyaydı. İslam ordusunun içinde Abdullah bin Cahş, Sa'd bin Ebi Vakkas'a:

- Benimle, biraz gel hele!.. Allah'a dua edelim. Birbirimizin dualarına "âmîn" diyelim, dedi. İlk önce Sa'd duaya başlar:

- Ya Rabb!.. Düşmanla karışlaşınca, beni en savaşçılardan biriyle karşılaştır. Senin yolunda onu öldüreyim. Bana zafer nasib eyle!.. Diye dua edince; Abdullah da:

- Amîn!.. Dedi. Dua sırası gelen Abdullah:

- Ey Allah'ım!.. Bana savaşçı birini karışlaştır. Senin yolunda savaşayım... Daha sonra da şehid olayım... Diye dua edince; Sa'd:

- Amîn!.. Dedi. Bu samimi mü'minlerin dualarını, Yüca Allah kabul buyurdu. Savaş esnasında Abdullah şehid oldu, Sa'd müşriklerden bazılarını öldürdü.

Amr bin Cemuh, topal olduğu için Bedir harbine katılamadı. Bundan dolayı çok üzüldü. Topaldı ama imanı dopdolu hatta fışkırıyordu. Dört oğlu vardı. Dördü de Uhud savaşına katıldı. Savaşa kendisi de iştirak etmek isteyince; oğulları babalarının geri dönmesini istediler. Amr:

- Yazıklar olsun size!.. Siz, benim Bedir savaşında da Cennet'e gitmemi engellediniz. Şimdi de Uhud'da geri bırakmak istiyorsunuz!.. Bu nasıl iştir, diyerek oğullarıyla münakaşa ediyordu. Derken, Rasûlullah'a gittiler. Amr:

- Yâ Rasûlallah!.. Bu oğullarım; şunu-bunu bahane ederek, beni savaşta alıkoymak istiyorlar... Diyerek Rasûlullah'dan savaşa katılma müsaadesi istedi. Rasûlullah da müsaade etti. Amr:

- Ey Allah'ım!.. Bana şehidlik nasib et!.. Beni mahrum ve üzgün şekilde evime döndürme, diyerek dua etti. Allah, Amr'ın duasını kabul etti. Uhud şehidleri arasında, o da yerini almıştı.

 

Uhud Savaşı (H.3 şevaal:3 = M. 625 Mart)

Mekke müşrikleri Bedir yenilgisini hiç hazmedemedi. İntikam almak için bir sene sonra 3000 kişilik bir orduyla tekrar Medine'ye yürüdüler. Bu orduda 700 zırhlı, 200 at, 3000 deve vardı. Müşrikler Medine'deki Uhud dağının eteğine karargâh kurdu.

Müslümanlar cuma namazını kıldıktan sonra Medine'den çıkıp Uhud'a gittiler. Müslümanların arasında epey münafık vardı. Bunlarla birlikte İslam ordusunun sayısı 1000 kadardı. Sırtlarını dağa döndüler. Arkadan saldırı olmaması için, dağın eteğine 50 okçu yerleştirildi. Her şeye rağmen yerlerinden ayrılmamaları için Muhammed as tarafından sıkı sıkı tenbih edildi.

Uhud savaşı daha başlamamıştı. Müslümanların arasında bulunan münafık Abdullah bin Ubeyy savaş meydanına ilerleyerek:

- Ey ahali!.. Biz, şimdi niçin savaşacağız?.. Niçin birbirimizi öldüreceğiz!.. Sebebini bir türlü anlayamıyorum, dedi. Kendisiyle birlikte hareket eden yandaşlarıyla birlikte, 300 kişi Uhud savaş meydanını terk etti. Müslümanların esas sayısı 700'e düştü.

Savaş şiddetli şekilde başladı. Kısa zamanda müslümanlar, müşriklerin ordusunu darmadağın ettiler. Bozulan düşman ordusu geri çekildi. Müslümanlar onların ta içlerine kadar ilerlediler. Karargâhlarını damadağın ettiler. Düşmanın bozguna uğradığını gören okçular yerlerinde ayrıldılar. Okçuların yerlerinden ayrıldığını gören, pusudaki düşman suvarileri müslümanlara arkadan saldırdı. Müslümanlar dağıldı ve güç duruma düştüler. Hatta birbirlerini tanıyamadıkları için, kılıçlarla birbirlerini ağır yaraladılar. Muhammed as yaralandı. Dişi kırıldı. Yüzü kanlar içinde kaldılar. Müslümanlardan 70 veya 100'e yakın kişi şehid oldu. Bunlardan bazıları: Rasûlullah'ın amcası Hamza, Medine'ye öğretmen olarak ilk gönderilen Mus'ab, Kays, Sabit, Amr bin Cemuh, Enes bin Nadır... gibi. Müslümanlar güç durumda, ama müşrikler bozgunluk içindeydi. Ortada bir belirsizlik vardı. Bu kargaşa esnasında, müşrikler can korkusuyla Mekke'ye doğru çekilip gittiler. Müslümanlar toparlandılar. Hatta bir askeri birlik, müşrikleri uzun müddet takip etti.

Kuzman isminde bir Medine'li, son anda Uhud savaşına iştirak etmişti. Savaş esnasında, müşriklere ok ve kılıcıyla öldüresiye saldırıyordu. Etrafındakilere de:

- ... Siz de benim gibi, şan ve şerefle çarpışın, diyordu. Önceleri, Kuzman'dan bahsedilince; Rasûlullah:

- O, Cehennemliktir, buyurmuştu. Bir mümin, Kuzman'ın iyi savaştığını görünce. Rasûlullah'ın bu mübarek sözünü hatırladı, hayret etti. Mü'minin dikkatini çekmişti. Kuzman ağır şekilde yaralananınca, yanına geldi. Şehidlikle kutlayıp göz aydını vermek istedi. Kuzman:

- Ben, kavmimin şeref ve itibarı, Medine'nin hurmalıklarının yağmalanmaması için savaştım... Yoksa savaşmazdım, dedi. Aldığı yaranın acısıyla kıvranıyordu. Artık sancıya dayanamaz hale geldi. Eline bir ok aldı. Kolunun damarını keserek intihar etti. Olaya şahit olan mü'min, durumu Rasûlullah'a bildirince; Rasûlullah şöyle buyurdu:

- Allah u ekber!.. Şahadet ederim ki; Ben Allah'ın kulu ve Rasûlülüm.

Uhud zayiatının sebebi; Rasûlullah'ın sıkı tenbihine rağmen okçuların yerlerinden ayrılmalarıydı. Allah'ın uyarılarından:

And olsun!.. Allah, size verdiği sözde durdu. Onun izniyle kâfirleri kırıp biçiyordunuz, ama Allah size arzuladığınız zaferi gösterdikten sonra gevşediniz. Bu hususta çekiştiniz ve isyan ettiniz. Sizden kimi dünyayı, kimi ahireti istiyordu. Denemek için Allah sizi geri çevirip bozguna uğrattı. And olsun ki!.. O, sizi bağışladı. Allah'ın müminlere karşı fazlı boldur. 3/Aliimran:152

 

Uhud şehidleri üzerinde iki buluşma:

Sümeyra Hatun, savaş için uğurladığı hizbullah’ı (Allah taraftarlarını) Uhud'ta karışlamaya gitti. Şehidleri gördü. Birini göstererek, sordu:

- Bu kim? Oradakiler:

- Kardeşin, dediler. Sustu. Acısını yüreğine bastırdı. Sonra yine sordu:

- Bu kim? Oradakiler:

- Baban, dediler. Sustu. Acısını yine yüreğine bastırdı. Sonra yine sordu:

- Bu kim? Oradakiler:

- Kocan, dediler. Sustu. Acısını yine yüreğine bastırdı. Sonra yine sordu:

- Bu kim? Oradakiler:

- Oğlun, dediler. Sustu. Acısını yine yüreğine bastırdı. Sonra yine sordu:

- Rasûlullah nasıl ? Oradakiler:

- Elhamdu lillâh iyidir, dediler. Yine sordu:

- Onu görebilir miyim? Oradakiler:

- İşte önünde duruyor, dediler. En az kardeşi, babası, kocası, oğlu kadar Allah taraftarı olan Sümeyra Hatun, Rasûlullah'ın yanına gitti ve elbisesinden tuttu:

- Babam, anam sana feda olsun!.. Yâ Rasûlallah!.. Sen; sağ olduktan sonra, bütün felaketlar bana vız gelir, dedi. Evet, evet... Bu müminler, Allah’ı ve Rasûlünü herşeylerinden fazla seviyorlardı...

Hamne Hatun da, Uhud mücahidlerine yardıma gelmişti. Orada bulunanlar, Hamne'ye:

- Kardeşin Abdullah şehid oldu, dediler. Hamne sarsıldı ama kendini tuttu ve:

- İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn, ayetini okudu. Oradakiler:

- Dayın Hamza şehid oldu, dediler. Hamne ardarda sıralanan acılara zor dayandı ve:

- İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn, ayetini okudu. Oradakiler:

- Kocan Mus'ab da şehid oldu, dediler. Hamne, artık tahammül edemiyordu. Kendini tutamadı ve:

- Vay başıma gelenler!.. Diye çığlık attı. Rasûlullah:

- Ey Hamne!.. Sabret, Allah'dan ecrini bekle, buyurdu. Hamne biraz sakınleşti.

 

Uhud'dan Medine'ye doğru:

Rasûlullah, savaşa iştirak eden müminlerle beraber Uhud'dan Medine'ye doğru yola çıktı. Etrafındaki arkadaşlarının tümüne yakını yaralıydı. Aldığı yaradan dolayı zar-zor yürüyenler az değildi. Başta Rasûlullah'ın dişi kırılmış, omuzu, dudağı, yüzü, alnı... yaralanmıştı. Arkadaşlarıysa; 3, 5, 10, 20 hatta 70-80 yerinden yara alanları vardı. Erkek mücahidlerin yanında 14 mücahide hatun da vardı. Cephe gerisinde çeşitli görevleri yerine getiriyorlardı. İçlerinde Nesîbe isimli mücahide bambaşkaydı. Rasûlullah’ı kılınç kullanarak kıran-kırana müdafa ediyordu. 13 yerinden yaralanmıştı. Tedavisi bir seneye yakın sürmüştü. Rasûlullah ve arkadaşları, Allah yolunda savaşmış ve Medine'ye dönüyorlardı. Ancak, yanlarında;

1.    Hamza (Rasûlullah'ın amcası),

2.    Abdullah (Savaştan önce şehid olmak için dua eden),

3.    Mus'ab (Rasûlullah'ın akrabası Medineye gönderilen ilk öğretmen),

4.    Amr (topal olduğu halde Uhud'a savaşmak için gelen),

5.    Hanzala (İslam düşmanı Ebu Amir'in mü'min oğlu),

6.    Amr (Kebşe hatunun oğlu)... 100 civarında daha niceleri yoktu...

O kahramanları kanlı gömlekleriyle Allah'a uğurlamışlardı... Uhud yiğitleri Medine'ye doğru yürüyorlardı. Sessizlik etrafı sarmıştı. Cundullâh’ı (Allah Erlerini) karışlayan annelerin, ablaların, yiğitliği de az değildi. Kebşe Hatun orduyu karşılamaya çıkmıştı. Oğlu Sa'd, Rasûlullah'ın atının dizginlerini tutuyordu. Rasûlullah'a:

- Yâ Rasûlallah!.. Bu annemdir, dedi. Rasûlullah:

- Merhaba, dedi. Diğer oğlunun şehadetini içine sindiren Kebşe, Rasûlullah'a yaklaştı ve:

- Yâ Rasûlallah!.. Babam, anam sana feda olsun. Sen; sağ olduktan sonra, bütün felaketlere katlanırım, dedi. Rasûlullah, oğlu Amr'ın şehidliğinden dolayı baş sağlığı diledi. Ona ve ailesine dua etti. Bunlar büyük insanlardı. Allah'ın beğenisini ve Rasûlullah'ın mübarek dualarını aldılar.

Akrabe isminde bir mü'min, Uhud savaşında şehid oldu. Anne ve babadan yoksun kalan Akrabe'nin oğlu Beşir, başladı için için ağlamağa. Sonra Rasûlullah'a gitti. Rasûlullah:

- Ey Yavrucuk!.. Niçin ağlıyorsun? Sus ağlama, yeter artık!.. Buyurdu. Beşir kimsesiz kaldığını söyleyince, Rasûlullah:

- Beni baban, Aişe'yi de annen olarak kabul etmeye razı mısın? Diye sordu. Allah’ı ve Rasûlullah’ı çok seven küçük Beşir:

- Yâ Rasûlallah!.. Anam, babam sana feda olsun, razıyım, diye cevab vedi. Böylece, Beşir Rasûlullah'ın evlatlığı oldu. Daha nice nice hadiseler... Hey gidi müşrik arablar!.. Şirk pislikleriyle Cehennem'e gidiyordunuz. Şimdi ise; izzet ve şerefle Cennet'e koşuyorsunuz. Yolunuz açık olsun. Kıyamete kadar gelecek bütün insanlara örnek oldunuz.

 

Uhud Sonrası Münafıkların Öfkesi:

Münafıkların başı Abdullah bin Ubeyy'in oğlu, çok imanlı bir gençti. Uhud savaşında yaralandı. Babası Abdullah bin Ubeyy, oğluna:

- Muhammed'le beraber Uhud'a iştirak etmeseydin, bu durumlara düşmezdin, dedi. Oğlu:

- Allah'ın; Rasûlüne ve müminlere münasib gördüğünde, mutlaka hayır vardır, şeklinde cevap verdi. Hatıb da, münafıkların elebaşlarındandı. Çok kart bir münafıktı. Oğlu ise; tam aksine kuvvetli bir mümindi. Uhud'da ağır yaralandı. Evine getirildi. Vefat etmeye yakın, müminler yaralı mücahidi ziyarete gittiler. Müminler:

- Gözün aydın, artık Cennet'e gidiyorsun. Sana müjdeler olsun..., dediler. Yaralı mücahidin babası Hatıb'ın nifakı beynine sıçrayarak:

- Cennet dediğiniz şey, üzerlik otlarının dibi olan dünya değil mi?!. Vallahi aldanıyorsunuz!.. Diyerek müminlere çıkışınca, müminler:

- Allah seni kahretsin, imansız herif, dediler.

 

Kureyza Yahudileri:

Kureyza Yahudileri de, Müslümanlarla anlaşmalar yapmışlardı. Gizli olarak anlaşmalara aykırı hareket etseler de, şeklen anlaşmaya uyuyor gözüküyorlardı. Hendek savaşında, Mekke'li müşrikler, nerdeyse bütün arablardan adam toplayarak büyük bir orduyla müslümanları imha için Medine'yi muhasara ettiler. Bu savaşta müslümanlar çok güç duruma geldiler. Savaş meşakkatleri, hava şartları, yiyecek sıkıntısı, münafıkların çıkardıkları dedi-kodu fitneleri... müslümanları fena halde sıkıştırdı. Her an, kitlesel imha olacakmış gibi bir ortam meydana geldi. İşte tam o esnada, Kureyza yahudileri müslümanlarla yapmış oldukları anlaşmayı bozdular. Müslümanlara karış savaş ilan ettiler. Mekke'li müşriklerin, Medine'li münafıkların ve diğer yahudilerin kışkırtmalarıyla müslümanları arkadan vurmaya çalıştılar. Ancak, muvaffak olamadılar. Geri çekildiler. Rasûlullah aleyhine çok çirkin sözler sarfettiler.

Nihayet, Hendek savaşı bitti. Putperest müşrikler geri çekilip, memleketlerine gittiler. Bu yahudilerin bütün ihanetlerine rağmen, Rasûlullah anlaşma taraftarıydı.  Ama yahudiler İslam'a ve Rasûlullah'a karış taşkınlıklarını devam ettirdiler. Rasûlullah, hiç fırsat vermeden Kureyza yahudilerinin kalelerini muhasara etti. Çaresiz kalan Kureyza yahudileri teslim oldular. Anlaşma yapıldı. Anlaşmaya göre; müslümanlara karış silah kullananlar öldürüldü. Çocuk ve kadınlar esir edildi. Bütün mallarına da el konuldu.

 

Reci olayı:

Hicretin 4. yılında, bazı müşrik arablar, müslümanlardan intikam almak için Medine'ye geldiler. Rasûlullah as'a şöyle dediler:

- Yâ Rasûlallah!.. İslamiyet, kabilemiz arasında yayılmaya başladı. Dinimizi bize anlatacak ve Kur'ân okutacak birilerini bize gönder, dediler. Rasûlullâh 8-10 mümini onlarla beraber gönderdi. Reci Suyu'nun başına geldiklerinde 100'e yakın müşrik tarafından sarıldılar. Durumu gören müminler hemen oracıkda bulunan dağa çıktılar. Müşrikler:

- Eğer aşağı iner bize teslim olursanız, sizi öldürmeyeceğiz , dediler. Müminler de:

- Vallahi, biz müşriklerin sözüne güvenmeyiz. Onlarla da anlaşma yapmayız, dediler.

Müminler ok ve kılıçlarla kendilerini müdafaya başladılar. Müslümanlardan 7 kişi şehit oldu. Hubeyb, Zeyd ve Abdullah ismindeki müslümanlar da teslim oldu. Abdullah’ı şehit ettiler. Hubeyb ve Zeyd'i de Mekke'ye götürüp 50'şer deve karışlığında sattılar. Mekke'liler de Bedir'de ve Uhud'da öldürülen müşriklerin intikamını almak için, öldürmeye karar verdiler. Zeyd ve Hubeyb zincirlerle bağlanıp hapsedildiler. Hubeyb'in kaldığı evin sahibi diyor ki:

- Ben Hubeyb'den daha hayırlı bir esir görmedim. O, Mekke'de ve yeryüzünde üzüm mevsimi olmadığı halde, O'nun üzüm yediğini gördüm. Yine O, sürekli Kur'ân okuyor ve namaz kılıyordu. Hubeyb'in durumunu gören kadınlar, O'na acıyorlar ve Onun için ağlıyorlardı.

Hubeyb, idam edileceğini anladı. Temizlik yapmak için ev sahibinin hanımından bir ustura istedi. Kadın da düşünmeden oğluna usturayı verip Hubeyb'e gönderdi. Birdenbire yanlış yaptığını zannederek kendi kendine şöyle dedi:

- Aman Allah'ım!.. Bu adam intikam almak için çocuğu öldürecek, dedi. Koşarak Hubeyb'in yanına geldi. Baktı ki; çocuk zincirlerle bağlı olan Hubeyb'in dizinde oturuyor. Ustura ise; Hubeyb'in elinde. Kadın şöyle bağırdı:

- Ey Hubeyb!.. Ben sana Allah için güvendim. Bıçağı da, senin bir olan ilah'ın için verdim, oğlumu öldüresin diye vermedim. Hubeyb:

- Ben senin oğlunu öldüremem. Dinimizce haksız yere adam öldürmek bize helal değildir, dedi. Çocuğu sevdi, başını okıadı ve annesinin yanına gönderdi. Ev sahibine de:

- Bana yemek için et getirmeyin. Putlar adına kesilen hayvanların etinden yemiyorum. Eğer verecekseniz bana süt verin. Orucumu da sütle açarım, dedi.

Hubeyb'le Zeyd'i törenle öldürmek için, Ten'im denen yere götürdüler. Ölüm ve işkenceyi seyretmek için Mekke'nin pek çok halkı oraya toplandı. Hubeyb'i, orada dikili olan bir ağaca bağlamak istediler. Hubeyb, iki rekat namaz kılmak için onlardan müsade istedi. Müsade edildi. Hubeyb namazı kılınca O'nu ağaca bağladılar. Müşrikler Hubeyb'e şöyle dediler:

- İslamdan dön seni serbest bırakalım. Hubeyb:

- Vallahi mümkün değil, bütün dünyayı verseniz, yine İslam'dan dönmem, dedi. Müşrikler tekrar sordu:

- Şimdi senin yerinde Muhammed'in öldürülmesini, senin de evinde rahat rahat oturmanı istemez misin? Hubeyb:

- Evimde rahat oturmama karışlık, Muhammed'in ayağına bir dikenin batmasını bile istemem..., dedi. Daha sonra devamla:

- Ey Allah'ım!.. Şurada düşman yüzünden başka bir şey göremiyorum. Ey Allah'ım!.. Selamımı Rasûlullah as'a yetiştirecek bir kimse yok..., dedi.

Kureyşmüşrikleri Bedir harbinde öldürülen adamların oğullarını oraya topladılar. 40 civarında olan oğlanların eline birer mızrak verdiler ve:

- Sizin babanızı öldüren bu adamdır. Hadi siz de ellerinizdeki mızrakları onun vücuduna batırın, dediler. Onlar da ellerindeki mızrakların sivri demir uçlarını, ağaca bağlı olan Hubeyb'in vücuduna batırmaya başladılar. Uzun müddet işkenceye devam ettiler. Hubeyb biraz kendi kendisini toparladı. Kureyşmüşriklerine şöyle beddua etti:

- Ey Allah'ım!.. Bunların hepsini mahvet. Topluluklarını dağıt. Canlarını çıkar. Hiçbirini sağ bırakma...

Orada işkenceyi seyreden bütün halk acıklı bedduayı işitince ödleri koptu. Bazısı kaçtı, bazıları kulaklarını tıkadı, bazıları orada bulunan ağaçların arkasına gizlendi, bazıları yere yattı, bazıları orada bulunan kalabalığın içine daldılar. Daha sonra Hubeyb'i göğsünden mızrakladılar. Mızrağın ucu sırtından çıktı. Şehid olurken şu cümleyi söylüyordu:

- Eşhedü enlâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve Rasûluh.

Daha sonra Zeyd'i de getirip, ağaca bağladılar. Müşrikler Zeyd'e:

- şu, senin dininden çık!.. Bizim dinimize gir!.. Seni serbest bırakalım, dediler. Zeyd:

- Vallahi!.. Dinimden çıkmam mümkün değil, dedi. Tekrar sordular:

- Ey Zeyd!.. Allah aşkına doğru söyle!.. Şimdi senin yerine Muhammed'in boynunu vurmamızı, senin de çoluk-çocuğunla bir arada sağ-selim olamanı arzu etmez misin? Zeyd:

- Vallahi!.. Benim yerimde Muhammed'in olması şurda kalsın; O'nun ayağına bir dikenin batmasına bile razı değilim, dedi. Zeyd'i dininden döndürmek için tehdit ettiler. Yapılan tehdit fayda vermeyince ok yağmuruna tuttular. Böylesi ölüm tehditleri; Bedir Arslanlarına ve Uhut Kahramanlarına vız geliyordu. Müşriklerin başı Ebu Sufyan şöyle dedi:

- Hayret doğrusu!.. Muhammed'in arkadaşlarının Muhammed'i sevdiği gibi hiç kimsenin, bir kimseyi bu kadar sevdiğini görmedim, dedi.

Reci olayında şehid olan Hubeyb ve arkadaşları aleyhinde, bazı münafıklar ileri-geri konuştular. Bu fesat konuşmaların üzerine şu ayet nazil oldu:

ınsanlardan öyleleri vardır ki; dünya hayatı hakkında söyledikleri senin hoşuna gider. Bunlar, söylediklerinin kalbden (samimi olduklarına dair) Allah’ı da şahid tutarlar. Halbu ki; O Allah, hasımların en şiddetlisidir. (2/Bakara: 204)

Bi'ri Maûne Olayı: Hicretin 4. yılı Uhud harbinden dört ay sonraydı. Necid kabilesinden Ebu Berâ isminde birisi gelerek:

- Ey Muhammed!.. Beni davet ettiğin bu din çok güzeldir. Eğer İslam'a davet edecek birkaç kişiyi bizim kabilemize gönderirsen, öyle zannediyorum ki, daveti kabul edeceklerdir, dedi. Rasûlullah as da, bu adama endişelerini açıkladı. Ancak çok fazla İsrar edince, Rasûlullah da 70 civarına müslümanı oraya göndermeye razı oldu.

Gönderilecek olan bu müminler, Suffa salonunda müslümanlara Kur'ân ve diğer ilimleri öğretiyorlardı.

Adam, kendi toplumuna gitti. Müslümanlığı anlatmak için gelecek şahıslara kesinlikle güçlük çıkarmamalarını tembih etti. Ancak kardeşi oğlu, bu adamın söylediklerine karış geldi.

Müslüman kafile Necid'lilerin yöresine gelirken, yolları üzerindeki Maune kuyusuna vardılar. Dinlenmek için oraya konakladılar.

Bir serserinin kışkırtması sonucu; müşriklerden bazısı, gelen müslümanları öldürmeye karar verdiler. Tebliğci müslümanlar da işin farkında değillerdi. Bir müslüman oradaki müşriklerden tebliğ için izin istedi. Ard niyetli olan bu adamlar da, müsade etmiş gibi göründüler. Haram ismindeki müslüman:

- Ey Maune Kuyusu sakinleri!.. Ben, size Rasûlullah'ın gönderdiği bir elçiyim.

- "Eşhedü enlâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve rasûluh". Ben şehadet ederim ki; Allâh'tan başka ilâh yoktur. Yine şehadet ederim ki; Muhammed O'nun kulu ve elçisidir. Siz de Allah'a ve Rasûlüne iman edin, dedi.

O esnada, müşrikin biri elindeki mızrağı arkadan Haram'ın sırtına sapladı. Mızrağın ucu göğsünden çıktı. Göğsünde fışkıran kanı eliyle yüzü-gözüne sürterek:

- Allah u ekber!.. Kâbe'nin Rabb'ına yemin olsun!.. (Cenneti) kazandım, kazandım... Diyerek bağırdı. Daha sonra Rabb'ına ulaştı. Diğer müslümanlar da, müşriklerce kuşatılınca; Müslümanlardan biri:

- Vallahi!.. Bizim sizinle bir işimiz yoktur. Muhammed as'ın verdiği bir görev icabı yolumuza gidiyoruz, dedi. Ama müşrikler, müslümanları imha etmeye kararlıydılar. Neticede, diğer müslümanları mızrak ve kılıç darbeleriyle şehid ettiler. Ancak, Müslümanlardan Urve'yi tanıyorlardı. Onu en sona bırakarak:

- Sana bir şey yapmak istemiyoruz. İstersen yanımıza gel. İstersen, şuradan çekil git, dediler. Urve onlara:

- Ben, kendimi müşriklere teslim etmem. Rasûlullah'a, onlardan dost edinmemek üzere de söz verdim, dedi. Arkadaşlarının cesetlerine dönerek:

- Ben, onların emanlarını kabul etmem. Şehid olan şu arkadaşlarımın da, cesetlerinin yanından ayrılmayacağım, dedi. Kılıcıyla müşriklere saldırdı. Kalabalık müşriklerce şehid edildi. Rabb'ına ruhunu teslim ederken, arkadaşlarının söylediği şu cümleyi güçlükle ifade ediyordu:

- Ey Rabb'ımız!.. Sen, kavmimize şunu tebliğ et: Biz Rabb'ımızden razıyız. Rabb'ımız da bizden razıdır. Allah Rasûlü, daha sonraları hadiseyi öğrendi. Duruma çok üzüldü. Bu kalitesiz cahil müşriklere, bir ay boyunca namazlarda kunut yaparak beddua etti

 

Nadir Yahudileri:

Bu yahudiler de, diğer yahudiler gibi münafık ve müşriklerin tahriklerine uydular. Rasûlullah'a suikast düzenlediler. Bunların da hainliklerinin farkına varıldı. Nadir yahudileri, müslümanlara karış savaş ilan ettiler. Bunlar şu hususlara çok güveniyorlardı: Sağlam kaleleri vardı. Diğer yahudiler de kendilerine yardım edecekti. Hem de münafıklar kendilerini destekliyordu. Rasûlullah, Nadir yahudilerini 15 gün muhasara altında tuttu. Kendilerine yardım eden olmadı. Zor duruma düştüler. Anlaşma yapmak durumunda kaldılar. Anlaşmaya göre; Medine'yi terk ettiler. Bir kısmı Hayber yahudilerine sığındılar. (H.4 Rebiulevvel)

 

Mustalıkoğulları Savaşı (H.5.yıl):

Yahudi olan tüm Mustalıkoğulları Haris başkanlığında, müslümanlara ani baskın yapmak istedi. Fakat Rasûlullah, bunun farkına vardı. Hiç fırsat vermeden küçük bir orduyla, onları bertaraf etti. Mustalıkoğullarının bir kısmı öldürüldü. Bir kısmı da esir edildi. Cüveyriye de savaş esirleri arasındaydı. Müslüman oldu. Efendisiyle anlaşarak, Rasûlullah'ın yardımıyla hürriyetine kavuştu. Akrabalarının yanına gitmek hususunda serbest bırakıldı. O, Rasûlullah'la evlenmeyi tercih etti.

Bu savaş sonrası münafıklar, Rasûlullah'ın hanımı Aişe validemize asılsız bir iftira ettiler. Bir müddet de, Medine halkı bu iftiranın tesiri altında kaldı. Yapılan yakıştırmanın asılsız olduğunu açıklayan ayet nazil olunca, müslümanlar rahatladı.

Mustalıkoğullarıyla yapılan savaş esnasındaydı. Su bahanesiyle Medine'li müslüman gözükümlü bir münafığın sataşmasıyla, mühacir bir mümin arasında kavga çıktı. Olayı duyan Abdullah bin Ubeyy:

- Bizim memlekette, bize saldırıyorlar ha... Medine'ye dönelim de görsünler. Bizim izzetli olanlarımız, rezil olanları Medine'den çıkartacaktır. Allah'a yemin olsun ki!.. Siz Medine'liler; onlara arka çıkmasaydınız, başka yerlere gideceklerdi... gibi gevezelikler yaptı. Bu münasebetsiz konuşmaları, kafilede bulunan bir mümin çocuk, Rasûlullah'a ulaştırdı. Orada bulunan Ömer, Rasûlullah'a:

- Müsede et!.. Şu münafığın boynunu vuralım, dedi. Rasûlullah:

- Bırak, boşver onu!.. Bu sefer de, insanlar: Muhammed arkadaşlarını öldürüyor, diyecekler. Olmaz, buyurdu.

Rasûlullah, Abdullah bin Ubeyy'i çağırdı. Yaptığı gevezeliğin sebebini sordu. Abdullah bin Ubeyy yemin ederek söylediği sözü inkâr etti. Bu sefer haberi veren çocuk, yalancı duruma düştü. Çocuk çok üzüldü. Bunun üzerine, şu ayetler nazil oldu:

Münafıklar sana gelince: Senin şüphesiz Allah'ın Rasûlü olduğuna şehadet ederiz, derler. Allah, senin kendisinin Rasûlü olduğunu, biliyor. Bunun yanında Allah, münafıkların yalancı olduklarına da şahiddir.

Onlar, yeminlerini kalkan edinerek (insanları) Allah'ın yolundan alıkoyarlar. Yaptıkları gerçekten ne kötüdür!

Bu, önce iman edip sonra küfretmeleridir. Bu yüzden kalbleri mühürlenmiştir; artık anlamazlar.

Onlara baktığın zaman cüsseleri hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar tıpkı, elbise giydirilmiş kof kütük gibidirler. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sayarlar. Onlar düşmandır, onlardan sakının. Allah, onların canlarını alsın. Nasıl da aldatılıp (küfre tekrar) döndürülüyorlar... Onlar: Yemin olsun!.. Eğer Medine'ye dönersek, izzetli kimseler rezilleri, oradan çıkaracaktır, diyorlardı. Oysa, izzet Allah'ın, Rasûl'ünün ve müminlerindir. Ama münafıklar bu gerçeği bilmezler... (63/Münafikûn: 1-11)

Rasûlullah, mahcup ve üzgün olan çocuğun yanına geldi. Kulağını tutup oynattı. Yüzüne güldü. Çocuk o kadar rahatladı ki; kendi tabiriyle: Devamlı öyle sevinçli olmak isterdim, diyor.

Hak-Batıl Karışsında Baba-Oğul: Aynı kafilede münafık Abdullah bin Ubeyy'in oğlu da bulunmaktaydı. Bu delikanlı, İslâm’a karış çok samimi ve imanı gayet kuvvetliydi. Babasının gevezeliğini duyunca, üzüldü. Koşarak Rasûlullah'a geldi:

- Yâ Rasûlallah!.. Onu eğer öldürmek istiyorsan, bana emret... Onun kellesini sana getireyim, dedi. Rasûlullah müsade etmedi.

Kafile Medine'ye yaklaştı. Münafık Abdullah bin Ubeyy'in oğlu kalabalığın önüne geçti. Kılıcını kınından çıkardı. Herkes onun önünde geçiyordu. Babası Abdullah bin Ubeyy de, oradan geçmek istedi. Babasına:

- Geri dön!.. Babası:

- Ne oluyor? Sana yazıklar olsun, dedi. Delikanlı:

- Rasûlullah aziz (güçlü), ben rezil (en aşağı)yım, diyeceksin, devamla:

- Allah'a yemin olsun!.. Eğer, Rasûlullah sana izin vermezse; sen asla buradan geçemeyeceksin. O, aziz (en güçlü), sen rezil (en aşağı)sın, dedi. Derken, Rasûlullah geldi. Münafık Abdullah bin Ubeyy oğlunu Rasûlullah'a şikâyet etti. Oğlu da:

- Yâ Rasûlallah!.. Sen ona izin vermezsen; o asla buradan geçemeyecektir, dedi. Rasûlullah da izin verdi. Delikanlı, babasına:

- Hah öyle!.. Rasûlullah sana izin verdi. Şimdi geçebilirsin, dedi.

 

Hendek Savaşı: ( H. 5. yıl şevval = M 627 Mart )

İslamiyet artık insanlar arasında hızla yayılıyordu. Mekke müşrikleri uzaklardaydı. Ancak Yahudiler bu durumun kendileri için tehlike olduğu kanaatine vardılar. Medine'li olup da, aslında müslüman olmadığı halde müslümanmış gibi gözüken münafıklarla anlaştılar. Medine etrafındaki müşrik arabları ve civar yerlerdeki arabları da kandırarak müslümanların aleyhine düşman bir topluluk oluşturdular. Kureyşde, bunu fırsat bilerek Medine'li yahudi, münafık ve müşriklerle gizlice anlaştılar. Böylece, Ebu Sufyan komutasında 10.000 kişilik bir orduyla Medine'ye yürüdüler.

Muhammed as durumdan haberdar olunca, durumu müslümanlarla görüştü. Medine'nin ön tarafına Selman'ın teklifiyle uzun ve geniş bir hendek kazıldı. Savaşcı müslümanlar hendeğin etrafında mevzilendiler. Halkı da teıkilatlandırarak, kalelere yerleştiler.

Şirk ordusu Medine'ye gelerek, hendeğin karışsına karargah kurdu. Etrafı muhasara ettiler. Bütün yollar tutuldu. Medine'deki bütün şer güçlerin bir kısmı gizli, bir kısmı da açık şekilde müşriklerle irtibata geçtiler. Bir çok hucumlar yapıldıysa da hepsi geri püskürtüldü. Müşriklerin erzakı tükenmeye başladı. Hendek arkasında bekleye bekleye usandılar. Muhasaranın 20. günü, sert ve soğuk bir fırtına çıktı. Şiddetli fırtına her şeyi alt-üst ediyordu. Düşman karargâhı tarumar oldu. Allah'ın izniyle düşman ordusu perişanladı. Muhasarayı bırakıp, ellerindeki savaş malzemelerini hatta hayvanlarını terk edip gittiler.

Artık, müşrikler bir daha geri gelmemek üzere geldikleri yere gittiler. Bu savaşta Müslümanlar 6 şehid, müşrikler 8 ölü bıraktılar.

 

Hayber'in Fethi:

Hayber, müslümanların aleyhine olan bütün hal ve hareketlerin kaynağı durumuna geldi. Hayber'de yahudiler oturuyorlardı. Sonradan sürgün ve kaçkın insanlar da buralara yerleştiler. İslam Toplumu içindeki nifak hareketlerini bunlar organize ediyorlardı. Hendek savaşı için, bütün müşrik arabları bunlar bir araya getirmişlerdi. İslam'a düşman olan herkesi destekliyor ve gerekli yardımları yapıyarlardı. Rasûlullah, bunlarla anlaşmak istedi. Kabul etmediler. Yıkıcı ve bölücü faaliyetlerine devam ettiler. Yakınlarında bulunan Kinane ve Gatafan müşrik arabları da kandırarak yanlarına aldılar. Büyük bir orduyla Medine'ye saldırmak istediler. Bunların yıkıcı faaliyetlerine fazla fırsat vermeden Muhammed as 1600 kişilik mücahid ordusuyla Hayber'e hareket etti. İslam ordusunu gören yahudiler, kalelerine çekildiler. Uzun ve şiddetli bir muhasaraya girişildi. Daha sonraları Hayber'in kaleleri teker teker düşmeye başladı. Hayber yahudileri de teslim oldular. Anlaşma yapıldı. Anlaşmaya göre; Hayber halkı her sene bütün mahsüllerinin yarısını müslümanlara vermeye razı oldular.

Böylece; İslam aleyhine her türlü faaliyetleri destekleyen, Mekke'li putperestlerin eli-kolu, münafıkların akıl hocaları olan yahudi meselesi yüzeysel olarak bitmiş oldu.

 

Hudeybiye Anlaşması: (H.6 Zilkade = M. Mart 628 )

Hendek savaşından bir yıl sonra Muhammed as Kâbe'yi tavaf etmeye karar verdi. 1400 civarında müslümanla Mekke'ye yola çıktı. Mekke'liler karış hareket olarak Kâbe'yi ziyarete engel olmaya karar verdiler. Muhammed as Hudeybiye denilen yere geldi. Karargahını kurdu. Osman’ı göndererek maksadını Mekke'lilere bildirdi. Allah Rasûlü'nün tek amacı, sadece Allah'ın evini ziyaret etmekti. Bir ara, müşriklerin Osman’ı öldürkükleri haberi müslümanlara ulaştı. Muhammed as çok üzüldü. Müslümanları topladı. İstişare etti. Ölünceye kadar savaşarak, Osman'ın intikamını almak için bütün müslümanlardan tek tek söz alarak biadleşti. Müslümanların, müşriklere karış cesurca takındıkları tavrı Yüce Allah şöyle takdir ediyor:

şübhesiz sana biat edenler, aynı zamanda Allah'a biat etmişlerdir. Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir. Kim ahdini bozarsa, kendi aleyhine bozmuştur. Kim de Allah'a verdiği ahdi yerine getirirse, Allah büyük ecir verecektir (48/Fetih: 10).

Ancak, Osman'ın öldürülme olayı bir söylentiden ibaretti. Daha sonra Osman geldi. Müşrikler, Muhammed as'ın isteklerine karış çıktılar. Elçi göndererek müsade etmeyeceklerini bildirdiler. Muhammed as, kan dökülmesini asla istemiyordu. Çeşitli müzakerelerden sonra anlaşma sağlandı. Şartlar çok ağırdı. Anlaşma şartlarından bazıları:

1- Bu sene Müslümanlar Kâbe'yi ziyaret edemeyecekler.

2- Gelecek yıl ziyaret edecekler. Ancak, Mekke'de üç gün kalabilecekler.

3- Müslümanlar Mekke'ye silahsız gelecekler.

4- Müslümanlar, Mekke'deki iman edenleri Medine'ye götürmeyecekler. Kabul edilmeyip müşriklere iade edilecekler...

5- Müslümanlardan dininden dönenler, istediği yere gitmekten serbesttirler...

Sahabe, bu ağır şartları kabul etmek istemedi. Ancak, Muhammed as kabul edince, Hudeybiye anlaşması yapılmış oldu. Kâbe'yi tavaf edemeden geri döndüler. Esasında, müslümanların kuvvet kullanmasına Allah müsade etseydi, Kâbe tavaf edilirdi. Ölümü hakeden kâfirlerin karış koyacak durumları yoktu. Mekke'de iman etmiş müminler çoktu. Müşriklerin zulmünden dolayı kendilerini gizliyorlardı. Savaş olsaydı, kendilerini gizlemek zorunda kalan güçsüz insanlar da farkına varılmadan ezilecekti. Allah buyuruyor ki:

- O kâfir olanlar, sizi Mescîdu'l Haram’ı ziyaretten ve bağlı kurbanların yerine ulaşmasını engellediler. Eğer; oradaki henüz tanımadığınız mümin erkeklerle mümin kadınları bilmeyerek ezmek suretiyle vabalin altında kalmanız ihtimali olmasaydı, Allah savaşı önlemezdi. Allah, dilediklerine rahmet etmek için böyle yapmıştır. Eğer (müminle kâfirler) birbirinden ayrılmış olsalardı, kâfirleri elîm bir azaba uğratırdık (48/Fetih: 10).

Ebu Cendel olayı: Mekkeli müşrikler Süheyl ismindeki bir adamın başkanlığında bazılarını müslümanlarla anlaşma yapmak için Hubeybiye'ye gönderdiler.

Hubeybiye'de müslümanlar karargâh kurmuşlardı. Rasûlullah bağdaş kurmuş Ali'de ön tarafda oturdu. Bazı silahlı müslümanlar ayakta nöbet tutuyorlardı. Süheyl Rasûlullah'ın yanına geldi. Rasûlullah'ın önünde çöktü. Diz üstü oturdu. Bazı müslümanlar da çevrelerinde oturdular. Anlaşma metnini Ali yazıyordu. Ali "Bismillahirrahmannirrahim" diye yazınca, Süheyl itiraz etti:

- "Bismikellâhümme" diye yazacaksın, dedi. Fazla diretince öyle yazıldı. "Muhammed Rasûlullah" kelimesi yazılırken, yine itiraz etti. Rasûlullah, onu da kabul etti. Oradaki müslümanlar, ayağa kalkarak şöyle dediler:

- Biz, "Muhammed Rasûlullah"dan başkasını yazmayız, diye müşriklerin teklifini reddettiler. Ancak, Rasûlullah müslümanların susmaları için eliyle işaret etti. Onlar da sustular. Orada bulunan Mekke'li bir müşrik şöyle dedi:

- Gerçekten bu topluluk gibisini görmedim... Dinlerine de çok düşkünler...

Anlaşma konuları, maddeler halinde tesbit edildi. Yazıldı. Daha imzalanmamıştı ki, o esnada Süheyl'in oğlu Ebu Cendel geldi. Yavaş yavaş Rasûlullah'a yaklaştı. Beti-benzi solmuş, üstü-başı perişan, durumu halsiz, el ve ayakları zincirliydi. Zincirlerin bir kısmı yerde sürünüyordu. Yüzünde ve ellerinde işkence izleri vardı. Müslüman olduğu için müşrikler tarafından hapse atılmış, zincire vurulmuştu. Bir fırsatını bularak kaçıp gelmişti. Ebu Cendel'i gören babası Süheyl:

- Ey Muhammed!.. Seninle yaptığım anlaşma gereği bu adamı bana geri vereceksin, dedi. Rasûlullah, Ebu Cendel'in Medine'de kalmasını istedi. Çok ısrar etmesine rağmen, müşrikler kabul etmedi. İstemiyerek Ebu Cendel'i müşriklere teslim etti. Götürülürken:

- Ey Müslümanlar!.. Mümin olarak yanınıza geldim. Beni müşriklere iade mi ediyorsunuz? Çektiğim işkenceleri görmüyor musunuz? Diye feryat etmeye başladı. Bütün müslümanlar ayağa kalktı. Ağlıyorlardı. Rasûlullah:

- Ey Ebu Cendel!.. Biraz daha sabret. Allah'dan karışlığını iste... Mutlaka Allah sana ve senin gibi mustadaf müminlere bir çıkar yol yaratacaktır... Şu adamlara verdiğimiz sözde vefasızlık etmeyelim. Vefasızlık bize yakışmaz, buyurdu. Müşriklerden biri:

- Muhammed'in ashabının, Muhammed'e ve birbirlerine karış gösterdikleri saygı ve muhabbeti hiçbir kavimde görmedim..., dedi. Ömer Rasûlullah'a sordu:

- Ya Rasûlallah!.. Bu adamı niçin Kureyş'e veriyoruz? Dini konularda bu kadara da razı olunmaz ki!.. Rasûlullah:

- Biz, bu konularda onlarla anlaşma yaptık... Dinimizde, ahde vefasızlık yoktur, buyurdu.

Anlaşma yapıldı. Müşrikler Ebu Cendel'i alıp Mekke'ye gittiler. Müslümanlar Medine'ye geldiler. Mekke'de müslüman olanlar, hapsediliyordu. Hapsedilenler arasında Ebu Basir isminde bir mülüman, fırsatını bulup Medine'ye kaçtı, geldi. Onun arkasına düşen iki müşrik Peygamberimize gelerek anlaşma gereği kaçan adamı istediler. Rasûlullah:

- Ey Ebu Basir!.. Bu Kureyş'lilere verdiğimiz sözü biliyorsun. Dinimizce verilen sözde durmamak bize yakışmaz... Mutlaka Allah sana ve senin gibi mustadaf müminlere bir çıkar yol yaratacaktır, buyurdu. Ebu Basir:

- Ya Rasûlallah!.. Bana işkence yapsınlar, beni dinimden döndürsünler diye iade mi ediyorsun? Diye sorunca, Rasûlullah:

- Mutlaka Allah sana ve senin gibi mustadaf müminlere bir çıkar yol yaratacaktır, buyurdu. Medine'ye gelen iki müşrik, Ebu Basir'i alıp Mekke'ye doğru götürdüler. Yolda giderken Ebu Basir; kendisini götüren müşriklerden birini fırsatını bulunca, kılıçla öldürdü. Diğeri, kurtuluşu Medine'ye kaçmaktan buldu. Ebu Basir, onu da öldürmek istedi ama yakalayamadı. Ebu Basir diyor ki:

- Vallahi!.. Yetişemedim. Eğer yetişseydim, onu da arkadaşının yanına gönderecektim.

Kaçan müşrik Medine'ye tekrar geldi. Mescîdü'n Nebi'de sahabeyle oturan Rasûlullah'a, perişan bir şekilde yaklaştı:

- Adamınız, arkadaşımı öldürdü. Beni de yakalasaydı, öldürecekti, dedi. O esnada, Ebu Basir de geldi. Hürmetle Rasûlullah'a yaklaştı:

- Ya Rasûlallah!.. Sen, müşriklere olan sözünü yerine getirdin... Ben de kendi canımı ve dinimi korudum. Onlardan kurtuldum, dedi.

Rasûlullah, bazı konuşmalardan sonra Ebu Basir'in başka bir yere gitmesini tavsiye etti. O da, Kızıl Denizi sahillerinde İs denilen ormanlık yere gitti. Oraya yerleşti. Hadiseyi duyan Ebu Cendel de kaçıp oraya gitti. Mekke'de yeni müslüman olanlar da, kaçarak onlara katıldı. Kendiliğinden bir güç oluştu. Artık Kureyşmüşrikleri, Şam'a ticaret kervanı gönderemez oldu. Yolları İs mevkiinde geçiyordu. Ebu Basir ve arkadaşları orada geçen Kureyş'in kervanlarına el koyuyorlardı. Ebu Basir ve arkadaşları, baskıcı ve zulümkar olan Kureyş'lilere karış gerilla savaşı vermeye başladılar. Elleri-kolları bağlanan Mekke müşrikleri, zor duruma düştüler. Çünkü; Medine'de İslamiyet iyice gelişiyor. Karış durulamayacak şekle gelmiş. Şimdilik, onlarla anlaşmaları var.  Ama bu yetmiyormuş gibi; Ebu Basir ve arkadaşları, karışlarına bir güç olarak çıktı. Ebu Basir ve arkadaşlarının üzerine asker gönderecek takatları da kalmadı. Müslümanlarla yaptıkları savaşların yorgunluğu ve şimdiki çaresizliğin kıskacında kıvranıyorlardı. Mecburen Medine'ye bir mektup gönderdiler:

- Ey Muhammed!.. Allah ve akrabalık aşkına!.. Sen, Ebu Basir ve arkadaşlarına haber gönder. Senin yanına Medine'ye artık gelebilirler. Biz, onları bundan böyle geri istemiyoruz... Yeni müslüman olacakları da istemiyoruz..., diye yalvarıyorlardı.

Yıllarca önce müslümanlara yapmadıkları kalmamıştı. Müslümanlar, "Rabb'mız Allah'tır" dedikleri için müşrikler kuduruyorlardı. O taş-topraktan yapılmış heykel putları aşkına; müslümanları canlarından, çoluk-çocuklarından, mallarından, yurtlarından... etmişlerdi. O eski zalim, zorba, baskıcı, kendilerinden başkalarına hayat hakkı tanımayan, çok ilâhcı müşrikler şimdi yalvarıyorlar. Hem de, "Allah ve akrabalık aşkına!." diyorlar. Menfaatları için, "Allah’ı ve akrabalık bağını" kalkan olarak kullanıyorlar. Önceleri ise; heykellerin arkasına gizleniyorlardı. Esasında, dünyanın her yerinde ve her zaman heykelci müşriklerin takip ettikleri yol, budur. Rasûlullah, Ebu Basir'e bir mektup gönderdi. Hasta ve hayatının son anlarını yaşayan Ebu Basir, mektubu aldı. Okurken; zafer mutluluğu ve hayatta Rasûlullah'la son bir defa daha bir arada olamama burukluğu içinde vefat etti. (Allah rahmet etsin!..) Artık, bu son arzusu ahirete kalmıştı. Ebu Basir, vefat ettiği yere defnedildi. Ebu Cendel ve arkadaşları da Medine'ye geldiler.

 

Rasûlullah'ın Devlet Başkanlarına Tebliğ Mektubları:

Hudeybiye anlaşmasından sonra, Muhammed as etrafdaki memleketlere İslam Dinini tebliğ etmek için elçilerle mektublar gönderdi. Mesela: Bizans, ıran, Mısır, Habeşistan ve arab kabilelerinden bazılarına... Tevhid Dini, yeniden tüm dünyaya tebliğ edilmeye başladı. Müşrik arabların inatları bu duyurunun bir müddet gecikmesine sebep oldu.

Habeş kıralı Necaşi'ye:

Bismillahirrahmanirrahim. Allah'ın Rasûl'ü Muhammed'den Habeş kıralı Necaşi'ye. Selam hidayete tabi olanlara olsun. Ben, sana olan nimetinden dolayı kendisinden başka ilah olmayan Allah'a hamd ederim... Ben, seni şeriki olmayan Allah'a itaat etmeye, bana tabi olmaya, bana gelene inanmaya çağırıyorum. Ben Allah'ın Rasûlü'yüm. Seni ve askerlerini Allah (a.c.)'ye davet ediyorum. Böylece, (sana) tebliğ ettim. Nasihat da ettim. Öyleyse nasihatımı kabul et. Selâm hidayete tabi olanlara olsun. Muhammed Rasûlullah. Mühür.

Bizans (Rum) kıralı Hrekl'e:

Bismillahirrahmanirrahim. Allah'ın kulu ve Rasûlü Muhammed'den Rum kıralı Hrekl'e. Bundan sonra: Ben, seni İslam’ı kabul etmeye davet ediyorum. Müslüman ol! Selamette ol. Allah ecrini iki kat verir. Eğer yüz çevirirsen, bütün tebanın günahı senin üzerine olur... Muhammed Rasûlullah. Mühür.

Mısır kıralı Mukavkıs'a:

Bismillahirrahmanirrahim. Allah'ın kulu ve Rasûlü Muhammed'den Kıbti'lerin büyük kıralı Mukavkıs'a. Selâm hidayete tabi olanlara olsun. Seni, İslam’ı kabul etmeye ve müslüman olmaya davet ediyorum. Müslüman ol! Selamette ol. Allah ecrini iki kat verir. Eğer yüz çevirirsen, bütün Kıbti halkının günahı senin üzerine olur... Muhammed Rasûlullah. Mühür.

Bahreyn valisi Münzir'e:

Bismillahirrahmanirrahim. Allah'ın kulu ve Rasûlü Muhammed'den (Bahreyn valisi) Münzir İbni Sâvâ'ya. Selâm hidayete tabi olanlara olsun. Bundan sonra: Ben, seni İslam’ı kabul etmeye ve müslüman olmaya davet ediyorum. Müslüman ol! Selamette ol... Muhammed Rasûlullah. Mühür.

Pers (İran) kıralı Kisra'ya:

Bismillahirrahmanirrahim. Allah'ın Kulu ve Rasûlü Muhammed'den büyük Pers kıralı Kisra'ya. Selâm hidayete tabi olanlara, Allah'a ve Rasûlüne inanana olsun. Allah'dan başka ilâh olmadığına, O'nun şeriki olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve Rasûl'ü olduğuna şehadet edenlere de (selâm olsun). Tüm insanlar ve her yaşayan canlının uyarılması için, Ben Allah'ın Rasûlüyüm. Müslüman ol! Selamette ol. Eğer yüz çevirirsen, halkının günahı senin üzerine olur... Muhammed Rasûlullah. Mühür.

 

Mute Savaşı:

Rasûlullah; pekçok yerlere elçiler göndererek, İslam’ı tebliğ ediyordu. Bir kısım devlet adamları, yapılan bu tebliği anlayışla karışlıyordu. Bazıları ise; onur-kurur meselesi edip elçilere kötü davranıyorlardı. Rasûlullah, Suriye de bir mektub gönderdi. Bu adam, Rasûlullah'ın elçisini öldürdü. Haber Medine'ye ulaştı. Halk galeyana geldi. Bir anda, 3 000 savaşçı toplandı. Suriye'ye gidip intikam alınması kararlaştırıldı. Üçbin kişilik İslam ordusu yola çıktı. Rasûlullah, ordunun başına Zeyd'i tayin etti. Savaşta Zeyd şehid olursa, Cafer'in ordunun başına geçmesini belirtti. Eğer, Cafer şehid olursa, Abdullah'ın başa geçmesini söyledi. O da, şehid olursa; askerler kimi isterlerse onun başa geçmesini belirtti.

Müslümanların intikam için Suriye'ye doğru yola çıktıklarını duyan Rumlar 100 000 kişilik tam techizatlı bir ordu hazırladılar. Rumların 100 000 kişilik askerleriyle müslümanların 3 000 kişilik mücahidleri, Mute denilen yerde karış karışya geldiler.

Savaş başladı. Müslümanlar adeta Cennet'e koşar gibi düşmana saldırıyordu. Derken, Zeyd şehid oldu. Komutayı Cafer aldı. Cafer şehid oldu. Komutayı Abdullah aldı. Abdullah şehid oldu. Askerin başına Halid bin Velid geçti. Ani bir manevra yaparak, kuvvetli bir saldırı düzenledi. 100 000 kişilik ordu geriledi. Mücahidlerin pervasızca saldırmaları karışsında gözleri korkmuştu. İslam ordusu da, eline geçirdiği ganimetle geri çekildi. Düşman ordusu müslümanların üzerine gitmeye cesaret edemedi. Galib-mağlub belli olmamıştı ama maksat hasıl olmuştu. İslam ordusu tekrar Medine'ye geri döndü.

 

Mekke'nin Fethi: ( H.8 Ramazan = M.8 Ocak 630)

Mekke'liler, Müslümanlarla Hudeybiye'de yapmış oldukları anlaşmayı iki yıl sonra bozdular. Artık, Müslümanların karışlarına çıkacak takatları kalmamıştı. Eski şımarıklıkları gitmiş yerine pişmanlık gelmişti. Anlaşmayı yenilemek istediler. Ama Allah Rasûlü onlara yüz vermedi. Ansızın 10.000 kişilik Mücahid ordusu Mekke'ye gitti. Gece Mekke civarında konakladı. Allah Rasûlü konakladığı dağda 10.000 yerde ateş yaktırdı. Sanki dağ yanıyordu. Bunu gören Mekke müşrikleri telaşlandılar. Korktular. Etrafa sindiler. Azgın, taşkın, edebsiz, ahlaksız, yalancı, talancı olan zihniyet yok oluyordu. Zulüm şehrine dönüştürülen Mekke'ye müslümanlar kan dökmeden giriyorlardı. Kâbe müşriklerin işgali altında kurtuluyordu. Allah'ın Evi olan Kâbe'nin içine ve dışına 360'dan ziyade heykel putu yerletirilmişti. Allah'ın evi puthane olmuştu.

İslam ordusu 4 koldan Mekke'ye girdi. Hele hele, muhacirlerin Mekke'ye girişleri daha başkaydı. Mekke'den kaçarak canlarını zor kurtarmışlardı. İıkence gördükleri yerlere muzaffer olarak giriyorlar. Geride kalan evleri yıkılmış veya başkaları tarafından el konmuştu. Doğup büyüdükleri bu topraklarda çok anıları vardı. Acı-tatlı hep birbirlerine karışmıştı. Mekke'de zalimlerin zulmü bitmiş, yerine sükûnet gelmişti. Şirkin insafsızlığı yerine, İslamın müsamahası Mekke'yi sarmıştı. Allah Rasulü eski azılı düşmanlarına umumi af ilan etti. Sadece zulmün ve küfrün öncülerinden on-onbeş kişi hakkında vur emri verildi. Ancak, araya girenlarin hatırına onların da çoğu afvedildi.

Mekke müşriklerinden hakkında "vur" emri olanlar:

Mekke'li heykel perestler, "Rabb'ımız Allah'dır" diyenlere akla hayale gelmeyen işkence yapmışlardı. Mü'minleri haksız yere yurtlarından kovmuşlardı. Rasûlullah’ı ve inananları katletmek için, Mekke'den kalkıp defalarca Medine'ye gelmişlerdi. Allah'a, Dinine, Rasûlüne ve mü'minlere karış amansız savaş vermişlerdi. Bu beyinsizlere umumi bir avf ilan edildi. Ancak, kışkırtıcıları cezalarını görmeliydiler. Onun için, müşriklerin öncülerinin bir kısmı hakkında "vur" emri verildi. Nerede yakalanırsa, orada öldürülecekler şunlardı:

1- İbnu'l Hatal: Öldürüldü. Önceleri müslüman olmuş Medine'ye gelmişti. Müslüman bir köleyi öldürdü. Zekât mallarını alarak Mekke'ye kaçtı.

2- Erneb: Öldürüldü. Rasûlullah’ı hicveden, içki sofralarında şarkı söyleyen bir kadındı.

3- Fertena: Kaçtı. Sonraları müslüman oldu. Afvedildi. Rasûlullah’ı hicveden, içki sofralarında şarkı söyleyen bir kadındı.

4- Huveyris: Öldürüldü. Rasûlullah'a işkence ederdi. Hicret esnasında Rasûlullah'ın kızı Fatıma ve Ümmü Gülsüm'ü yerlere yatırarak dövmüştü.

5- Mikyas: Öldürüldü. Müslüman olarak Medine'ye geldi. İrtidat etti, bir müslümanı öldürerek Mekke'ye kaçmıştı.

6- Sâre: Öldürüldü. Rasûlullah’ı çok hicveden şarkıcı ve ağıtçıydı.

7- Saffan: Kaçtı. Müslümanların aleyhine savaş kışkırtıcısıydı.

8- İkrime: Kaçtı. Sonraları müslüman oldu. Afvedildi. Rasûlullah'ın azılı düşmanlarındandı.

9- Hebbar: Kaçtı. Mekke'deki müminlere işkence yapardı. Hicret esnasında Rasûlullah'ın kız Zeyneb'i deveden düşürerek ağır hastalanmasına ve bir müddet sonra vefatına sebep olmuştu.

10- Abdullah: Kaçtı. Mekke'deki müminlere işkence yapardı. Şairdi. Müslümanların aleyhine savaş kışkırtıcısıydı.

11- Vahşi: Kaçtı. Sonraları müslüman oldu. Afvedildi. Rasûlullah'ın amcası Hamza'yı şehid etmişti.

12- Hind: Gizlendi. Sonraları Müslüman oldu. Afvedildi. Rasûlullah'ın amcası Hamza'yı şehid ettirmişti. Müslümanların aleyhine savaş kışkırtıcısıydı. Ebu Süfyan'ın karısıydı.

 

Tebük Seferi:

O zamanki Bizans, her ne kadar içişleriyle meşgul idiyse de; İslam'ın insanlar arasında yayılmasından dolayı endişeliydi. Suriye taraflarında yaşayan Hristiyan Araplar da, Bizans'ın kanaatındaydı. İslam'ın yayılışını durdurma konusunda anlaştılar. Bunu haber alan Rasûlullah; 30 000 kişilik bir orduyla, bu tehlikeyi çözmek için Şam taraflarında bulunan Tebük'e gitti. Ancak, Müslümanlarla karşılaşacak bir orduyu bulamadı. Hıristiyan arablar da kalelerine çekildiler. Rasûlullah, buradaki arablarla anlaşma yaparak Medine'ye geri döndü. Tebük seferine münafıkların büyük bir kısmı iştirak etmedi. Sefere katılan münafıklarla, katılmayıp Medine'de kalan münafıklar; nifak ve fesad hareketlerine devam ettiler.

Tebük savaşından dönerken münafıklar, Rasûlullah'ın aleyhinde abur cubur gevezelikler yaptılar. Daha sonra da, onlardan 12 kişi Rasûlullah'a suikast düzenledi. Dağ yamacının en dar yerinde pusu kurdular. Rasûlullah yaklaşınca, birdenbire ortaya çıktılar. Yüzleri peçeli olan bu adamlar, dar yerde atlarını Rasûlullah'a doğru sürdüler. Rasûlullah'ın yanında görevli olan Huzeyfe ve Ammar, ileri atılarak saldırganların atlarının suratlarına ellerindeki çırpılarla vurmaya başladılar. O daracık yerde, münafıkların atları birbirini tepeleyerek kaçışmaya başladılar. Derken oradan uzaklaştılar. Bu esnada, Ammar epey dayak yedi. Ammar, Rasûlullah'ın yanına geldi. Rasûlullah, Ammar'a:

- Ey Ammar!.. O topluluğu tanıdın mı? Ammar:

- Hayvanların hepsini tanıyorum. Hayvanların üzerindekilerin yüzlerin-de peçe vardı. Rasûlullah:

- Ne istediklerini biliyor musun? Ammar:

- Allah ve Rasûlü daha iyi bilir. Rasûlullah:

- Rasûlullah'ın hayvanını ürküterek, uçurumdan aşağı düşürmek istediler. Bu hadise üzerine, şu ayetler nazil oldu:

Ey Nebi! kâfir ve münafıklarla cihed et. Onlara karış sert davran. Varacakları yer Cehennem'dir. Ne kötü bir varış yeridir.

(Bazı luzumsuz laflarla Rasûlullah'ın aleyhine konuştukları halde) söylemedik diye Allah'a yemin ediyorlar. Halbu ki; o küfür sözü söylediler. Müslüman olduktan sonra kâfir oldular. (O suikast işine gelince;) başaramayacakları bir şeye giriştiler. Allah ve Rasûlü bol fazlından dolayı onları (Müslümanları) zenginleştirdi. (Münafıklar kıskanarak) öç almaya kalktılar. Eğer tevbe ederlerse hayırlarına olur. Şayet yüz çevirirlerse, Allah onları dünya ve ahirette elîm bir azaba uğratacaktır. Yeryüzünde bir dost ve yardımcıları da yoktur. (9/Tevbe: 73-74)

 

Mescîdü'd Dırâr:

Hazrec kabilesinde hristiyan olduğunu söyleyip, papazlık tasarlayan Ebu Amir isminde birisi vardı. Uhud ve Huneyn savaşlarında müslümanlara karış savaşmıştı. Mağlubiyetten sonra Bizans'a kaçtı. Kaçarken adamlarına gizli faaliyetlerin sürdürülmesini, yakında Bisans'ın hristiyan askerleriyle geleceğini söyledi. Adamlarından 12 münafık, Kubâ Mescid'i yakınlarında Mescîdü'd Dırâr ismiyle anılan bir cami yaptı. Maksatları, İslam aleyhine yıkıcı faaliyetlerin organizesi ve münafıkların teşkilatlanmasıydı. Tebük savaşından sonra, şu ayet nazil oldu:

Zarar vermek, küfretmek, müminlerin arasına tefrika sokmak, Allah ve Resûl'üne karış savaşanlara daha önceden gözcülük yapmak üzere bir mescid edindiler: Daha sonra da: Biz sadece iyilik yapmak istedik, diye yemin ettiler. Onların, yalancı olduklarına şüphesiz ki Allah şahiddir... Onun (mescidin) içinde asla namaz kılma!.. (9/Tevbe: 107-8)

Bunun üzerine; Rasûlullah, o mescidi yıktırdı.

 

Rasûlullah'ın Veda Haccı: (H.10 Zilhicce=M.632 10 Şubat)

Muhammed as Hicretin 10. yılında Mekke'ye gelerek son haccını yaptı. Bu hacca 100.000 ' den fazla Müslüman iştirak etti. Arafat'ta bu müminlere, veda niteliğinde tarihi bir konuşma yaptı. Bu konuşmaya Veda Haccı Hutbesi denilmektedir.

 

Veda Hutbesi'nin Bir Kısmı:

Allah'a hamd ve senalar olsun. O'nu över, O'nun yardımını diler, O'nun afvını isteriz. Biz O'na döneceğiz. Nefislerimizin şerlerinden, fiillerimizin kötülüklerinden korumasını O'ndan dileriz. Allah'ın hidayete erdirdiğini kimse dalâlete düşüremez. O'nun dalâlete düşürdüğünü de kimse hidayete erdiremez. Allah'dan başka hiçbir ilâhın olmadığını tasdik ederim. Yine tasdik ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür.

Ey Allah'ın kulları! Size Allah'dan ittika etmenizi ve sizi, O'na itaat etmeye davet ederim. Böylece en iyi olanla başlıyorum. O halde:

Ey insanlar! Beni dinleyiniz, size açıklıyorum. Belki bu seneden sonra, buraya bir daha ebediyyen gelemeyeceğim.

Ey insanlar! şübhesiz, bu ayda bu (kutsal=haram) bölgede bu günün tecavüzden masun olduğu gibi kanlarınız, mallarınız ve namuslarınız da Rabb'inizin huzuruna çıkıncaya kadar tecavüzden masundur.

Tebliğ ettim mi? (Bütün kalabalıklar hep bir ağızdan: Tebliğ ettin, dediler. Bunun üzerine devamla Rasûlullah buyurdu ki:)

şahid ol, yâ Rabb!

Kim emanet kabul etmişse, emaneti sahibine iade etsin.

Artık, cahiliyyet devrinin faizi kaldırılmıştır. Fakat sermayenizin aslında hakkınız vardır. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Allah'ın emriyle artık faizcilik yasaktır. Kaldırdığım ilk faiz de amcam Abbas ibn Abdü'l Muttalib'in faizidir.

Yine, cahiliyyet devrinin kan davaları kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası da (yeğenim) Amir ibn Rabia ibn'l Haris ibn Abdü'l Muttalib'in kan davasıdır. (Bir oğlu öldürülmüştü.)...

Artık, kastî olarak işlenen cinayet, kısasla cezalandırılacaktır...

Ey insanlar! Kadınlarınıza gelince; onların sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin de, onlar üzerinde haklarınız vardır...

Ey insanlar! Sadece müminler kardeştir. Bir kardeşin malında, kendi arzusu olmadıkça başkasının hakkı yoktur.

Tebliğ ettim mi? (Bütün kalabalıklar hep bir ağızdan: Tebliğ ettin, dediler. Bunun üzerine devamla Rasûlullah buyurdu ki:)

Şahid ol, yâ Rabb!

Ey insanlar! Rabb'niz birdir. Atanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız. Adem ise, topraktandır. Allah huzurunda en ekreminiz (üstününüz); en muttakî olanınızdır. Hiçbir arabın, arab olmayana -takva hariç- üstünlüğü yoktur.

Tebliğ ettim mi? (Bütün kalabalıklar hep bir ağızdan: Tebliğ ettin, dediler. Bunun üzerine Rasûlullah buyurdu ki:)

Şahid ol, yâ Rabb!

Burada bulunanlar (sözlerimi), burada bulunmayanlara bildirsin.

... Esselâmu aleykum.

 

Rasûlullah'ın Vefatı: (H.11.yıl Rebiulevvel=M.632 8 Haziran)

Allah Rasûlü Muhammed as Veda Haccından bir müddet sonra hastalandı. O zamanlar (hicri yıl olarak) 63 yaşlarındaydı. Vefat edeceğini anlamıştı. Malından aile fertlerine yetecek kadarını bıraktı. Geriye birazcık malı kalmıştı. Bunları da, yoksullara dağıttı. 8 haziran pazartesi günü Rabb'ne kavuştu. Salı günü cenazesi Mescidü'n Nebi'nin bitişiğindeki Aişe'nin odasında vefat ettiği yere defnedildi. Buraya Ravdatü'l Mutahhara (Temiz gül bahçesi, Cennet bahçesi) denilmektedir. Rasûlullah’ı Ali yıkadı. Abbas, Fadıl ve Üsame ise, yardım ettiler. Cenaze namazı gurublar halinde kılındı. (Allah hepsinden razı olsun. Amin!)

 

İlahi mesaj: Muhammed ancak bir Rasûldür. Ondan önce de Rasûller geçmişti. Ölür veya katledilirse, geriye mi döneceksiniz? Geriye gönen, Allah'a hiçbir zarar veremez. Allah şükredenlerin ecrini verecektir (3/Aliimran: 144).

 

 

Ümmühâtü'l Mü'minîn:

Kur'ân-ı Kerîm'de, Rasûlullah'ın hanımları mü'minlerin anneleri konumunda olduğu bildirilmektedir. Hepsi de Rasûlullah'ın hanımı olmaya layık kimselerdi. Temiz, edebli, ahlaklı, dini bütün hanımlardı. Herbirinin birbirinden güzel yönleri vardı. Rasûlullah'dan sonra bu hanımlar; müslümanlara annelik yaparak, İslamî Aile yapısını daha belirgin hale getirdiler. Rasûlullah'ın aile hayatını değişik yönlerden anlatarak, mü'minlerin aile probemlerini halletme konusunda yardımcı olmuşlardır. İslam’ı yaşama yönünden, örnek insanlardı. Rasûlullah'ın vefatından sonra, müminlerin anneleri olan bu hanımların her birinin evi; birer kültür merkezi, ilim yuvası, ahlak kaynağı durumuna geldi. Bu ortak hususların dışında, birtakım sosyal yaşantıya da faydaları  olmuştur.

Rasûlullah'ın muhterem hanımları, muminlerin anneleri sayılmaktadır. Muminlerin annelerinin isimleri şunlardır: Hatice, Sevde, Aişe, Hafsa, Zeyneb, Ümmü Seleme, Zeyneb, Cüveyriye, Ümmü Habibe, Safiyye, Meymune, Mariye. (Allah hepsine rahmet etsin. Amin!)

Ümmühâtu'l mu'minîn hakkında özet bilgi:

Hatice:

Hatice: Rasûlullah'la evlenmesinden, risaletin başlangıcında müslümanlara maddi ve manevi büyük destek olmuştur. Ticaret kervanlarının hepsini Allah yolunda harcadı.

Hatice'nin babası Huveylid'ti. Dul ve çok zengindi. Muhammed as'a evlenme teklifini yapar. Hatice'nin teklifini kabul ederek evlenirler. O zaman Muhammed as 25 yaşındaydı. Hetice ise, 40 yaşında olduğu söylendiği gibi 25 yaşlarında olduğunu ifade eden kayıtlar da mevcuttur.

 Muhammed as'a ilk vahiy geldiğinde, hiç tereddüt etmeden iman etti. Böylece; ilk müslüman, bu zeki kadındı. Çok külliyetli servetini, Allah yolunda harcadı. İslam’ı tebliğ etmekle pek çoklarının iman etmesini sağladı.

Çocukları: Kasım'la Abdullah isminde iki oğlu; Zeyneb, Rukiye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma isimlerinde dört kızı olmuştur. Fatıma hariç bütün çocukları Rasûlullah'dan evvel ölmüştür. Fatıma ise, babası Rasûlullah as'ın vefatından altı ay sonra ölmüştür. Fatıma, Ali ile evlendirildi. Bunların Hasan ve Hüseyin isminde oğulları oldu. Muhammed as'ın soyu bu iki sevgili torunuyla devam etmiştir. Hatice, Rasûlullah'ın risaletinin 10. yılında 65 yaşında vefat etti.

 

Sevde:

Sevde: Hatice'nin vefatından sonra evlendiği ilk hanımdı. Rasûlullah'ın küçük çocuklarına sadakatla bakmıştı.

Babası, Zem'a'dır. İlk müslümanlardandı. Kureyş'in zulmünden dolayı, Habeşistan'a kocasıyla birlikte hicret etti. Tekrar Mekke'ye döndüler. Kocası Mekke'de vefat etti. Dul ve kimsesiz kalmıştı. Geçimini sağlayacak ve çocuklarına bakacak yoktu. Bu hanımın çektiği meşakkati bilen Rasûlullah, onu onurlandırmak ve himayesi altına almak için nikahladı. Zaten Hetice'nin ölümünden sonra başka hanımı da yoktu. Böylece; Sevde, 50 yaşında risaletin 10. yılında Rasûlullah'la evlendi. Rasûlullah'dan 5 hadis rivayet etti. Hicretin 22. senesinde 72 yaşında vefat etti.

 

Aişe:

Aişe: Bir müslüman için en büyük temenni, Rasûlullah ile akraba olmaktır. Rasûlullah'ın sağ kolu durumunda olan ve çok sadık arkadaşıyla dostluk bağlarının daha da kuvvetlenmesine neden olmuştur. Ebu Bekir, dostluğun ötesinde kayınpeder olması dolayısıyla artık Rasûlullah'ın evinin içine serbestçe girip-çıkıyordu.

Babası Ebu Bekir, annesi Zeyneb'ti. Aişe, daha önceleri müşrik birisiyle nişanlıydı. Nişanlısı müslüman olmayınca, Ebu Bekir nişanı bozdu. Çok sevdiği ve dostu Rasûlullah ile nişanladı. Her ne kadar, Rasûlullah'la 9 yaşında evlendi, deniliyorsa da; bazı kaynaklara göre, Rasûlullah ile 14 yaşında Mekke'de nişanlandı. 18 yaşında Medine'de evlendiği, belirtilmektedir. Rasûlullah vefat ettiğinde 27 yaşındaydı. Akıllı, çok kültürlü, alime bir hanımdı. Özellikle; Tefsir, fıkıh ve hadis üzerinde tam uzmandı. Rasûlullah'dan 2210 hadis rivayet etmiştir. Hicretin 58. senesinde 75 yaşında vefat etti.

 

Hafsa:

Rasûlullah'ın sol kolu durumunda olan ve çok sadık arkadaşıyla dostluk bağlarının daha da kuvvetlenmesine neden olmuştur. Ömer, dostluğun ötesinde kayınpeder olması dolayısıyla artık Rasûlullah'ın evinin içine serbestçe girip-çıkıyordu.

Babası Ömer, annesi Zeyneb'ti. Kocası Bedir harbinde yaralandı ve sonra vefat etti. Çok yakın dostu Ömer'i onurlandırmak için, hicretin 1. yılında 21 yaşında dul kızını Rasûlullah nikahladı. Babası gibi çok sert tabiatlıydı. Okur-yazardı. Rasûlullah'dan 60 hadis rivayet etti. Hicretin 45. senesinde 63 yaşında vefat etti.

 

Zeyneb:

Zeyneb binti Huzeyme: Müslüman dul kadınların, toplumdaki yerlerini alma açısında bu evlilik çok önemlidir.

Babası Huzeyme'dir. Dul ve fakirleri doyurmayı çok seven bu hanım Rasûlullah'la hicretin 3. yılında evlendi. 3 ay sonra vefat etti. Rasûlullah'la evlilik süresi çok az olduğu için, hakkında fazla sağlıklı bilgi yoktur. Hicretin 3. senesinde 30 (değişik haberlere göre; 60) yaşında vefat etti.

 

Ümmü Seleme:

Ümmü Seleme: İslam için çok cefakâr ve cesur olan bu hanımın dul kaldığında onurlandırılması gayet önemlidir. Maddi ve manevi sıkıntılarıyla başbaşa bırakmamak elbette gerekliydi.

Kureyş'in zulmünden dolayı, Habeşistan'a kocasıyla birlikte hicret etti. Mekke'ye tekrar geldiler. Daha sonra da binbir zahmetle Medine'ye ulaştılar. Çok cesur olan kocası, Uhud savaşında yaralandı. Kİsa bir müddet sonra vefat etti. Allah yolunda, çeşitli sıkıntılar çeken Ümmü Seleme, şimdi de; dul ve himayeye muhtaç duruma geldi. Rasûlullah da himaye için, hicretin 4. yılında Ümmü Seleme'yi 29 yaşında nikahı altına aldı. Rasûlullah'dan 378 hadis rivayet etti. Hicretin 61. senesinde 84 yaşında vefat etti.

 

Zeyneb:

Zeyneb binti Cahş: Rasûlullah'ın oğulluğu ve azadlı bir kölesiyle evlenmesine Rasûlullah sebeb olmuştu. Azadlı bir köle asaletli bir aile kızının evliliği; yeni oluşan bir toplum açısından takdire şayan bir olay durumundaydı. Asaletin, soyun ve zenginliğin bir üstünlük olmadığını, takvanın önemli olduğu vurgulanmıştır.

Rasûlullah'ın, Zeyneb'le evlenmesi de önemliydi. Çünkü arablarda bir uygulama mevcuttu. O da; bir erkek, oğulluğunun boşanmış hanımıyla evlenemezdi. Rasûlullah'ın Zeyneb'le evlenmesi; bu batıl ve yanlış uygulamayı tereddütsüz ortadan kaldırıyordu. Rasûlullah'ın Zeyneb'le evlenmesi, İslam Toplumu için bereketli neticelere sebeb olmuştu.

Babası Cahş, annesi Abdulmuttalib'in kızı Amine'dir. İlk müslümanlardandı. Çok güzel olan Zeyneb, Rasûlullah'la evlenmek istiyordu. Zeyneb'in kardeşi de aynı arzu içindeydi. Ancak; Rasûlullah, onu kölesi ve aynı zamanda evlatlığı olan Zeyd'le evlenmesini istedi. Zeyneb; Rasûlullah'ın hatırı için, gönülsüz olarak Zeyd'le evlendi. Zeyneb, kocasının azatlı bir köle olmasını hiç hazmedemiyordu. Zaman zaman, Zeyneb; Zeyd'in köle olduğunu başına kalkıyordu. Derken geçimsizlik, çekilmez bir hal oldu. Zeyd, Zeyneb'i boŞamak zorunda kaldı. Evlenmelerine Rasûlullah sebeb olduğu için, Zeyneb'i onure etmeliydi. Zeyneb'i en iyi onure etmek, Rasûlullah'ın onunla evlenmesiydi. Rasûlullah da öyle yaptı. O zaman Zeyneb, 35 yaşında ve hicretin 5. yılıydı. Rasûlullah'dan 11 hadis rivayet etti. Hicretin 20. senesinde 58 yaşında vefat etti.

 

Cüveyriye:

Cüveyriye: Cüveyriye, savaşta mağlub olan tarafın insanıydı. Galib tarafın komutanı Rasûlullah'dı. Bu hanımla Rasûlullah'ın evlenmesi arabların örfünde vardı. Bu evlilikle Cüveyriye'nin yüzlerce esir edilmiş akrabaları, Rasûlullah'la akraba olması nedeniyle serbest edilmişlerdi. Bu evlilikten sonra Rasûlullah'a karış yahudilerin kini kısmen azaldı. Ayrıca; Cüveyriye, savaşta esir (cariye) olmuştu. Arablar, cariyelerle evlenmeyi iyi karışlamazlardı. Cariyelik, yüzkarası gibi sayılırdı. Rasûlullah, cariye olan Cüveyriye ile evlenince; cariyeler toplumda insanlık onurunu toparlamaya başladı. Sahabe de, cariyelerle evlenmeye başladı. Daha önemli olan bir husus da; Cüveyriye, hür ve serbes bırakılınca Rasûlullah'la evlenmeyi tercih etmişti.

Babası Haris, Mustalıkoğulları Yahudilerinin reisiydi. Hicretin 5. yılında tüm Mustalıkoğulları Haris başkanlığında, müslümanlara ani baskın yapmak istedi. Fakat Rasûlullah, bunun farkına vardı. Hiç fırsat vermeden küçük bir orduyla, onları bertaraf etti. Mustalıkoğullarının bir kısmı öldürüldü. Bir kısmı da esir edildi. Cüveyriye de savaş esirleri arasındaydı. Müslüman oldu. Efendisiyle anlaşarak, Rasûlullah'ın yardımıyla hürriyetine kavuştu. Akrabalarının yanına gitmek hususunda serbest bırakıldı. O, Rasûlullah'la evlenmeyi tercih etti. Hicretin 5. yılında 20 yaşında, Rasûlullah'la evlendi. Müslümanlar; Rasûlullah'ın akrabaları esirliğe layık değildir, diye; Cüveyriye'nin hatırı için yüzlerce akrabalarını kaşılıksız olarak hürriyetlerine terk ettiler. Cüveyriye aynı zamanda cariye (esir) olmuştu. Arablar, cariye olan kadınlarla pek evlenmezlerdi. Rasûlullah, cariye olan Cüveyriye ile evlenince; müslümanlar da diğer müslüman cariyelerle evlenmeye başladılar. Böylece; cariyelerin insanlık onuru, müslümanlar tarafından kendilerine verilmiş oluyordu. Rasûlullah'dan 7 hadis rivayet etti. Hicretin 50. senesinde 65 yaşında vefat etti.

 

Ümmü Habibe:

Ümmü Habibe: Bu hanım da, İslam için çok meşakkat çekti. Dul kaldığında onurlandırılması gayet önemliydi. Maddi ve manevi sıkıntılarıyla başbaşa bırakmamak elbette iyi olmazdı. Ümmü Habibe, Ebu Süfyan'ın kızıydı. Rasûlullah'a azılı düşmandı. Bu evlilikle, Ebu Süfyan'ın kini ve öfkesi sönmeye başladı.

Babası Ebu Süfyan, annesi Atike'dir. Asıl adı Hind'tir. İlk müslümanlardandı. Kureyş'in zulmünden dolayı, Habeşistan'a kocasıyla birlikte hicret etti. Habeşistan'dayken alkolik kocası irtidat etti. Ümmü Habibe'nin de İslam’ı terk etmesi için çok baskı yaptı. Ancak, Ümmü Habibe onun baskısına rağmen mü'mineliğini devam ettirdi. Daha sonraları, birbirinden boşanmak zorunda kaldılar. Habeşistan'da çok sıkıntı çekti. Bu hanımın çektiği meşakkati bilen Rasûlullah, onu onurlandırmak istedi. Hicretin 7. senesinde himayesi altına almak için gıyaben Habeş Kralı Necaşi'nin huzurunda nikâhlattı. O zaman Ümmü Habibe, 30 yaşındaydı. Rasûlullah'dan 25 hadis rivayet etti. Hicretin 44. senesinde 72 yaşında vefat etti.

 

Safiyye:

Safiyye: Safiyye, savaşta mağlub olan tarafın insanıydı. Galib tarafın komutanı Rasûlullah'dı. Örfe göre, bu hanımla evlenmesi doğaldı. Safiyye'nin, Rasûlullah'a karış yahudilerin kininin kısmen azalmasında payı çoktu. Safiyye, savaş esiri olarak hür ve serbes bırakılınca, Rasûlullah'la evlenmeyi tercih etmişti.

Babası Huyeyy, Medine'deki yahudi kabilelerinden Beni Nadir'in reisiydi. Hendek savaşı esnasında müslümanlarla yapmış olduğu anlaşmayı bozduklarından Anayasa suçu işlemişlerdi. Müslümanlara karış yaptıkları ihanete karşın, topluca Hayber'e sürülmüşlerdi. Hayber yahudileri; diğer müşrik arablarla birleşerek, müslümanları Medine'de yok etme hazırlığına başladılar. Rasûlullah, bir elçi göndererek anlaşma yapmak istedi. Ama yahudiler, kabul etmediler. Rasûlullah da, bir ordu hazırlayarak Hayber'i muhasara etti. Birkaç gün içerisinde Hayber kalesi hicretin 7. yılında fethedildi. Yahudilerden bir kısmı öldürüldü, bir kısmı esir edildi. Diğer bir kısmıyla da vergi vermelerine karşın anlaşma yapıldı. Safiyye, esirler arasındaydı. Bu hanım; hem güzeldi, hem de babası yahudi eşrafındandı. Hayber'in fethi esnasında babasını, kardeşini, kocasını kaybetmişti.

Safiyye, önceden beri Müslümanlığı seviyordu. Aynı zamanda, gördüğü bir rüya ile Rasûlullah'la evlenme ümidindeydi. Müslümanlar, bu 17 yaşındaki güzel ve kültürlü kadını Rasûlullah'a layık gördüler. Rasûlullah da, onu esirlikten kurtardı. Hürriyetine kavuşan Safiyye, müslüman oldu. Akrabalarının yanına gitmekte serbest bırakıldı. Safiyye, Rasûlullah’ı tercih ederek evlendi. Rasûlullah'dan 10 hadis rivayet etti. Hicretin 50. senesinde 60 yaşında vefat etti.

 

Meymune:

Meymune: Mekke'den Medine'ye hicret edememişti. Fakat Mekke'de İslamî faaliyetleri yoğun olarak devam etmişti. Bu hususlarda Rasûlullah'ın amcası Abbas, Meymune'yi çok takdir ediyordu. Meymune'nin Mekke'de çok güçlü akrabaları vardı. Rasûlullah'la evlenmekle akrabaları topluluklar halinde müslüman olmaya başladılar. Bu evlilik, Mekke'deki müşriklerin parçalanmasını hızlandırmıştı.

Babası Haris, annesi da Hind'tir. Annesi Hind'in sekiz kızı Mekke'nin ileri gelen kabilelerinde gelindi. Rasûlullah; hicretin 7. yılında Mekke'ye umre için geldi. Rasûlullah, amcası Abbas'ın İsrarı üzerine 36 yaşında dul olan Meymune ile evlenmek istedi. Haberi alan Meymune, müthiş sevindi. O zaman bu evlilik, Mekke'lilerin İslamiyete olan öfkelerini biraz daha hafifletti. Hatta Meymune'nin akrabaları topluluklar halinde müslüman olmaya başladılar. Rasûlullah'dan 46 hadis rivayet etti. Hicretin 51. senesinde 80 yaşında vefat etti.

 

Mariye:

Mariye: Mısır kıralı Mukavkas, hicretin 7. yılında Mariye'yi cariye olarak Rasûlullah'a hediye etti. O zaman 20 yaşındaydı. Rasûlullah'ın oğlu İbrahim'in annesidir. Hicretin 16. senesinde takriben 29 yaşında vefat etti.

 

 

www.diniyol.com

 

Hazırlayan: Şadi KUL

Emekli Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni

Malatya