MUHAMMED as.’IN ÖRNEK AHLAKI

 

 

Muhammed as. güvenilir bir insandı

Muhammed as. merhametliydi

Muhammed as. insanlara değer verirdi

Muhammed as. cesaretliydi

Muhammed as. hakkı gözetirdi

Muhammed as. sabırlıydı

Muhammed as. verdiği sözde dururdu

Muhammed as. hoşgörülüydü

Muhammed as. zamanı iyi değerlendirirdi

Muhammed as. danışarak iş yapardı

 

 

 

Muhammed as. güzel ahlâk örneğidir

Ahlâk, sözlükte huy, mizaç, tabiat ve yaratılış gibi anlamlara gelir. Ahlâkın sözlük anlamı sürekli yapılan iş ve davranışlara işaret etmektedir. Bu sebeple herhangi bir davranışın, bir kişinin ahlâkı haline dönüşmesi için, o davranışın sürekli yapılması gerekir. Örneğin bir kişiye inatçı diyebilmemiz için o kişinin her zaman böyle davranması gerekir. Dürüst insan dememiz için de dürüstlük o kişinin tabiatı haline gelmelidir.

Ahlâk sürekli tekrarlanan davranışlara verilen bir ad olduğundan dolayı güzel ve çirkin ayırımı vardır. Kötü davranışların sürekli tekrarlanması çirkin ahlâkı doğurur. Aynı şekilde güzel davranışların sürekli yapılması da güzel ahlâkı meydana getirir.

İnsanoğlu, "kötü ahlâkı veya güzel ahlâkı" genel olarak bilir. Güzel ve kötü davranışları bildikleri gibi... Güzel söz ve davranışı över. Çirkin söz ve davranışı yerer. İnsanların ahlâk hakkındaki bu bilgileri güzel ahlâkın yayılmasını isteyen peygamberlerin en büyü avantajıdır. Zira peygamberler hiç bilinmeyen, duyulmayan bir ahlâka değil bilinen ama uygulanmayan güzel ahlâka davet ederler. Güzel ahlâkın içerisine giren yanlış adet ve uygulamaları temizlemeye çalışırlar. Peygamberimiz bu sebeple:

—Kötü zandan sakınınız. Zira kötü zan, sözlerin en yalanıdır. Birbirinizin gizli hal ve kusurunu araştırmayın. Kötülükte yarışmayın, birbirinizi kıskanmayın, birbirinize kin tutmayın, birbirinize arka çevirmeyin. Ey Allah'ın kulları! Kardeş olunuz. Buyurdu.  Buharı, Edeb, 78/58; Müslim, Bir, 45/9, no:28. Malik, Ahlak,15

İyilik, güzel ahlakı çağrıştırır. Peki, günah neyi çağrıştırır? Bu sorunun en güzel cevabını sahabenin biri anlatıyor: Allah’ın elçisine iyilik ve günah hakkında sordum da:

—İyilik (birr), güzel ahlaktır. Günah da içini rahatsız eden ve başkasının duymasından/öğrenmesinden korktuğun şeydir, cevabını verdi, diyor. Müslim, Birr 15, (2553); Tirmizî, Zühd 52, (2390)

Sevgili Resûlümüz, güzel ahlaka gereği kadar önem veriyordu. Bir hadislerinde: 

- Ben, sâlih (güzel) ahlâkı tamamlamak için gönderildim." Müsned Ahmed bin Hanbel 859 buyurmuştur.

Yüce Allah, peygamberimizi inkâr edenlere karşı güzel ahlâk ile savunması bu açıdan anlamlıdır:

Şurası muhakkak ki: Sen yüce bir ahlâk üzerindesin." 68/Kalem: 4

Bu ayet ile Allah, peygamberinin güzel ahlâk sahibi olduğunu ilân ettiği gibi, peygambere karşı çıkanların kötü ahlâklarına dikkat çekmiş oluyor.

Peygamberimiz güzel ahlâka çağırdı. Bu ahlâkı kendisi de en güzel şekilde yaşadı. Bu sebeple Allah'ın insanlara gönderdiği "güzel ahlâk modeli" oldu. Güzel bir ahlâk sahibi olmak isteyenlerin onu tanımaları ve onun güzel ahlâkını uygulamaları gerekir. Yüce Allâh Kur’ânKerîm’de bu konuya şöyle dikkat çekmektedir: " Ant olsun, Allâh`ın elçisinde sizin için güzel örnekler var­dır..." 33/Ahzab: 21

Allah'ın elçisinin ahlâkını bilmenin yolu onun hayatını öğrenmek ve Kur’ânKerîm’i okumaktan geçer. Zira Muhammed as.  Kur’ânKerîm’i yaşıyordu. Aişe ra.'nın kendisine peygamberin ahlakını soranlara cevap olarak dediği gibi "Onun ahlâkı, Kur’ânKerîm idi." Müsned Ahmed bin Hanbel 23460, 24139, 24629  Kur’ânKerîm’in gösterdiği güzellikleri uygulamaktan ibaretti.

Allâh’ın Elçisi örnek alıp uygulayabileceğimiz güzel bir ahlâkı yaşadı. Bu ahlâk gerek Kur’ânKerîm'in ölçüleri ve gerekse hadisler yoluyla bize ulaştı. Resûlümüz Muhammed as.’ın güzel ahlâkını daha yakından bilmek ve tanımak güzel bir kişilik sahibi olmamıza katkı sağladığından bir kuşku yoktur.

Muhammed as.'ın Örnek Ahlâkı:

Güzel ahlâk insanlığın aradığı ve üzerinde uzlaştığı ortak bir değerdir. Bütün insanlar ve toplumlar güzel ahlâka sahip olmak isterler. Zira güzel ahlâk hem bireylerin hem de toplumların güzel bir geleceğe sahip olmalarının bir şartıdır. Ahlâksız bireylerden meydana gelen bir aile ya da toplum yaşayamaz. Güzel ahlâk sahibi olmayan bir insan birey olarak mutlu olamaz.

Ahlâk birey ve toplum için hayatî öneme sahiptir. Zira ahlâk, insanın insanlık süsüdür. Bu süs ile insan yalan, iftira ve edepsizlikten korunur. Bu süs ile canını, malını, namusunu... her türlü beladan korur. İşte Muhammed as.'in ahlâkı, insanları her türlü beladan koruyup, iyiliklere ulaştıran bir ahlâktır. Onun ahlâkı normal insanların uygulayamayacakları bir ahlâk değildi. Zira insanüstü bir varlık da değildi. O da normal bir insandı. Her insanın ihtiyaç duyduğu şeylere ihtiyaç duyardı. Onun tek farkı, Allah'tan vahiy almasıydı.

Muhammed as.  bir insanın ulaşabileceği ahlâk ve erdemin zirvesini insanlara gösterdi. Bir İnsan olarak bu ahlâkı yaşadı ve insanlara örnek oldu. Güzel ahlakın canlı örneği oldu.

Yüce Allah, nasıl ki mesajının kalıcı olması için Kur’ânKerîm’i göndermişse; örnek olması için de peygamber olarak Muhammed as.'ı göndermiştir. Zira kitap vahyin kayda ılınmasıdır ve dini bozulmalardan korur. Peygamberin dini uygulaması, ahlakı ile somutlaştırması ise örnek alma yolu ile dinin yaşama aktarılmasını kolaylaştırır. Yüce Allâh’ın bize örnek olarak gönderdiği ve güzel ahlakla donattığı bu örnek insanın özelliklerini şimdi daha yakından öğrenmeye çalışalım:

Muhammed as.  güvenilir bir insandı

Muhammed as.  konuşmalarında nazik, davranışlarında tutarlıydı. Söz ve davranışları tam bir uyum içindeydi. Bundan dolayı inanan ve inanmayan herkes ona güvenirdi. Bunun pek çok ör­neğini görmekteyiz:

Risaletin ilk yıllarıydı. Bir gün Safâ tepesine çıktı ve Kureyşlileri oraya topladı. Onlara:

— Ben size; şu vadide atlılar var, sizlere saldırmak istiyor, desem bana inanır mısınız? diye sorunca, hep beraber şu cevabı verdiler:

— Evet, inanırız, şimdiye kadar hiç yalanına rastlamadık, hep doğru söyledin, dediler.

— Öyleyse dinleyin! dedi ve ekledi:

— Önünüzde bekleyen şiddetli bir azabı size haber veriyorum… Buhârî, Tefsir, Şuarâ 2, Cenâiz 98, Menâkıb 13; Müslim, İmân 355, (208); Tirmizî, Tefsir, Tebbet (3360)

Bu soru ve cevap Muhammed as.’ın sözüne duyulan güvenin bir ifadesiydi.

Müşrikler, Muhammed as.  Resul olmadan önce, ona duydukları güveni ifade etmek için "Muhamedül Emîn” (Güvenilir Muhammed) diyorlardı. Bu güveni, Kâbe'nin tamiri esnasında “Haceru’l Esved”i yerleştirirken, onun hakemliğini kabul etmelerinde de görmekteyiz.

Müminlerin Muhammed as.'a güvenleri tamdı. Zaten mümin olmaları ona duydukları tam güven de mümkün olmaktaydı. Onun Allah'tan getirdikleri konusunda hiçbir tereddütleri yoktu. Aksi takdirde nasıl Müslüman olabilirlerdi ki... Müşrikler de bunu biliyorlardı. Peygambere inanan insanları ona olan güvenini sarsmadan vazgeçirmeleri mümkün değildi. Ancak Muhammed as.'ın sözlerinde ne de davranışlarında bu güveni sarsacak bir şey bulamadılar. Bu sırada Allah'ın elçisine yücelikleri gösterdiği Miraç gerçekleşti. Müminler peygamberlerine duydukları güven ile hemen teslim oldular. Ancak Miraç mucizesine inanmayan müşrikler Peygam­ber aleyhine yaygara kopardılar. Bu esnada Peygamberin yakın dostu Ebubekir, Mekke dışındaydı. Mekke şehrine gelince Miraç olayını bahane eden müşrikler onunla alay etmek istediler. Ebubekir'in Allâh’ın Resulüne güveni tamdı. Muhammed as.'ı çocukluğundan beri tanıyor ve onun en yakın arkadaşıydı. Muhammed as.’ın yalan söylemeyeceğinden emindi. Onlara şöyle dedi: "Bunları Peygamber mi söylüyor? Eğer o söylüyorsa doğrudur." Son Peygamber Hz. Muhammed: Prof. Dr. Muhammed Ebû Zehra, c. 2, s. 247-248

Sevgili Peygamberimiz devrinde mal emniyeti zayıf olan fakirler kıymetli eşyalarını zengin ve güvenilir kimselere emanet ederlerdi. Eşyaların emanet edildiği kimseler arasında peygamberimiz de vardı. Peygamberimiz hicret edeceği gece Ali’ye kendi yatağında yatmasını ve sabah olunca da evdeki emanet eşyaları sahiplerine teslim etmesini söylemişti.

Bu ve benzeri olaylar, insanların Allâh’ın Elçisine güvendiğini ortaya koymaktadır.

Muhammed as.  Merhametliydi

Merhamet; insanın canlı ve cansız tüm varlıklara karşı içinde taşıdığı sevgi ve bundan kay­naklanan şefkat ve koruma duygusudur. Merhamet pınarından kanasıya içmeyenlerin yüce ahlâk sahibi olması mümkün değildir. Bu pınarın suyu ise, sevgiden fışkırır. Önce sevmek gerekir. Sevmeden merhamet göstermek mümkün olmaz. Muhammed as. de canlı ve cansız varlıklara karşı kalbinde taşıdığı sevgiden dolayı onlara karşı çok merhametliydi. Kur’ânKerîm Muhammed as.’ın merhametine şöyle dikkatimizi çekmektedir:

* Yemin olsun! İçinizden size, öyle bir Resûl gelmiştir ki; sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. Çünkü o size karşı çok düş­kündür. Müminlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir. 9/Tevbe: 128

Peygamberin merhameti yalnız insanları değil diğer canlıları da içine alıyordu. Bu sebeple peygamberimiz fazla yük vurulan hayvanın sahibini uyarmıştır. Hayvanlara eziyet edilmemesini emretmiştir.

Yine bu kapsamda; “Merhamet edenlere Rahman da merhamet eder. Yeryüzündekilere mer­hamet edin ki; göktekiler de size merhamet etsin" Tirmizi, Birr 16, (1925); Ebü Dâvud, Edeb 66, (4941). buyurmaktadır. Muhammed as.’ın merhametinin diğer bir yansıması ise, çocuklara olan yakınlığından ortaya çıkmaktadır. Yolda yürürken selâm verir, başlarını okşar, hediyeler verirdi. Üzülen bir çocuk gördüğünde yanına çağırır gönlünü hoş ederdi. Çocuklara olan sevgisinin bir sonucu olarak torunu Hasan’ı öptüğünde orada bulunan bir adam:

— Benim 10 çocuğum var. Daha hiçbirini öpmedim, dedi. Rasûlullâh:

— Merhamet etmeyene, merhamet edilmez, buyurdu. Buhâri, Edeb 18, Müslim, Fedâil 65, (2318); Tirmizi, Birr 12, (1912); Ebü Dâvud, Edeb 156, (5218).

İnsanlar arasındaki saygısızlığı kına­yan bir hadiste Resûlümüz şöyle buyurur:

— Küçüklerine merhamet etme­yen bizden değildir. Büyüklerin kıymetini de bilmeyen bizden değildir. Tirmizi, Birr 15, (1920).

Müşriklerin zulmü ve baskıları karşısında müminler çok yıpranmıştı. Bu işkencelerin son bulması için sevgili resûlümüz Muhammed as.’a gelerek:

— Ey Allah'ın elçisi "Müşriklere beddua etseniz" dediler. Onun cevabı:

— Unutmayın ki ben lanetçi olarak değil rahmet olarak gönderildim. Müslim, Birr 87, (2597). şeklinde oldu.

Kendilerine çok sıkıntı veren Sakif kabilesi için şöyle dua etmişti:

— Allah'ım!.. Sakif (kabilesini)i doğru yola ilet. Tirmizi Menakib 50.74

Bu ve benzeri olaylar gösteriyor ki: Sevgili peygamberimiz insanlara karşı çok merhametli ve şefkatliydi.

Muhammed as. insanlara değer verirdi

Muhammed as.’ın önemli görevlerinden biri de; insanları Cennet’le müjdelemek ve Cehennem tehlikesine karşı uyarmaktı. Yüce Allâh, sevgili Resûlümüz Muhammed as.’a hitaben buyuruyor ki:

* Biz, seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı ola­rak gön­derdik. Fakat in­sanların çoğu bilmez. 34/Sebe: 28

Peygamberler; insanları eğiten, onları güzel ahlâka ve insanlığın güzelliklerine ulaştıran yüce Allâh’ın elçiler­idir. Yani, onların bütün işi insan üzerinde yoğunlaşmaktadır. Diğer bir ifadeyle peygamberler, malzemeleri insan olan sanatkârdır. Bütün çabaları insanı eğitmek ve geliştirmektir. Her gerçek sanatkâr, malzemesini sever. Ona da değer verir. Sanatını ve elindeki malzemeyi sevmeyen hangi sanatkâr başarılı olabilir? Kitap ko­kusunu sevmeyen bir yazar, boya kokusunu sevmeyen bir ressam düşünülebilir mi?

Evet, peygamberler hem insanı sever hem de onlara değer verirler. Bu değer sadece sözde değildir. Allâh’ın Elçisinin hayatına baktığımızda bu­nun çok hoş örneklerini görebiliriz.

Allâh’ın Elçisi ve sahabeler bir sefere çıkmışlardı. Mevsim Rama­zan ayıydı. Askerler bir subaşında mola verdi. Arkadaşlarının hepsi oruçluydu. Binek hayvanına sahip olmayan yaya olarak sefere katılanlar da vardı. Allâh’ın Elçisi oruçlarını bozmaları için:

— Ey insan­lar (su) için, dedi. Ama kimse orucunu bozmaya yanaşmadı. Bunun üzerine kendisi suyun başına çökerek de içti. Ona bakan sahabeler de suyu içtiler. İbni Hanbel 3/46 Bu olayı anlatan sahabe der ki:

— Aslında peygamber içmek is­temiyordu.

Bu olayı aktaran sahabenin de işaret ettiği gibi Allâh’ın Elçisin kendi orucunu bozmasının nedeni, kendisinin susuzluktan bunalması değildi. Allâh’ın Elçisini bu karara iten neden insanların sıkıntı çekmesi ve çevresindeki insanların sıkıntı çekmesini istememesiydi. Diğer bir ifadeyle insanlara verdiği değerdi.

İşte görüyoruz ki; bunu yalnızca insanlara verdiği değerden ve onların sıkıntıya düşmelerini isteme­diğinden yaptı. Allah'ın yarattığı, şerefli kılıp onurlandırdığı insana değer vermek, insanlara öğretmek istediği şu altın kuralla konuyu toparlayalım. Allah’ın elçisi buyuruyor ki:

— Açı doyurun, hastayı ziyaret edin, esirleri hürriyetine kavuşturun. Buhari, Marda 4, Cihad 171, Nikah 71, Ahkam 23; Ebu Davud, Cenaiz 11, (3105).

Muhammed as. cesaretliydi

Cesaret, bir kişinin yapması gereken görevlerini yerine getirirken karşısına çıkan engellerden yılgınlığa ve paniğe düşmeden sorumluluklarını yapmasıdır. Tanımdan da anlaşılacağı gibi cesaret, tehlikelerden kaçmak anlamına gelen korkaklığın zıddıdır. Cesaretin başlıca düşmanı yüreklere yerleşen korkudur. Bu korku, kişinin zayıflığından düşmanın gücünden veya başarısız olmaktan ya da öz güven kaybından olabilir. Hangi nedenle olursa olun cesaretsizlik başarının önündeki en büyük engeldir. Cesaretin bir diğer düşmanı da ani parlayan bir kıvılcım gibi iyi düşünülmemiş gözü kara davranışlar sergilemektir. Atalarımızın "Cahil cesur olur." sözünden kastettikleri de budur. Bu tip gözü karalıklar cesaretten değil bilgisizlikten kaynaklanır.

Resûlümüz Muhammed as.’ın cesareti hiçbir zaman gözü kara, körü körüne bir hiddet değildi. Onun cesareti, Allah'ın kendisine yüklediği dini anlatma ve yaşama görevini tam olarak yerine getirme mücadelesinde ortaya çıkmaktaydı. 

Allâh`ın bütün elçileri cesurdur. Hatta denilebilir ki peygamberler yanlış yöne yürüyen bir kalabalığı yalnız başına durdur­maya çalışan uyarıcılardır. İnsanlardan korkmazlar. Görevleri çok zordur. İnsanların her türlüsü onlara karşı cephe alsalar bile onlar yine de yollarından geri dönmezler. Hatta pek çok peygamberler, görevleri esnasında haksız yere zalimler tarafından hayatlarına son verilmiştir. 2/Bakara: 61, 3/Aliimran: 21, 112, 5/Maide: 70 Buna rağmen, geriye bir adım bile atmamışlardır. Yüce Allâh onları şöyle ifade eder:

— Onlar (peygamberler), Allâh`ın risâle­tini tebliğ ederler. Ondan da kor­karlar ve Allâh`dan baş­kasından da kork­mazlar. Hesaba çekme ba­kımından Allâh kâfidir. 33/Ahzâb: 39

Mekke müşrikleri, Allâh’ın elçisini dava­sından vazgeçirmek istediler. Onu dinî tebliğ etmekten vazgeçmesi için ikaz etti­ler. Tehdit ettiler, hakaret ettiler, iftira ettiler, dövdüler... hiçbir şey fayda vermedi. Nihayet, müşriklerden bir heyet, Rasûlullãh'ın bulunduğu yere gitti, amcası Ebu Talib'e dediler ki:

— Ya kardeşin oğlunu susturursun, ya da Onunla ve seninle çar­pışırız!.. Rasûlullãh, Ebu Talib'e hitaben:

— Ey amca!.. Bu tebliğ işini bırakmak için, bu adamlar güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler, ben yine de davamdan vazgeçmem. Ya, Allâh dinini bütün dünyaya yayar işim biter. Ya da, bu yolda ölü­rüm, buyurdu. Son Peygamber Hz. Muhammed: Prof. Dr. Muhammed Ebû Zehra, c. 2, s. 180-181

Mekke müşriklerine verilen cevaba bakıldığında, cesaretin zirve­sini görmemek mümkün değildir.

 Muhammed as.’ın bu cesareti hicret olayında da kendini ortaya koyuyor. O bütün ar­kadaşlarını Medine'ye önceden göndermesine rağmen kendisi Mekke'de en sona kaldı. Evi ku­şatıldı. Hiç cesaretini kaybetmedi. Kendisini izleyen düşmanları mağaranın kapısına dayandılar. Ama o mağara arkadaşına “üzülme Allâh bizimle beraberdir” 9/Tevbe: 40 diyerek cesaret verdi. Bizim bilemediğimiz gizli güçlerle yüce Allâh onları destekledi.

Uhud savaşında Müslümanlar arkadan kuşatılmaya başlayınca ordu dağıldı. Ancak pey­gamber ve onu korumaya çalışan yiğitler yerlerini terk etmediler. Pek çoğu bu saldırıda canla­rını verdiler. Resûlümüz Muhammed as.’ın dişi kırıldı damağı yarıldı. Ama karargâhı terk etmedi. Bütün bu örnekler resûlümüz Muhammed as.’ın cesur bir kişiliğe sahip olduğunu bize göstermektedir.

Muhammed as. hakkı gözetirdi

Hak; gerçek, doğru, emek, denk, pey, adalet... gibi anlamlara gelir. Sosyal hayatımızda hakkı gözetmek, başkalarının sahip olduğu maddi ve manevi değerlere saygı göstermektir.

Daha genel olarak hak; bütün varlıklara karşı adalet göstermektir. Adalet ise her şeyi yerli yerine koymak ve herkesin hakkını kendisine vermektir.

İnsanları ilgilendiren ve konumuzla alakalı hakları şöyle sıralamak mümkündür:

1- Allâh hakkı: İnsanın yaratıcısı olan Allah'ın in­sanlar üzerindeki hakkıdır. Yüce Allâh`ın emrettiği ibadetler; namaz, oruç, zekât, iyiliği emir ve kötülükten alı­koyma... gibi.

2- İnsan hakkı: İnsanın bireysel hakları; mal, can, namus, sağlık, güvenlik... gibi

3- Toplum hakkı: İnsanlar sosyal bir hayat yaşadıkları için diğer insanların kişi üzerinde oluşan hakkıdır. Topluma ait yol, köprü, çeşme, mescit... gibi yerle­rin kullanımı veya toplumun itibar, namus, şeref... gibi hususlardaki haklardır.

4- Doğa hakkı: İnsan canlı ve cansız bütün doğadan faydalanarak yaşayabildiği için do­ğanın insan üzerinde hakkı vardır. Bundan dolayı faydalı olan bitkiler, canlı ve cansız varlıklar aslına uygun olarak korunmalıdır.

Allâh’ın Elçisinin günlük hayatını üçe bölerek kullanması hakkı gözetmesine en güzel ör­nektir. O gününü üçe ayırırdı, bir kısmını ailesine, bir kısmını insanlara ve onların işle­rini düzenlemeye, bir kısmını da kendisine ve ibadetine ayırdı.

Muhammed as. insanların haklarını gözetmeye özen gösterirdi. Bir gün zekât gelirlerini toplamakla görevlendirdiği bir memur zekât toplamanın yanında kendisine şahsî hediyeler kabul etmişti. Görevli fazladan aldığı malların kendisine hediye edildiğini söyledi Bu gerekçeye doğru bulmayan Peygamberimiz ayağa kalktı:

— ... (Bu adam,) ana-babasının evinde otursaydı, eğer doğru söylüyorsa bu hediye ona gelir miydi?.. buyurdu. Buhari, Hiyel 15, Cum'a 29, Zekât 67, Hibe 17, Eymân 3, Ahkâm 24, 41; Müslim, İmâret 26, (1832); Muhammed as.’ın bu tepkisi kamu hakkını gözetme amacına dönüktü. Sevgili peygamberimiz bu davranışıyla toplumun haklarını ko­rumaya özen göstermiştir.

Allâh Resulü insan hakları konusunda çok hassastı. Hatta bilerek bir hata işlemediği halde bil­meden işleyebileceği bir hatadan dolayı Allah'tan af diliyor ve insanlara dua ediyordu:     

— Allah'ım! Muhammed as. de bir insandır. Her insanın kızıp öfkelendiği gibi o da kızıp öfkelenebilir. Allah'ım! Herhangi bir mümine haksız yere lanet okur, kötü söyler, beddua edersem; bunu onun için bir ecir, rahmet ve bağışlanma vesilesi kıl. Müslim Bir / 45 25         

Hatta vefatı yaklaştığı dönemde insanların karşısına çıktı:

— Bilmeden sırtına vurduğum kimse varsa gelsin vursun, malını aldığım kimse varsa işte malım gelsin alsın, buyurdu. Bu sözlerle üzerinde olabilecek insan haklarını ödemek istemişti.

Allâh`ın resûlleri, her zaman hak ve hukuku öne alırlardı. Allâh`a karşı gö­revlerini yerine getirir, insanların hak ve hürriyetlerini gözetir, top­lumun menfaatlerini korurlar.

Konuyla ilgili birkaç ayet meali:

* Eğer hak onların arzu ve isteklerine uysaydı; gökler, yer ve on­larda bu­la­nanlar fe­sada uğ­rardı. 23/Mü'minûn: 71

* Hakkı batıla karıştırmayın ve bile bile hakkı gizlemeyin. 2/Bakara: 42

* Allâh`a tevekkül et. Çünkü sen, apaçık olan gerçek üze­rin­de­sin. 27/Neml: 79

Muhammed as. sabırlıydı

Sabır: İnsanın karşılaştığı ve değiştirmesi mümkün olmayan olaylarda taşkın­lık göstermemesi ve ulaşmak istediği hedeflerde karşılaştığı zorluklara karşı göğüs gererek direnmesidir. Tanımdan da anlaşılacağı gibi sabrın iki belirgin yönü vardı.

1. Pasif karakterli sabır: Ölüm, hastalık, tabii afet gibi durumlarda taşkınlık yapmamak ve gücünü yitirmemektir.

2. Aktif karakterli sabır: Ulaşmak istediğimiz hedeflere giderken karşılaştığımız engel­ler karşısında pes etmeden direnmektir. Öğrencinin başarmak için çalışmakta sabır göstermesi, aske­rin zafer için eğitimde ve cephede zorluklara göğüs germesi... gibi .

Haksızlıklara karşı direnmek de sabrın en güzel örneğidir. Hatta haksızlığa ve kötülüğe iyilikle karşılık vermek sabrın zirvesidir. Bu ne nedenle Muhammed as. karşılaştığı kötülüklere, iyilikle karşılık verirdi. Kuran’da Allâh’ın Elçisine böyle davranması öğütlenmişti:

* İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur. 41/Fussilet: 34

* Buna (bu güzel davranışa) ancak sabredenler kavuşturulur; Buna ancak (hayırdan) büyük nasibi olan kavuşturulur. 41/Fussilet: 35

Bu ayetlerde, kötüye iyilikle karşılık vermenin dostluklar meydana getireceği anlatılmaktadır. Daha sonra ancak sabırlı insanların böyle davranacağı belirtilmiştir.

Allâh resulü Muhammed as.  Peygamberlik görevini yerine getirirken bir çok sıkıntı ve zorluklarla karşı­laştı.

O, Mekke'de İslâmî tebliğin ilk dönemlerinde Kâbe'nin önünde namaz kılarken müşrikler ona her türlü hakareti reva görürlerdi. Hatta bir defasında düşmanlık sınırlarını en iğrenç düzeye ulaştırarak üzerine ölmüş hayvan işkembesi bile atmışlardı. Yine Mekkeli müşrik­ler, müminleri dinlerinden vazgeçirmek için çevre ile bağlantısını keserek Ebu Talip mahallesinde kuşatma altına almış, onlara sosyal ve ekonomik ambargo uygulamışlardı. Onları açlık ve sefaletle başbaşa bırakmışlardı. Bu duruma Muhammed as. ve müminler sabrettiler.

Öte yandan Peygamberimiz, Hendek Savaşında, Medine'yi savunmak için şehrin etrafına hendek kazarken Müslümanların içinde bulunduğu kıtlık sebebiyle oluşan açlığa katlandı. Açlıktan içe çöker karnını Müslümanlar arasında umutsuzluğa yol açmaması için karınlarına taş bağlamış ve çalışmaya devam etmişti. Bu sabrın sonucunda Allâh Teâlâ onlara zafer vermişti.

Yüce Allâh, son elçisi Muhammed as.’a hep sabrı tavsiye etmiştir.

Konuyla ilgili birkaç ayet meali:

* Resûllerden azim sahibi olan­la­rın sabret­tiği gibi sen de sab­ret... 46/Ahkâf: 35

Sabret! Senin sabrın da ancak Allâh`ın (yardımıyla)dır. Onların tu­zak kurmalarından dolayı buna­lıma düşme! 16/Nahl: 127

* ...Allâh yolunda başlarına ge­len­lerden dolayı gevşeklik ve zaaf göster­mediler. Boyun eğ­mediler. Allâh sabredenleri se­ver. 3/Aliimrân: 146

* Yoksa Allâh içinizden cihât eden­leri belli etmeden sabreden­leri öğ­renmeden (ortaya çı­karmadan) Cennet'e gireceğinizi mi sandınız. 3/Aliimrân: 142

Muhammed as. verdiği sözde dururdu

Muhammed as.’ın sözünde durması, onun güvenilir kişiliğinin bir parçasıdır. Bu emrin içerisine, doğruluğun önemli bir yönü olan sözlerde doğruluk da girmektedir. Söz, kalplerin gizlediğini ortaya çıkarır. Sözün insan kişiliğini yansıtma özelliği vardır. Sözü doğru olmayanın özünün doğru olması mümkün değildir. Özü doğru olmayanın doğru söz söylemesi ve sözünde durması da aynı şekilde imkânsızdır. Allâh’ın Elçisine Kur’ânKerîm'de "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol." 11/Hûd: 112 buyrulmuştur.

Sözünde durmak Kuran'ın yalnızca peygamberden değil bütün iman edenlerden beklediği bir davranıştır. Müminûn süresinde müminin özellikleri anlatılmaktadır. Kurtuluşa eren mümin­lerin özellikleri teker teker anlatıldıktan sonra sıra sözünde durmaya gelir. Sözlerinde durmaları nedeniyle kurtuluşa eren müminlerden şöyle söz edilir:

— Kurtuluşa eren müminler emanetlerine ve verdikleri sözlere riayet ederler. 23/Müminun: 8

Sözünde durma gereği bir başka ayette de şöyle belirtilir:

— Verdiğiniz sözü yerine getirin, çünkü sözleşmeler sorumluluk getirir." 17/İsra: 34

Resûlullah as. buyurdur ki:

- Dört haslet vardır; kimde bu hasletler bulunursa o kimse halis münafıktır. Kimde de bunlardan biri bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendinde nifaktan bir haslet var demektir:

1. Emanet edilince hıyanet eder,

2. Konuşunca yalan söyler,

3. Söz verince sözünde durmaz,

4. Husumet edince haddi aşar. Buhâri, İman 24, Mezâlim 17, Cizye 17; Müslim, İman 106, (58); Ebu Dâvud, sünnet 16, (4688); Tirmizi, İman 14, (2634); Nesâi, İman 20, (8, 116)

Sözünde durmamak hem yalanı, hem de aldatmayı içine alıyor. Çünkü sözünde durmayan kişi hem yapmayacağı bir şey için yapacağım diyerek yalan söylemiş, hem de karşısındaki insanı doğruluğuna inandırarak aldatmıştır. Allâh’ın Elçisi bir çocuğun bile, anne babası tarafından aldatılmasını, ona söz verip yerine getirmemesini doğru bulmamıştır. Amir adlı sahabe çocukluğunda meydana gelen bir hatırayı şöyle anlatır:

— Bir gün peygamber (sav) evimizde oturuyordu. Annem beni çağırdı ve "Gel, sana bir şey ve­receğim”, dedi. Allâh resulü anneme

— Ne vermek istedin? diye sordu. Annem:

— Ona hurma verecektim, dedi. Bunun üzerine Allâh’ın Elçisi:

— Ona bir şey vermeseydin yalan söylemiş olur­dun." Ebu Davud, Edeb 88, (4991) buyurdu.

Böylece Allâh’ın Elçisi sözlerinde, hareketlerinde kısaca tüm yaşantısında sözünde dur­maya dikkat ederdi. Bütün Müslümanların da verdiği sözü yerine getirmelerini isterdi.

Muhammed as. hoşgörülüydü

Hoşgörü: Başkalarının farklı düşünceleri ve davranışları olabileceğini düşünerek insanları farklılıkları ve hatalarıyla beraber kabul edebilmektir. Hoşgörü için dilimizde müsamaha ve tolerans kelimeleri de kullanılmaktadır.

İnsanların düşünce ve davranışlarının aynı olması düşünülemez. Çünkü her insan bağımsız bir akla, iradeye ve diğer insanlardan ayrı menfaatlere sahiptir. İnsanların yetişme tarzı, çevre etkeni ve kişisel özelliklerini hesaba kattığımızda da farklılıkların tabii olduğu ortaya çıkar. Bu fark­lılıkları ortadan kaldırma imkânı da yoktur. Bu durumda, bu farklılıkları insanın ve toplumun zen­ginliği olarak kabul etmek gerekir.

Resûlümüz Muhammed as.’ın insanları dine davet etmesi, hoşgörü kavramının dışında değildir. Çünkü peygamberin çağrısı zor ve baskı içermiyordu. Kur’ânKerîm bu davetin özelliğini şöyle açıklıyor:

— Biz insana iki yol gösterdik, dilerse şükredip inanır, dilerse de nankörlük ederek inkâr eder." 76/İnsan: 11

Bir başka ayette ise:

— Bu bir öğüttür, dileyen rabbine varan yolu tutar. 73/Müzemmil: 13

Allâh’ın Elçisi insanların hata­larına karşı da hoşgörülüydü.

Bir gün peygamberimiz arkadaşlarıyla birlikte mescitte oturuyordu. Birkaç Arap köylüsü geldi. Dini konular hakkında bazı sorular sordular. İçlerinden biri o esnada kalkıp mescidin bir köşe­sine küçük ihtiyacını giderdi. Bu yanlış hareket karşısında mescitte peygamberimizle bera­ber oturan diğer Müslümanlar öfkelendiler, onu dövmeye kalktılar. Bunun üzerine peygamberimiz ona karışılmamasını söyledi. Su getirterek o yeri temizletti. Bu şekilde arkadaşlarına eğitimsizlikten kaynaklanan hataların kaba kuvvet ile çözümün yanlış olduğunu öğretti. Çünkü böylesi yanlışların düzeltilmesi ancak eğitimle olur.

Allâh’ın Elçisi kendi şahsına yönelik yanlışları her zaman hoş görü ile karşılamıştır. Aişe ra., resûlümüz Muhammed as.’ın bu yönünü şöyle anlatmaktadır:

— Ben Rasûlullâh'ın, şahsına yapılan bir haksızlığın öcünü aldığını hiç görmedim. Yalnız Allah'a saygısızlık anlamı taşıyan işler hariç. Eğer Allah'a karşı saygısızlık yapılırsa, Rasûlullâh bu saygısızlığa en çok karşı çıkan olurdu. Müslüm Fezil: 77-79

Allah’ın elçisi Muhammed as.’ın hoşgörüsünü bir başka açıdan Aişe ra. şöyle anlatıyor:

- Resûlullah as. iki iş arasında muhayyer bırakılırsa, mutlaka en kolayını tercih ederdi. Yeter ki bu, günah olmasın. Eğer bir iş günah idiyse, günaha karşı insanın en uzak duranı idi. Allâh’ın Elçisi kendisi için hiç intikam aramadı. Ama Allah'ın bir haramı ihlâl edilince o zaman Allah için intikam alırdı, Buhari, Menâkıb 23, Edeb 80, Hudud 10, 42; Müslim, Fezâil 77, (2327); Muvatta, Husnü'l-Hulk 2, (2, 903); Ebu Dâvud, Edeb 5, (4785). diyor.

Aişe'nin bu sözlerinden de anlaşılacağı üzere Allâh’ın Elçisi, şahsî kin peşinde koş­mazdı. Amcasını öldüren Vahşi iman etmek isteyince peygamber kan davası güderek Müslüman olmasına engel olmadı. Kendisini, vatanı olan Mekke'den sürenleri o dönemin uygulamasına göre köle yapabileceği halde serbest bıraktı, kin gütmedi.

Fakat Aişe ra'nın de ifade ettiği gibi, Allâh adına veya Allah'a karşı yapılan yanlışları hoş ­görmezdi.

Muhammed as., Allâh`ın dinini insanlara tebliğ ederdi. Bu tebliğ esnasında ve diğer zamanlarda çevresindeki insanlara hoşgörülü ve yu­muşak davranırdı. İnsanların farkında olmadan yapmış oldukları hata­ları görmemezlikten gelirdi. Bazen da onları yumuşak bir dille uyarırdı. Rasûlullâh’ın bazı arkadaşları; O’nun kaba ve katı yürekli olmadığını, çarşı-pazarda çığırtkanlık yapmadığını, kötülüğe kötülükle karşılık vermediğini hatta affedici, hoşgörülü ve müsamahalı olduğunu ifade ediyorlar. Muhammed'in çok hoşgörülü olduğunu şu ayet me­alinde de görmek mümkündür:

* Allâh`ın rahmetinden dolayı, sen onlara karşı yumuşak dav­ran­dın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağı­lır gi­der­lerdi. Onları affet, onlar için istiğ­far et... 3/Aliimrân: 159

Muhammed as. zamanı iyi değerlendirirdi

Atalarımız zamanın önemini belirtmek için "vakit nakittir" demişlerdir. Belki de zaman çok daha önemlidir. Çünkü bir kişinin sahip olduğu za­manın toplamına ömür diyoruz. Ömür, hedefi insan olan tek atımlık kurşun gibidir. Ya hedefe isabet ettirirsiniz, ya da boşa harcayarak eldeki fırsatı kaybedersiniz. Kısacası, hayatın yedeği yoktur ve bize bir defa verilmiştir.

Muhammed as. her şeyde olduğu gibi zamanını da iyi değerlendirirdi. Çünkü, insanın sahip olduğu en önemli sermayenin zaman olduğu bilincindeydi. Her geçen dakikanın kum saatinden dökülen kum tanecikleri gibi insanı dünya hayatının sonuna yaklaştırdığının farkındaydı. Aldığımız her nefesten hesaba çekileceğimiz güne, her an biraz daha yaklaşıldığını, ondan daha iyi kim bilebilirdi? Bu sebeple vaktini bir sarraf titizliğiyle ölçüp biçip değerlendirirdi.

Peygamberimiz, konumu nedeniyle pek çok sorumluluğa sahipti. Resûlümüz Muhammed as.’ın dini tebliğ görevinin yanı sıra idaresini üslendiği toplumun yönetimi olmak üzere pek çok sosyal görevi vardı. Kişisel sorumluluklarını da hesaba kattığımızda resûlümüz Muhammed as.’ın oldukça yoğun oldu­ğunu görürüz. Bunca yoğunluk içinde iyi bir zaman planlaması olmadan başarı ile çıkmak mümkün değildir.

Günlük işlerini üçe ayıran Allâh’ın Elçisinin zaman planı şöyleydi:

a) Toplumun işlerine ayırdığı vakit: Bu zaman diliminde insanlar arasındaki anlaşmazlıkları giderir. İnsanlara zaman zaman dini anlatmaya (yeni gelen ayetleri açıklamaya) çalışır. Düğünlerine, hasta ziyaretine, davetlerine giderdi.

b) Ailesine ayırdığı vakit: Bu zamanda aile fertleriyle ilgilenirdi. Kızı Fatma'yı sık sık ziya­ret ederdi. Torunları Hasan ve Hüseyin'e ayrıca zaman ayırarak onları severdi. Onları gezdirirdi. Onlarla oynar ve ihtiyaçlarını karşılardı.

c) Kendisine ayırdığı vakit: Bu vakitte dinlenir, uyur ve cemaatle kılınan farz namazların dışında ibadet ederdi. Çeşitli söküklerini kendisi tamir eder, mutfakta ailesine yardım ederdi.

Boş vakitlerimizi iyi değerlendirmeliyiz. Çünkü öyle durumlar olur ki, boşa harcadığımız "boş vakitlerimize" bile sızlanmak için vakit bulamayız. Her şeyin kıymetini zamanında bilmeliyiz.

Muhammed as. danışarak iş yapardı

İnsanların birbirleriyle danışarak iş yapması, dinimizde istişare ve müşavere olarak ifade edilmektedir. Danışma topluluğuna ve bu toplu­luğun bulunduğu yere de şûrâ adı verilmektedir.

Terim olarak istişare; daha iyi bir görüşü elde edebilmek için o konuda bilgi sahibi uzman olan kişilerin görüşlerini almaktır.

Müslümanların, istişare ile sonuca varmaları gereken konular, dinde açıkça hükmü belirtil­meyen konulardır. Çünkü dinin açıkça emrettiği ve yasakladığı konuda istişareye gerek yoktur.

Kapsamı bakımından istişareyi ikiye ayırmak mümkündür.

a) Bireysel (şahsî) istişare: Bir kişinin kişisel durumuyla ilgili bir sorununu danışarak çöz­meye çalışmasıdır. O konuda bilgi, tecrübe sahibi olan kişilerden yardım istemesidir. Her insan gibi, Allâh’ın Elçisi de bir insan olarak bu istişareye zaman zaman başvurmuştur. Bu tür danışmanın örneklerinden biri; münafıkların yaydığı bir dedikodu karşısında Muhammed as.'ın tutumudur. Allâh’ın Elçisi, münafıkların ailesine yönelik çıkardıkları, bu dedikodudan dolayı çok üzüldü. Sorunu nasıl çözebileceğini öğrenmeye çalıştı. Bu amaçla Ebu Bekir, Ömer, Ali gibi sahabelere danıştığı, onlarla istişare ettiği kaynaklarda anlatılmaktadır.

b) Toplumsal istişare: Toplumu ilgilendiren konularda karar alırken insanlara danışmak ve ortak kararlar almaya çalışmaktır. Kuran, Allâh’ın Elçisine toplumsal kararları danışarak almasını emretmiştir:

- İşlerde de onlara danışarak karar al" 3/Aliimran: 159

Bu sebeple Allâh’ın Elçisi, pek çok olayda danışarak karar almıştır. Bunlardan bazıları şunlardır:

* Bedir savaşına çıkması Ahmed bin Hanbel; 12486 ve Bedir esirler hakkında, Ahmed bin Hanbel; 4456

* Uhud savaşından önce şehir savunması, ya da meydan savaşı kararının alınması,

* Hendek savaşında, şehri savunmak için hendek kazılmasına karar verilmesinde,

* Taif Kalesi hakkında Nevfel ile istişaresi, Es Sîretün Nebeviyyeti, İbni Kesir. C.3

* Bedir esirlerine karşı uygulanacak işlemin belirlenmesi... vb. konulardan sevgili Peygamberimiz danışarak karar vermiştir.     

Peygamberimiz, Medine'ye hicret ettikten sonra, yüklendiği sosyal konumu nedeniyle çok çeşitli kararlar almak zorunda kalmıştır. Bunların bir kısmını yukarıda sıralamaya çalıştık. Peygamberimiz Allah'tan vahiy alan bir kişi olarak hiçbir konuda kimseye danışmadan hareket edebilirdi. Hiç kimse de "Niçin böyle yapıyorsun?" diye sormayabilirdi. Ancak, Allâh danışarak iş yapmasını emretmişti. Allah'ın bu emrine uymak zorundaydı. Ayrıca iman edenlere danışarak karar alma alışkanlık ve kültürünü kazandırması gerekmekteydi. Bu amaçları gerçekleştirmek için danışarak iş yapardı. Öyle ki, çevresinde özellikle kendisine danıştığı, görüşlerine özel değer verdiği arkadaşları vardı.

 

Şadi KUL

Emekli Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni

Malatya