aleyhisselamın
Hayatı
Muhammed as 20 Nisan 570 tarihinde Mekke'de
doğdu, kameri aylardan Rebiulevvel'in 12. gecesi sabaha karış doğdu. Doğum
senesi Fil Vakasına rastlamaktadır.
Babası, Abdullah'dır. Abdullah'ın babası Kureyş
Kabilesinin Haşimoğullarından Abdulmuttalib'dir. Annesi, Amine
Hatun'dur. Amine'nin babası Kureyş Kabilesinin Zühreoğullarından Vehb'dir.
Muhammed as'ın her iki dedesinden olan soyu, İbrahim as'ın oğlu İsmail'e kadar
uzamaktadır.
Muhammed as'ın babası, ticaret için Şam'a
gitmişti. Dönerken Medine'de vefat etti. Abdulmuttalib, oğlunun ölümünden iki
ay sonra doğan torununa Muhammed ismini verdi. (Muhammed; çok övülen, güzel
huyları olan anlamına gelmektedir.) Annesi de, Ahmed ismini verdi (Ahmed, çok
övülmüş anlamına gelmektedir). Kur'ân'da, Muhammed 4, Ahmed ise 1 defa
zikredilmektedir.
Mekke'nin havası, yeni doğan çocuklara ağır
geliyordu. Onun için çocuklar, daha serin civar yerlerde oturan süt annelerine verilirdi. Muhammed as da, Sa'd oğullarından
Halime'ye verildi. Halime, bebeği kendi evine götürdü. Fakir olan bu ailede
bolluk ve bereket maydana geldi. Hayvanları bol süt vermeğe başlamıştı. Burada
bir de, şeyma isminde sütkardeşi vardı. Bu mütevazı evde 4 sene kaldıktan sonra
Mekke'ye götürülerek annesi Amine'ye teslim edildi. İki sene sonra Âmine,
akrabalarını ve kocasının kabrini ziyaret için Medine'ye gitti. Ancak,
Medine'de dönerken hastalandı ve öldü. Böylece; babadan yetim olan Muhammed as
6 yaşındayken de, anneden öksüz hale geldi. Yanlarında bulunan hizmetçileri
Ümmü Eymen çocuğu alarak Mekke'ye getirdi. Dedesi Abdulmuttalib'e teslim etti.
İki sene sonra da dedesi öldü. Bundan sonra Muhammed as amcası Ebu Talib'in
yanında kaldı. Ebu Talib yeğenini çok seviyordu. Muhammed as da, amcasına
yardımcı olmak için hayvanlarını otlatıyordu. Amca-yeğen muhabbeti çok ileri
seviyedeydi.
Mekke'lilerin çoğu ticaretle uğraşırdı. Genel
olarak, bunlar kışın Yemen'e, yazın da Şam taraflarına ticaret kervanları
düzenliyorlardı. Ebu Talib de ticaretle uğraşıyordu. Ticaret için Şam'a
giderken yeğeni Muhammed as’ı yanında götürdü. Şam'a varmadan Busra denilen
yere geldiler. Orada Bahira isminde bir rahib vardı. Ticaret kervanını gördü.
Muhammed as'ın üzerinde bazı fevka'l âde hususlara şahid oldu. Ebu Talib'e,
Şam'a gitmemesini tavsiye etti. Aksi halde kervandaki çocuğa bir zarar
gelmesinden endişelendiğini söyledi. Ebu Talib de, elindeki eşyaları orada
sattı. Alış-verişini orada yaparak Mekke'ye geri döndü.
Artık Muhammed as 17 yaşlarındayken, Yemen'e
ticaret için gidip-geliyordu. Genç yaşta müstakil olarak ticaret yapmaya
başladı. Ebu Talib'in tavsiyesi üzere Muhammed as dul ve zengin olan Hatice ile
ticaret ortaklığı yapmaya başladı. Bu ortaklık esnasında bol kâr ettiler.
Kervanların gidiş-gelişleri esnasında meydana gelen her türlü durumları
Hatice'nin kölesi Meysere kendisine haber veriyordu. Muhammed as'ın
dürüstlüğünü ve diğer özelliklerini hep anlatıyordu.
Çok zeki ve akıllı olan Hatice'ye defalarca
bazı zengin arablar evlenme teklifi yapmışlardı. Ama Hatice hiçbirini kabul
etmemişti. Şimdi, Muhammed as'a evlenme teklifini kendisi yapar. Hatice'nin
teklifini kabul ederek evlenirler. O zaman Muhammed as 25 yaşındaydı. Hetice
ise, 40 yaşında olduğu söylendiği gibi 25 yaşlarında olduğunu ifade eden
kayıtlar da mevcuttur. Bu evlilikte: Kasım'la Abdullah isminde iki oğlu;
Zeyneb, Rukiye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma isimlerinde dört kızı olmuştur. Sonradan
Mariye'den İbrahim isminde bir oğlu daha olmuştu. Fatıma hariç bütün çocukları
kendisinden evvel ölmüştür. Fatıma ise, babasının vefatından altı ay sonra
ölmüştür. Fatıma, Ali ile evlendirildi. Bunların Hasan ve Hüseyin isminde
oğulları oldu. Muhammed as'ın soyu bu iki sevgili torunuyla devam etmiştir.
Muhammed as 35 yaşlarındaydı. Tamirat için
Kâbe'nin bütün duvarları yıkıldı. İbrahim as'ın attığı temele kadar inildi. Bu
sağlam temel üzerine duvarlar örülmeye başladı. Biraz yükselince sıra Hacer'ül
Esved'e (Kara Taşa) geldi. Bu taşın yerleştirilmesinde anlaşmazlık çıktı. Her
kabile hürmet edilen bu taşı kendisinin koymasını istiyordu. Çünkü bu şerefli
bir işti. Anlaşmazlık kavgaya dönüştü. Kılıçlar çekildi. O esnada bir ihtiyar:
- Bu işi Allah'a bırakalım. Kâbe'ye ilk kim
gelirse, onu hakem kabul edelim. Ne derse onu yapalım, dedi. Oradakiler bu
teklifi kabul ettiler. Duvar örme çalışması durdu. Hakemi beklemeye başladılar.
Az sonra birden herkes sevinmeye başladılar. Çünkü Muhammed'ül Emîn geliyordu.
Herkes O'nu iyi tanıyordu. Güveniyorlardı. Yalan söylemez, hiç kimseye
haksızlık yapmazdı. Oraya gelince, durumu kendisine anlattılar. O da,
sırtındaki hırkayı çıkardı. Oraya serdi. Taşı üzerine koydu. Her kabileden
birer temsilci istedi. Temsilciler hırkanın birer ucunda tuttular.
Yerleştirilecek yere götürdüler. Son olarak da, kendi eliyle taşı yerine koydu.
Bu durumdan herkes memnun oldular. Böylece kan dökülmeden, hadise önlenmiş
oldu.
İnşaat bitince Kâbe süslendi. Heykel putları
yerlerine yerleştirildi. Allah'ın Evi olan Kâbe'nin içinde ve dışında 360'dan
ziyade heykel putu vardı. Allah'ın evi puthane olmuştu.
İbrahim as Allah için mabed yapmıştı. Ama müşrikler
heykel putlarıyla doldurdular. İbrahim'in Hanif Dini unutulmuş, yerini şirk
almıştı. Bunları Allah'ın seviyesinde tutuyorlardı. Kur'ân'da, Allah'ın
sıfatlarını yaratılmış varlıklara verilmesine şirk ismi verilir. Şirki
yapanlara da, müşrik denilmektedir.
Dokunulmaz hale getirilen heykeller! Bunları
kutsallaştıran heykelciler... İnsanlığı taş-toprak karışsında alçaltan bu sapık
fikirler!.. Allah yolunun dışında gidilen Firavnî,
Nemrudî gidişatlar!.. Allah Resul'ü İbrahim'i ateşe
atan, zihniyetler... İbrahim'in yaptığı mabedi ve insanların gönüllerini
putlarla doldurdular. Şimdi de yok olup gittiler. Yaptıklarıyla başbaşalar...
İyi ki; saptıran ve saptırılanlar için Cehennem var. Elhamdulillâh.
Risaletin başlaması: Muhammed as gece rüyasında
ne görüyorsa, gündüz da aynısı çıkıyordu. Bazan garip sesler duymaya başladı.
Bazan da, "Ya Muhammed!.." diye etrafında
sesler duyuyordu. Bu olaylardan çok etkileniyordu. Her sene olduğu gibi, Hıra
dağında Ramazan ayında tefekküre çekildiği mağaraya gitti. M.610 yılı Ramazanın
27. günü Kadir Gecesi'nde Cebrail bizzat gelerek kendisine:
- Oku! Dedi. Muhammed as da:
- Ben okuma bilmem, dediğinde kendisini Cebrail
kolları arasına alarak sıktı. Bu konuşma ve kolları arasına alıp sıkma olayı
ardarda üç defa tekrarlandı. Sonra ilk vahiy gelir:
"Yaratan Rabb'inin adıyla oku! O, insanı
alakadan yarattı. Oku! Rabb'in nihayetsiz kerem sahibidir. Kalemle yazmayı
öğreten O'dur. O, insana bilmedeğini öğretti "
(96/Alak: 1-5).
Sonra Melek gitti. Muhammed as bu olayda çok
korktu. Vücudu tiril tiril titriyordu. Heyecan son dereceydi. Bir müddet
hareketsiz kaldı. Kendisini biraz toparlayınca, Mekke'ye evine gitti. Hanımı
Hatice, üzerine bir örtü serdi ve yattı. Sakinleşti. Durumu Hatice'ye anlattı.
Beraberce, Hatice'nin amcası oğlu Varaka'nın yanına gittiler. Varaka kültürlü,
semavi dinler hakkında geniş bilgisi olan birisiydi. Hasta yatağında yatan
Varaka, durumu dinledi. Korkulmamasını tavsiye etti. Muhammed as'ın Resûl'lükle
görevlendirildiğini uzun uzadıya anlattı.
Bir insanın, samimi bir şekilde şehadet
kelimesini sözlü ifade etmesi, kalbiyle de inanması kâfidir. Başka bir törene
de gerek yoktur. Ancak, inancında ve amelinde şirk pisliklerini temizlemesi
şarttır. Daha sonra da, gücü yettiği kadar Allah'ın emirlerini yapıp ve
yasaklarından kaçınmaya çalışmalıdır. Şehadet kelimesi:
"Eşhedu enlâ ilâhe illallâh ve eşhedu enne
Muhammeden abduhû ve resûluh."
1- Allah’ı tasdik ve şahidlik: Allah'ın
varlığını anlama ve kabul etmek.
2- İlah kavramını bilmek: Yüce kitabımız
Kur'ân-ı Kerim'de bildirildiği gibi ilâhlaştırılan pek çok nesneler vardır.
İnsanlar bunların karışsında ya küçülmüş, ya sömürülmüş,
yahut da aşağılanmaya zorlanmıştır. Kutsallaştırılan bu nesnelere Allah'ın
ilâhlık sıfatını vererek, olağanüstü varlık haline getirmişlerdir.
Kutsallaştırılmak, yanılmazlık, dokunulmazlık, tenkit edilmezlik özelliklerinin
meydana getirdiği anlam bütünlüğü ilâhlık kavramını ifade etmektedir.
3- İlahlık sıfatını Allah'a layık görmek:
Resûllere ve diğer insanlara, heykellere, ideolojilere, yönetim şekillerine,
bazı sembollere... ilâhlık özelliği verilmesi
yanlıştır. Sadece ve sadece ilâh olmaya ancak Allah layıktır.
4- Muhammed as.'ın Allah'ın kulu ve elçisi
olduğunu kabul etmektir: Allah'ın vahyini bize bildiren O'dur. Dosdoğru yol,
vahiy istikametidir. Bir müslümana; Allah'dan başka bir ilâh, Muhammed as'dan
başka bir yol gösterici, vahiy istikametinden de başka bir gidişat yoktur.
Aradan epey müddet geçti. Cebrail ikinci defa
geldi. Muhammed as’ı heyecan ve hayrete düşürecek şekilde gözükünce, eve gelip
bir örtüye bürünerek yattı. Bu esneda ikinci vahiy gelir:
" Ey elbisesine bürünen!..
Kalk da uyar! Rabb'ini büyükle. Elbiseni temizle. Pislikten uzak dur. Yaptığın
iyiliği çok görerek başa kakma. Rabb'in için sabret " (74/Müddesir: 1-7)
Allah Resul'ü, bu emirden sonra pek çok emirler
almaya başladı. Bir örnek daha verelim:
"Allah'la bereber başka bir ilâha
yalvarıp-çağırma. Yoksa azablandırılanlardan olursun. Ve yakın akrabalarını
uyar. Müminlerden sana uyanlara kanatlarını ger. Şayet sana isyan ederlerse, de
ki: Ben sizin yaptıklarınızdan uzağım..."26 /Şuara: 223-226)
Muhammed as, akrabalarını Cehennem azabından
uyarmak için bir araya toplayarak şöyle dedi:
- şu tepenin arkasında size saldırmak üzere
askeri bir birliğin olduğunu habar versem, ne dersiniz? Bana inanır mıydınız?
Onlar da:
- Evet inanırdık. Senden doğruluktan başka bir
şey görmedik, dediler. Allah Rasûl'ü de:
- O halde Ben, şiddetli bir azab gelmeden önce
sizi uyarıyorum... Ey Abdulmuttalib oğulları, kendinizi ateşden koruyunuz!.. Allah'a yemin olsun ki: Sizin için Allah'a karış ben bir
şeye sahip değilim. Sadece akrabalık bağı olarak sizi ziyaret edebilirim, buyurdu.
Bu konuşmayı bütün akrabaları dinledi. Ortalık
sakin ve herkes memnundu. Akrabalarına sürekli problem olan Ebu Leheb; kalktı,
Muhammed as'a hakaret etti. Birdenbire hava değişti. Herkes dağıldı.
Bu duruma Rasûlullah'ın canı sıkıldı. Zaten bu
adam karısıyla birlikte kendisine oldukça fazla eza ediyordu. Topluluklarda
yalancılıkla itham ediyordu. Çeşitli yakıştırmalarda bulunuyordu. Karısı da,
eline geçen pislikleri ve dikenli çalıları alıp Rasûlullah'ın evi önüne
atıyordu. Müşrikleri sürekli olarak kışkırtıyordu. Yüce Allah, bu iki taşkın
insanın halini ortaya koyan Tebbet Sûresi'ni inzal buyurdu:
"Ebu Leheb'in iki eli kurusun! Kurudu da.
Ona ne malı, ne de kazancı fayda vermedi. O, yalın alevli bir ateşe girecektir.
Karısı da. Odun taşıyıcı olarak, boynunda bükülmüş bir ip olduğu halde."
(111/Tebbet:1-5).
Ebu Leheb ve hanımı Rasûlullah'a düşmanlığı iş
edinmişti. Sanki iftira, hakaret ve yalanlama yetmiyormuş gibi, evinin
pisliklerini bir sepete doldurarak oğluna verip Rasûlullah'ın evinin önüne döktürürdü.
Vaziyeti gören bütün akrabalar bu terbiyesizliklerden rahatsız oluyorlardı. Bir
gün; Ebu Leheb'in oğlu sepetlerindeki pisliği Rasûlullah'ın kapısı önüne dökmek
için gitti. Rasûlullah'ın bibisi oğlu Tuleyb, manzarayı gördü. Koşarak gitti.
Çocuğun sepetini elinden aldı. Pislik dolu sepeti oğlanın kafasına geçirdi.
Oğlunun perişan halini gören annesi, elinden tutarak Rasûlullah'ın bibisi
Erva'nın yanına geldiler:
- Çocuğumun şu haline bak!..
Oğlun ne hale getirdi, dedi. Erva Hatun:
- Oğlum iyi etmiş. Muhammed, aynı zamanda O'nun
dayısı oğludur. Siz de mallarınız da Muhammed'e kurban olasınız..., dedi.
İlahi mesajlar etrafa yayılıyor: Rasûlullah,
Allah'dan aldığı vahiyleri insanlara bildiriyordu. Bazan fertlere, bazan da
topluluklara anlatıyordu. Artık, Mekke'de Muhammed as'dan ve yeni dinden
bahsediliyordu. Puta tapıcı Mekke'liler, ilk önce alay etmeye başladılar. Daha
sonraları hakaret ve iftiralarla bu yeni dinin yayılmasını engellemeye
çalıştılar. Artık işler oldukça zorlaşmıştı. Ama her şeye rağmen ilâhi görevi
yerine getirmeye çalışıyordu:
"Rabbin hakkı için, mutlaka onların
yaptıklarından kendilerini sorgulayacağız. Sana emrolunanı açıkça söyle.
Müşriklerden de yüz çevir. Alaycılara karış biz sana destek olacağız. Çünkü
onlar, Allah'la beraber başka ilâhlar edinenlerdir. Yakında bilecekler"
(16/Nahl: 92-96).
Rasûlullah, panayır için Mekke'ye gelen
arablara:
- Ey insanlar!..
"Lâ ilâhe illallâh" deyin kurtulun, diyordu. Amcası Ebu Leheb, onu
gölge gibi takip ederek topluluklara:
- Sakın ha!.. Ona
uymayın. O yalancıdır, diye gevezelik ediyordu.
İlk müslümanlar: Rasûlullâh'a ilk iman eden
hanımı Hatice'ydi. Daha sonra Ali, Ebu Bekir, Zeyd, Bilal, Osman, Zübeyr,
Abdurrahman, Sa'd, Talha, Ebuzer, Ebu Ubeyde, Erkam, Ubeyde, Habbab, Cafer...
(Hepsinden Allah razı olsun!..)
Gün geçtikce İslam'a olan ilgi çoğalıyordu.
Muhammed as'ın güzel sesiyle Kur'ân ayetlerini dinleyen herkes etkileniyordu.
Bunu engellemek için Kureyşliler elinden geleni yapıyorlardı. Gürültü patırtı
yaparak Tevhid Hareketini taşgalaya getiriyorlardı. Bu hususu bize Kur'ân şöyle
haber veriyor: Kâfir olanlar:
- Bu Kur'ân’ı dinlemeyin, okunurken gürültü
yapın, belki galip gelirsiniz (İslamî hareketi durdurma konusunda muvaffak
olursunuz), dediler (41/Fussilet: 26).
Müşrikler, Kur'ân anlaşılmasın diye gürültü
yaptıkları gibi, birbirlerini oyalamak için bir takım boşişler de yapıyorlardı.
Eğlence tertip ediyorlar, birbirlerine Rum ve ıran hikâyeleri anlatıyorlar,
masal uyduruyorlar, çeşitli çalgıları çalıyorlar... Dikkatlerin İslam üzerinde
dağılması için ellerinde gelen bütün maharetlerini deniyorlardı. Bunların
yaptığı densizlikleri Kur'an şöyle özetliyor:
İnsanlardan bazıları, bilgisizce Allah yolundan
saptırmak için lehve'l hadisi (boşsözleri) satın alırlar. Tutup (Allah'ın
ayetlerini) alaya alırlar. İşte alçaltıcı azap bunlar içindir (31/Lokman: 6).
Bazan da, birtakım sorular sorduktan sonra
hakaret ederlerdi. Rasûlullah'a bir gün Ebu Leheb sordu:
- İman edersem, bana ne var? Rasûlullah:
- Müminlere ne varsa, sana da o var, buyurdu.
İliklerini kadar kibir, küfür ve zulüm işlemiş olan Ebu Leheb:
- Beni başkalarıyla eşit tutan din, olmaz
olsun, dedi. Müstekbirler, diğer insanlarla eşit olmayı asla hazmedemezler.
Zaman zaman, Allah Rasûlü Muhammed as’ı ve
inananları dövmeye başladılar. Bütün topluluklarda uzaklaştırdılar. Müslümanlar
da, Kâbe'nin yakınlarında bulunan Erkam'ın evini karargah
edindiler. İslamı öğrenme, buluşma ve ibadetlerini yapma yeri artık burası
olmuştu. Yapılan alay, iftira, hakaret, dövme ve her türlü tedbirlere rağmen,
müslümanların sayıları günden güne çoğalmaya başladı. Aynı zamanda Kâbe'deki
put heykellerinin durumu da, tartışılıyordu. Müşrikler iyice kudurmaya
başladılar. Müminlerden Rasûlullah dahil dayak yemeyen
yoktu. Yakaladıkları mümin eğer kimsesiz ise; işi çok zordu. Birkaç Örnek:
Bilal Habeşi'ye günlerce dayak atıldı. Çırıl
çıplak çapulcularca Mekke sokaklarında dolaştırıldı. Kızgın kumlara yatırıldı.
Göğsüne ağır taşlar konuldu. İnim inim inletidiği halde asla heykelciklere
iltifat etmedi. İlah olarak sedece Allah’ı tanıdığını ifade etmişti. Bilal'e
yapılan işkenceler, ancak imanını artırıyordu... Zübeyr'i ve Osman’ı boğucu
dumana tutarak işkence ettiler... Talha'yı ipe bağlayarak işkence ettiler...
Ebuzer'i Kâbe'de birkaç defa döverek kanlar içerisinde ölü diye bıraktılar.
Habbab'ın başını kızgın demirle dağladılar. Başka bir defasında da, yaktıkları
bir ateşin korları üzerine sırtüstü yatırdılar. Omuzları cazır cazır yandı.
Ateş sönünceye kadar beklettiler. Zinnire Hatun'a günlerce dayak atıldı.
Yüzünde, kafasında yediği darbelerden dolayı bir gözünü bile, kaybetmişti...
Ebu Fükeyhe'ye demir zırhı giydirdiler. Kavurucu güneşin altına koydular.
Göğsüne kocaman bir taş koydular. Ağzından dili çıkıp sarktı. Bayılıncaya kadar
beklettiler. Yine bir gün, ayakları bağlandı. Uzun müddet yerde sürüklendi.
Permeperişan yerde yatıyordu. O esnada yerde geçen bir karaböceği göstererek
alçağın biri:
- Bu senin Rabb'in, değil mi? Diye sordu. O da:
- Benim Rabb'im Allah'dır. Beni de, seni de, böceği
de O (Allah), yarattı. Deyince boğazını sıktılar. Sıktılar... Nihayet
bayıldı... Ümmü Ubeys hatun ve kızına günlerce dayak atılırdı. Aç-susuz
bırakılırdı. Ayakta duramaz hatta oturamaz hale gelirlerdi. Yasir ailesine
günlerce işkence edildi. En son olarak da, öldürüleceği yere götürüldüler.
Yasir'e şiddetli işkence yapıldı. Şehid edildi. Hanımı Sümeyye hatuna insanlık
dışı işkence edildikten sonra mızraklanarak şehid edildi. Oğulları Ammar da,
işkenceye tabi tutulmuş her tarafı yara-pareler içinde kalmıştı. Yetmiyormuş
gibi üzerine demir gömlek giydirilerek kızgın güneşin altında tuttular. Dünya
hayatında, bir insana ancak bu kadar işkence yapılabilirdi... Şehid edilirken
babasının iniltileri... Anasına yapılan insafsızca işkenceler ve mızraklanışı,
şehadet esnasındaki çığlıkları... Hepsi gözleri önünde oluyordu. Bu işkenceler;
ilâhlaştırılan heykellerin, fikirlerin, sembollerin kutsallığı uğrunaydı. Bu
nesnelerin yanında insanların kıymeti yoktu. Müşriklerden bir heyet,
Rasûlullah'ın bulunduğu yere gitti Ebu Talib'e dediler ki:
- Ya kardeşin oğlunu sustursun, ya da Onunla ve
seninle çarpışırız!.. Rasûlullah, Ebu Talib'e hitaben:
- Ey amca!.. Bu tebliğ
işini bırakmak için, bu adamlar güneşi sağ elime, ayıda sol elime verseler
bile, ben davamdan vaz geçmem. Ya, Allah, o (dinini) bütün dünyaya yayar işim
biter. Ya da, bu yolda ölürüm, buyurdu. Rasûlullah as’ı diğer akrabaları da
korumaya çalışırlardı. Mesela:
Tuleyb, Rasûlullah'ın bibisi Erva'nın oğluydu.
Annesine iman ettiğini açıkladığında, annesi:
- Dayının oğluna, sen herkesten daha fazla
yardımcı olmalısın. Vallahi!.. Erkeklere karış O'nu
korumaya gücümüz yetseydi, biz korurduk, dedi. Tuleyb:
- Peki, anne!.. Senin
iman etmene engel teıkil eden şey nedir? Kardeşin Hamza da iman etti, dedi.
Erva:
- Ben şahadet ederim ki: Allah'dan başka ilâh
yoktur. Yine şahadet ederim ki, Muhammed Allah'ın Rasûlüdür, dedi ve müslüman
oldu.
Tuleyb Rasûlullah’ı pervasızca korumaya
çalışıyordu. Bir defasında da Ebu Cehil Rasûlullah'a karış edebsizlik yapmışdı.
Tuleyb, Ebu Cehil'in kafasını kırdı. Erva'ya şikayet
ettiklerinde, annesi:
- Onun en hayırlı günleri, Muhammed as'a
yardımcı olduğu günlerdir, dedi. Yine bir gün aynı konuda başkalarının da
kafasını kırmıştı. Durum annesi Erva'ya anlatılınca, annesi:
- Tuleyb dayısı oğluna yardım eder. Onun için
kanını ve malını da feda eder, dedi.
Rasûllah ve müminler ölümü pahasına yiğitce
yollarına devam ettiler. İlahi görevi, beşeri zulüm durduramadı. Müşriklere
göre; bu insanlar büyük hata yapıyorlardı. O hata da şuydu: "Rabb'imiz
Allah'dır" (22/Hacc: 40), demeleriydi.
Tavsiye üzerine İslamiyetin başlangıcının 5.
yılında, 10'u erkek ve 5'i kadın olmak üzere 15 kişilik ilk kafile hicret etti.
Bundan böyle; çoluk-çocuğunu, malını, akrabalarını, memleketini bırakıp hiç
bilmedikleri yerlere gidiyorlardı. Sonlarının ne olacağını da bilmiyorlardı.
Hatta bazılarına gittikleri yerlerin havası ağır gelecekti. Çoğu
hastalanacaktı. Orada da, ölenler olacaktı. Peki, bunların suçları neydi?
Olayların sonucuna baktığımızda, bu sorunun cevabışuydu: Bunların suçları mümin
olmaktı. Heykel putlarını, ilâh olarak kabul etmiyorlardı. Allah'dan başka ilâh
yoktur, diyorlardı. Allah'ın en büyük olduğuna inanıyorlardı. Muhammed as’ı
Rasûl olarak tanıyorlardı...
Göç esnasında, Amir ve hanımı Leylâ
hazırlıklarını yapıyorlardı. Orada geçen Ömer, durumu görünce; Leylâ'ya:
- Ey Leylâ!.. Göç mü
var? Nereye gidiyorsunuz? Leylâ:
- Evet vallahi, artık
bundan böyle işkenceye uğramayacağız. Allah'ın bir yerine çekip gideceğiz.
Senin, bize yapmadığın işkence kalmadı. Bizi perişan ettin. Belki; Allah, bize
nefes alacağımız bir yer ihsan eder, dedi. Ömer, duraksadı. Diyecek bir şeyi
yoktu. Sonra:
- Allah yardımcınız olsun, diyebildi.
Bir sene sonra 2. hicret yapıldı. Buna da,
82'si erkek, 10'u kadın olmak üzere 92 kişi katıldı. Habeşistana giden
müslümanlar, artık rahat ediyorlardı. Mekke müşrikleri, yine boşdurmadılar.
Hemen, iki eleman görevlendirerek, Habeşistan kıralından oraya giden
müslümanların iadesini istediler. Bol hediyelerle giden müşrik heyet Kıral
Necaşi'nin huzuruna çıktı:
- Ey Melik!.. Aramızda
işimizi bozan birisi çıktı. O ayrılıkçı kişinin adamları memleketinize
geldiler. Şimdi de; dininizi, memleketinizi, milletinizi bozmak için buraya
geldiler... Onlar, Meryem oğlu İsa'yı da ilâh olarak tanımazlar. Huzuruna
geldiklerinde sana secde etmezler... Bunlar düşüncesiz kimselerdir. Babalarının
dinlerini bıraktılar. Senin dinine de girmediler. Hiç bilmediğimiz yeni bir din
ortaya çıkardılar... Bunların akrabaları bizi gönderdiler. Sen onları bize
teslim et, memlekete götürelim, dediler. Kıral Necaşi:
- Hayır, vallahi!..
Bana sığınmış insanları kimseye teslim edemem... diyerek
müslümanları huzuruna çağırır. Müslümanlar, selâm vererek secde yapmadan huzura
gelir. İleri gelenler, müslümanlara sorarlar:
- Neden Melik'e secde etmediniz? Müslümanların
sözcüsü Cafer:
- Biz, ancak Allah'a secde ederiz, dedi. Onlar:
- Niçin? Cafer:
- Allah, bize Rasûlünü gönderdi. O da, bize
Allah'dan başkasına secde etmememizi emretti, dedi. Necaşi:
- Ülkeme siz niçin geldiniz? Cafer:
- Ey Melik!.. Sor şu
adamlara: Bu mü'minler köle midir? Alıp götürüp efendilerine tekrar iade
edilsinler. Melik müşriklere sorunca, onlar:
- Hayır, onlar hür ve şerefli insanlardır,
dediler. Cafer:
- Ey Melik!.. Sor şu
adamlara: Bu mü'minler katil midirler? Alıp götürülüp kan bedelini
ödettirsinler. Melik müşriklere sorunca, onlar:
- Hayır, onlar hiç kan dökmediler, dediler.
Cafer:
- Ey Melik!.. Sor şu
adamlara: Bu mü'minler hırsız mıdır? Alıp götürüp çalınan mallarını
ödettirsinler. Melik müşriklere sorunca, onlar:
- Hayır, onlar hiç hırsızlık yapmadılar,
dediler. Necaşi müşriklere dönerek:
- Peki, siz bu adamlardan ne istiyorsunuz?
Müşrikler:
- Bunlarla hepimiz aynı dindeydik. Dinimizi
terk ettiler. Muhammed'e uydular, dediler. Necaşi müslümanlara dönerek:
- Siz; putperest değilsiniz, hristiyan
değilsiniz... Peki, sizin dininiz nedir? Cafer:
- Ey Melik!.. Biz
cahil bir kavimdik. Heykel putlarına tapardık. Leş yerdik. Hayasızlık
eder, her kötülüğü yapardık. Kuvvetli olanlarımız zayıfları ezerdi... Allah,
bize Resûlünü gönderdi. O da, bizi Allah'a inanmaya ve O'nu birlemeye davet
etti. Babalarımızın tapına geldiği heykel putlarını bırakmaya çağırdı... Hiçbir
şeyi Allah'a denk tutmadan ibadet etmeyi emretti... O'nun bize haram kıldığını
haram, helal kıldığını da helal kabul ettik... Bundan dolayı kavmimiz bize
düşman kesildi. Bize zulmettiler. İıkence ettiler. Çeşitli eziyetlere
uğrattılar. Bizi dinimizden vazgeçirmeye çalıştılar. Bizimle, kendi dinimiz
arasına girmek istediler... Bu haksızlıklar karışsında; biz de, senin
memleketine göç ettik... Sana selâm vermemiz konusuna gelince: Biz, seni
Rasûlullah'ın selâmıyla selâmladık. Birbirimizi de böyle selâmlarız. Rasûlullah
bize; Cennetliklerin de böyle selâmlandığını, haber verdi... Sana, secde
etmememize gelince: Biz, Allah'dan başkasına secde etmekten yine Allah'a
sığınırız... diyerek müminlerle müşrikler arasındaki
konuyu anlattı.
Habeşistan kıralı Necaşi, Kureyş'in gönderdiği
hediyelik derilerle eşyaları sahiblerine iade etti. Onlar da rezil bir şekilde
memleketlerine döndüler. Necaşi müslümanlara dönerek:
- ...Memleketimde emniyet içinde yaşayınız...
Size, bir kötülük eden, helak olur, dedi.
Mekke müşrikleri karar verdiler. Artık bundan
böyle, müslümanlarla bütün ilişkiler kesilecektir. Onlar açlıkla, susuzlukla,
sıkıntılarla terbiye edilecek veya öldürülüp imha edilecektir. Müslümanların
hepsi Haşimoğulları mahallesine sürüldü. Sıkı denetim altına alındı.
Giriş-çıkışlar yasaklandı. Kİsa zamanda muhasara şiddetlendi. Açlıktan ölenler
oluyordu. Yiyecek hiçbir şey kalmadı. Yemeye ağaç yapraklarını bile
bulamıyorlardı. Ayakkabıderisini kaynatıp yiyenler oluyordu. Çocukların açlık
feryatları, iniltileri müşriklerin boykotu bırakmalarına yetmiyordu. Nihayet
birkaç kişinin cesur girişimi neticesinde, 3 sene süren muhasara ve ambargo
kırıldı.
Aynı sene içinde Hatice ve Ebu Talib vefat
etti. Bu iki şahsiyet, müslümanlar için çok önemliydi. Akıllı ve zengin Hatice,
maddi ve manevi yönden Rasûlullah’ı sürekli destekledi. Bütün zenginliğini
Allah Yolu'na harcadı. Ebu Talib iman etmemesine rağmen, Rasûlullah’ı Mekke
müşriklerine karış koruyordu. Artık her ikisi de gitmişti. Rasûlullah ve
müminler çok üzüldüler. Onun için bu seneye Hüzün Senesi denildi.
İslamı anlatmak ve yeni taraftar bulmak için,
Allah Rasûlü Zeyd'le birlikte Taif'e gitti. Taif'liler iman etmediler. Muhammed
as'a hakaret ettikleri gibi Mekke'ye gelirken çapulcu takımına taşlattırdılar.
Çok yerleri yaralandı. Hatta Zeyd, gelen taşların Rasûlullah'a değmemesi için
kendi vucudunu siper ediyordu. Bu esnada Rasûlullâh'ın ayakkabılarının içi
kanla dolmuştu. Mekke'ye geldiler. Oralardaki kabileleri İslama davete devam
ettiler.
Bir gece, Cebrail aracılığıyla Muhammed as geceleyin
yatağında uyku ve uyanıklık arasındayken Mekke'de Mescid'ül Haram'dan alınarak
Kudüs'deki Mescid'ül Aksa'ya Burak denilen bir binitle götürüldü. Oradan da,
göğe yükseltildi. Bu olaya Mirac Hadisesi denilmektedir. Beş vakit namaz
müslümanlara bu gece farz kılındı.
Hac mevsiminde Medine'den Mekke'ye gelenlerden
5 kişi müslüman oldular. Ertesi yıl 12 kişi gelerek, Akabe denilen yerde
Rasûlullâh'la görüştüler. İslamı kabul ettiler. Şöyle söz verdiler:
- Hiçbir şeyi Allah'a denk ve ortak
koımayacağız. Hırsızlık yapmayacağız. Hiçbir kimseye asla iftira etmeyeceğiz.
Hayırlı işlerde kesinlikle muhalefet etmeyeceğiz...
Daha sonra, kendilerine Medine'de İslam’ı
anlatacak bir öğretmen istediler. Allah Rasûlü de, Mus'ab'ı görevlendirdi. Bu
olaya 1. Akabe Biatı denir.
Ertesi yıl 75 kişi daha geldi. Bunların 2'si
kadındı. Görüşmeler yapıldı. Rasûlullah’ı Medine'ye davet ettiler. Rasûlullah
şöyle şart koştu:
- Rabb'ım için şartım: O'na hiçbir şekilde şirk
koımayacaksınız. Sadece O'na ibadet edeceksiniz. Namazı kılıp zekatı vereceksiniz.
- Şahsım için isteğim ise: Allah'ın Rasûl'ü
olduğuma şehadet edeceksiniz. Çocuklarınızı ve karılarınızı koruduğunuz gibi
beni de koruyacaksınız. Medine'liler şartları kabul ettiler. Sözlerinde
duracaklarına dair yemin de ettiler. Davetleri kabul edildi. Bu olaya da 2.
Akabe Biatı denir.
Muhammed as, arkadaşlarına Medine'ye göç
etmelerini tavsiye edince; müslümanlar gurublar halinde gizlice hicret etmeye
başladılar. Müşrikler gene boşdurmadılar. Hicret edenlerin yollarını kesmeye
başladılar.
Artık, müslümanlar her şeylerini terk edip
hicret ediyorlardı. Genellikle çoluk-çocuklarını götürmeyip akrabalarının
yanlarında bırakıyorlardı. Bir gün Ömer Kâbe'yi tavaf etti ve oradakilere:
- Ben, Allah yolunda hicret ediyorum. Karısını
dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen önüme çıksın... dedi.
Yalnız başına hicret etti.
Süheybi Rumi, Anadolu taraflarında Mekke'ye
gelip yerleşmişti. O da iman etti. "La ilâhe illallah" dediği için,
müşrikler tarafından defalarca dayak yedi. Hicrete karar verdi. Mallarını bir
yere gizledi. Medine yoluna düştü. Süheyb'in hicret ettiğini gören müşrikler
arkasına düştüler. Süheyb, onları gördü. Yakınında bulunan tepeciğin üzerine
çıktı:
- Benim nasıl ok attığımı, siz çok iyi
bilirsiniz. Eğer üzerime gelecek olursanız; çantamdaki tüm okları atar, sonra
da kılıcımı çekerim... Yolumdan çekilin! Mekke'deki mallarımı falan yere
gizledim. Gidin onlar da sizin olsun, dedi. Madde karışlığında, Süheybin
yolundan çekildiler. O da hicret yoluna devam etti.
Hemen hemen hicret etmeye gücü yetenler,
Medine'ye gitmişlerdi. Allah'dan gelen vahiyle Muhammed as hicrete hazırlandı.
Bunu duyan müşrikler, Rasûlullah’ı öldürmeğe karar verdiler. Her kabileden birer
savaşçı seçilerek geceleyin evini muhasara ettiler. Rasûlullah kendi yatağına
Ali'yi yatırdı. Sabah olunca da, evindeki emanet eşyaları sahiplerine vermesini
söyledi. Kendisi de, Allah'ın yardımıyla evini kuşatan canilerin arasında çıkıp
gitti. Bu esnada, Rasûlullah’ı hiç kimse görememişti. Ebu Bekir'le birlikte
hicret yolunu tuttu. Mekke'nin güneyindeki Sevr dağına gidip gizlendiler. Sabah
olunca, müşrikler Rasûlullah'ın hicret ettiğini duyunca şaşırdılar. Etrafa
adamlar gönderdiler. O'nu kim öldürürse, kendisine 100 deve verileceğini
söylediler. Allah’ı unutmuş, ahirete değer vermeyen bu dar kafalı insanlar,
etrafı karış karış aramaya başladılar. Bir ara Sevr dağındaki mağaraya kadar
geldiler. Mağaranın etrafında şakalaştılar. Azıcık eğilip baksalar,
mağaradakileri göreceklerdi. Ebu Bekir korkup telaşlanmaya başladığında
Rasûlullah:
- Hüzünlenme!.. Allah
bizimle beraberdir, buyurdu. Daha sonra kanlı çete gurubu çekip gitti. Erzak ve
diğer ihtiyaçlarını Ebu Bekir'in oğlu Abdullah ve kızı Esma tedarik ediyorlardı.
Bu mağarada 3 gün kaldıktan sonra Medine yoluna çıktılar. Yolda Süraka isminde
bir müşrik bu mütevazi kafileye yetişti. Birkaç defa
saldırmak istediysede başarılı olamadı. Çünkü; her
defasında atının ayağı kumlara gömüldü. Özür dileyerek geri döndü. Daha
sonraları da müslüman oldu.
Medine'ye bir saatlik bir mesafede Kubâ denilen
bir köy vardı. Oraya varışının 3. günü Ali tek başına hicret ederek yetişti.
Kubâ'da 10 günden fazla kalındı. Bir mescid yapıldı. Oradan Medine'ye yola çıkıldı.
Yolun bir kısmı yürünmüştü. Yoldayken, Cuma Namazı müslümanlara farz kılındı.
Cuma namazı kılındı. Sonra yola devam edildi.
Medinetü'l Münevvere'ye varış: Allah Rasûlü,
eski ismi Yesrib olan Medinetü'l Münevvere (Muhammed as'ın teşrifleriyle nurlandırılmış
şehir) diye isimlendirilen şehire geldi. Bu şehir daha sonraları da Medine
olarak ifade edilmeye başlandı.
Halk tarafında coıkulu şekilde karışlandı. Çok
seviniyorlardı. Bayramlar da böyle değildi. Allah için, Allah Rasûlünü
karışlıyorlardı. Herkes kendi evinde misafir etmek istiyordu. Ama Rasûlullah,
bindiği devesini serbest bırakmıştı. Nerede, kimin evinin önünde durursa onun
misafiri olacaktı. İlk önce, iki yetim çocuğa ait olan bir arsada çöktü. Sonra
kalktı ve yürümeye devam etti. Ebu Eyyûb'el Ensarî'nin (şimdiki mezarı
İstanbul'da Eyüp Semtindedir) evinin önünde durup çöktü. Bu ev iki katlıydı.
Rasûlullah alttaki katı tercih ederek oraya yerleşti. Devenin çöktüğü arsayı
Rasûlullah satın alarak oraya Mescid'ün Nebi'yi yaptı. Bitişiğine kendisi için
birkaç oda yapıldı. Diğer tarafına da, fakir ve kimsesizlerin kalacağı büyük
bir oda yapıldı. Aynı zamanda eğitim-öğretim binası görevini yapmaktaydı.
Buraya Suffa denildiği gibi, içinde barınanlara da Ashabu's Suffa deniliyordu.
Mekke'den Medine'ye göçe hicret, göç eden müslümanlara Muhacir, Medine'li
müslümanlara da Ensar ismi verildi.
İslam devletinin kurulması: Allah Rasûlünün
Medine'ye gelmesiyle artık bir devlet kurulmuştu. Bu devletin başkanı
Nebi'lerin sonuncusu Muhammed as' dı.
1- Nüfus sayımı yapıldı. Erkek, kadın, çocuk,
ihtiyar...'lar tesbit edildi. Değerlendirmeler yapıldı.
2- Mescidü'n Nebi inıa edildi. Bütün devlet
işleri burada yürütülmeye başladı. Askeri, sosyal ve kültürel faaliyetler
burada düzenlendi. Allah'dan inen bütün yasalar burada halka duyuruluyordu.
Hatta gerekli açıklamalar yine burada yapılıyordu. Beş vakit namaz burada
cemaatle eda ediliyordu.
3- Yardım, sevgi, saygı, birlik, beraberlik ve
kardeşliği kuvvetlendirme açısından muhacirlerle ensar arasında tek tek
kardeşlik sözleşmesi yapıldı. Ensar, muhacir kardeşlerine yardım elini uzattı.
4- Mescidü'n Nebi bitişiğinde yapılan Suffa
salonunda her türlü ilmi faaliyetler yerine getiriliyordu. Burada
eğitim-öğretim tam anlamıyla veriliyordu. Bazan da misafirler ağırlanıyordu.
Fakir ve kimsesizlere yine burada el atılıyordu.
5- Anayasa hazırlandı. Bundan böyle; Medine'li
yahudi, müşrik ve müslümanların müşterek uyması gereken kurallar belirlendi.
Medine yahudileri, umumuyetle zengin
kimselerdi. Sanaat, zıraat ve ticaretle uğraşıyorlardı. Medine pazarlarında
etkin durumdaydılar. Geniş ve verimli arazilere sahibtiler. Medine'deki diğer
arablara karış otoritelerini kurmuşlardı. Müşrik arablar da, bunlara karış
saygılı davranıyorlardı. Ayrıca, dinî faaliyetleri etkin durumdaydı. Müşrik
arabların çocuklarını, organizeli bir biçimde yahudileştiriyorlardı.
Yahudileşen arab çocukları azımsanmayacak şekildeydi.
Zenginliğin verdiği şımarıklık, onları bazı
ahlaksızlığın içine çekmişti. Fuhuş aralarında yaygındı. Yalancılık, haram
yeme, faizcilik çok normal duruma gelmişti. Faize para verdikleri kişileri,
perişan ediyorlardı. Hatta onları canlarından, mallarından ve namuslarından
ediyorlardı. Otoriteleri devam etsin diye, arab kabilelerini birbirlerine
düşürüyorlardı. Özellikle; Evs ve Hazreç kabileleri birbirine düştüklerinde,
yüzlerce insan telef olu-yordu. Maddi ve manevi yönden yahudilere muhtaç duruma
düşüyorlardı.
Günden güne İslam, yayılıyordu. Fertlerin
gönülleri, toplumların kafası şirk pisliklerinden temizleniyordu. Bu temiz
yerlere Allah'ın emir ve yasakları yerleşiyordu. Artık insanlar; şirkten
arınıyor, tevhide koşuyorlardı. İnançları berraklaşıyor, ahlakları düzeliyordu.
Toplumda; birlik-beraberlik, kardeşlik, vefakârlık, fedakârlık, sevgi, saygı...
hakim olmaya başladı. Bu durum karışsında kalan
yahudiler, kara kara düşünmeye başladılar. Onların menfaatları yalan, hile,
entrika, suikast, kışkırtma, faiz... gibi temellere
dayanıyordu. Bu temeller de teker teker yıkılıyordu. Menfaat yolları kapanan
yahudiler, İslam'a ve Rasûlullah'a karış köpürüyor ve kin kusuyorlardı. İslamî
yapılanmayı laçkalaştırmak için; sabahleyin müslüman olduklarını
açıklıyorlardı. Akıam olunca da, beğenmediklerini bahane ederek vazgeçtiklerini
ifade ediyorlardı. İslam'a karış düşmanlıkları, duruma göre değişiyordu. Bazan
açık, bazan gizli, bazan sinsice, kimi zaman da -güya- ilmi münazara
şeklindeydi. Mekke müşrikleri, Medine'deki müşrik ve münafıklarla çok sıkı
irtibatlıydılar. Ama her şeye rağmen, Allah Rasûl'ü Muhammed as bunlara karış
yine musamaha gösteriyordu. Medine yahudileri 3 kola ayrılmıştı: Kaynuka, Nadir
ve Kureyza kollarıydı. Bunlar arasında birbirlerine karış rekabet vardı. Yahudi
olmayan diğer arablara karış da, çok kuvvetli birliktelikleri bulunuyordu.
İslam'da inancın temeli Tevhid üzerine
kurulmuştur. Tevhid inancı, saf ve arınmış şekilde muhafaza edilir. Bulanıklık
ve katkıya yer yoktu.
Tevhidin kelime anlamı: Birlemektir.
Terim olarak Tevhid kelimesi: Lâ ilâhe illallâh . (37/Saffat: 35, 47/Muhammed: 19)
Terim olarak Tevhid kelimesinin anlamı:
Allah'tan başka ilâh yoktur.
İtikad (inanç) esasları: iman esasları, genel
olarak 6 esastan oluşur: 1- Allah'a, 2- Meleklere, 3- Kitablara, 4- Rasûllere,
5- Kadere, 6- Öldükten sonra tekrar dirilişe imandır.
Dinimize göre, insanlar inanç tercihlerini
kullanmakta serbesttirler. İnancından dolayı hiçkimseye baskı yapılamaz. İşte
bu esasları belirleyen ayetlerden bir örnek:
"Dinde zorlama yoktur. Artık rüşd
(doğruluk) ğaydan (eğrilikten) iyice açıklanarak ayrıştırılmıştır. Kim Tağut'u
inkâr edip Allah'a iman ederse, sağlam kulpa yapılmıştır..." (2/Bakara: 256).
Emri bi'l ma'ruf nehyi ani'l münker (iyiliği
emir ve kötülükten alıkoyma): Allah'a iman edenler daima birbirlerine iyiliği
söylerler. Kendi imkânlarınca da kötülükten birbirlerini alıkoymaya çalışırlar.
Kötülüğü hiç birbirlerine yakıştırmazlar. Allah buyuruyor:
"Mümin erkekler ve mümin kadınlar
birbirlerinin velileridir. İyiyi emreder kötülükten alıkorlar. Namaz kılarlar, zekat verirler, Allah'a ve Rasûlüne itaat eder-ler. İşte
Allah bunlara rahmet edecektir. Allah Aziz'dir Hakimdir"
(9/Tevbe: 71).
Medine'de yaşayan müslümanlarla diğer
dinlerdeki insanlar arasında vatandaşlık anlaşması niteliğinde bir Anayasa
hazırlandı. Bu belge, aynı zamanda dünyada ilk yazılı anayasa özelliğini
taşımaktadır.
Bu anayasa Medine'de yaşayan bütün taraflarca
onaylandı. Herkesin hak ve hürriyeti belirtildi. Aralarında meydana gelecek
anlaşmazlıkları kendi inançlarına göre çözümlemeleri teminat altına alındı.
Yani, herkesin dini kendisine aitti. Medine'de yaşayanlar, savaşta ve barışta
bu anayasaya göre hareket edecekti. Yurt savunmasında müslim veya gayri müslim
ayırımı yoktu. Bütün vatandaşlar birlikte olacaktı.
Müslümanları ilgilendiren her türlü
anlaşmazlıklar Allah'ın indirdiği hukuk kuralları çerçevesinde halledilecek.
Allah Rasûlü Muhammed as'ın aldığı kararlara itiraz edilmeyecekti.
(Muamelât): İslamın hukuk kısmı, yasalarla
ilgili bölümdür. Genellikle bu yasalara şeriat ismi verilmektedir. Şeriat
yasaları vahiyden oluşuyordu. Kur'ân ayetleri ve Muhammed as'ın açıklamaları
müslümanlar tarafından da, hemen hayata geçiriliyordu. Kanunları meydana
getiren ayetlere itiraz eden yoktu. Çünkü ayetleri Allah indiriyordu. Bu
insanlar; Allah için yurtlarından kovulmuşlar. Allah için Rasûlullah'a
koımuşlardı. Artık Allah'a teslim olmuşlardı. Allah’ı ve indirdiği kanunlarını
canlarından, mallarından, analarından, babalarından, çocuklarından da çok
seviyorlardı. İlgili ayetlerden üç örnek:
"Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar
arasında hükmetmen için Kitab’ı hakk ile indirdik. Hainlerden taraf olma!
"(4/Nisa: 105).
"Biz bu Kitab’ı sana hakkında ihtilafa
düştükleri şeyi insanlara açıklaman ve iman eden kavim için hidayet ve rahmet
olması için indirdik (16/Nahl: 64).
"Sana da, daha önceki kitabıdoğrulayan ve
koruyan hak üzere Kitab (Kur'ân)’ı indirdik. Allah'ın indirdiği ile aralarında
hükmet; gerçek olan sana gelmiş bulunduğuna göre, onların hevalarına tabi olma!
Herbiriniz için bir şeriat ve bir yol verdik... O halde hayırlarda yarışın.
Hepinizin dönüşü Allah'adır. O, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size bildirir"
(5/Maide: 48).
gelenek-görenekler: Her
toplumun eskiden beri getirmiş oldukları örf ve adetleri vardır. İslam, dinin
aslına uymayanları yasaklamıştır. Diğerlerini ise, serbest bırakmıştır. Her
bölgenin, her ırk ve kabilelerin bu tür örf ve adetleri kendi aralarında devam
ettirdikleri bir gerçektir.
Salat (Namaz): Akıllı ve rüşdüne varan bütün
müslümanlara farzdır.
Savm (Oruç): Akıllı ve rüşdüne varan bütün
müslümanlara farzdır.
Hacc: Akıllı ve rüşdüne varan haccetme imkânı olan
müslümanlara farzdır.
Zekat: Akıllı ve rüşdüne varan zengin müslümanlara
farzdır.
Cihad: şu ayetin indirilmesiyle müslümanlara
cihad izni verilmiştir:
"Allah'dan Müslümanlara cihad izni
kendileriyle savaşanlara (müminlere), zulme uğramış olduklarından (savaş
konusunda) izin verildi. Şüphe yoktur ki, Allah onlara yardıma mutlak surette
Kadir'dir. Onlar başka değil, sırf "Rabbimiz Allah'tır" dedikleri
için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir..." (22/Hacc:39-40).
Yüce Allah, Muhammed as'a indirdiği ilk vahiyle
eğitim-öğretimin genel esaslarını ortaya koymuştur:
"Oku!.. Yaratan
Rabb'inin adıyla. O, insanı alakadan yarattı. Oku!..
Rabb'in ekramdır (nihayetsiz kerem sahibidir). Kalemle yazmayı öğreten O'dur. O, insana bilmedeğini öğretti" (96/Alak:1-5).
İslam Dini, insanlığa düzenli bir hayat tarzını
ortaya koymuştur. Kur'ân'da bildirilen kıssalarla geçmiş kavimlerin
yanlışlıkları ortaya serilmiş, doğru yönleri de örnek olarak gösterilmiştir.
Onun için; örnek olarak gösterilen hususlar tatbikata konulmuş, bildirilen
yanlışlıklardan da uzak durulmuştur. Bu sağlam temele dayalı eğitim-öğretimi,
Kur'ân'daki bazı ayetlerle biraz izah etmeye çalışalım:
Okumak-öğrenmek:
1- Okumak-öğrenmek: "Oku!..",
Kur'ân'ın ilk inen kelimesi ve dinimizin ilk emridir. Yüce Allah; insanı
öğrenmeye, kâinatı da araştırılmaya müsait yaratmıştır. İnsan ne kadar
araştırırsa, kainatı o kadar fazla anlar. Yaratanını
da hakkıyla tanır. Bu hususta Yüce Allah buyuruyor ki:
"Allah'dan, kulları içinde layıkıyla, alimler korkarlar " (35/Fatır: 28). Rabb'ımız yine
buyuruyor ki:
" De ki: - (Gerçeği) bilenlerle
bilmeyenler bir olur mu?" (39/Zümer: 9).
Amacına uygun şekilde kullanılan kalem ve
yazdığı konular, kalemi kullananlar Allah nazarında çok muteberdir. Hatta Yüce Allah
bunlar üzerine yemin ediyor:
"Nûn. Kaleme ve (kalem tutanların)
yazdıklarına yemin olsun" (68/Kalem: 1).
Eğitim-öğretim
2- Eğitim-öğretim Yüce Allah'ın rabb'lık sıfatının
gölgesindedir: O halde, Rabb kelimesinin anlamını biraz açıklayalım: Rabb; terbiye
eden, düzene koyan, kurulu nizamı devam ettiren, efendi, yol gösteren,
emir-yasaklar koyan, adaletle hükmeden... gibi pek çok
anlamları ifade eder. Zaman zaman, bazı insanlar ve ideolojiler;
eğitim-öğretimi istismar ederler. Bunlar yaratılmışlıklarını unutarak, kendi
çarpık durumlarıyla rabb'lık taslarlar. "(Firavn):
- Ben sizin en büyük Rabb'ınızım, dedi"
(79/Nâizat: 24). Bunların anlayışında eğitimde, ne tercih hakkı ne de fırsat
eşitliği vardır. Rabb'leştirenlerle rabb'leştirilenleri Yüce Allah ahirette bir
araya getirecektir:
"Orada (ahirette) birbirleriyle çekişerek
şöyle derler: Vallahi biz, gerçekten apaçık sapıklık içindeymişiz. Çünkü biz,
sizi alemlerin Rabb'i ile bir seviyede
tutuyorduk" (26/Şuara: 96,97,98).
3- Eğitim-öğretimde insanlar şımartılmaz: insan, alakadan yaratılmıştır. Yaratılış
menşei, kibirlenmeye müsait değildir. Aksine, başlangıcı tiksindiricidir. Ciddi
bir şekilde düşünürse, haddini iyi bilir. Yüce Allah ne güzel ifade ediyor:
"İnsan neden yaratıldığına bir baksın!.. O dışa atılan koyu bir sudan yaratıldı" (86/Tarık:
5-6).
4- Eğitim-öğretimde bir takım insanlar
putlaştırılmaz: İnsan kendini hep ön plana almaya meyillidir.
İsimlerinin de, bütün başlangıçlarda anılmasını arzular. Böylece; "Yaratan
Rabb'ının adıyla." değil de, "Eğemen olan ...'nın adıyla"
kendisini ortaya koymaktadırlar. Mesela: Firavn devrindeki müşrikler önemli bir
işe başladıklarında şöyle derlerdi: "- Firavn'ın izzet-şerefiyle..."
(26/Şuara: 44).
5- Eğitim-öğretimde toplumlara ihanet ve zulüm
yoktur: Toplumların kültürünü, örfünü, adetlerini,
dilini, hatta dinini bile değiştirmeye girişildiği görülmüştür. İnsanların;
Allah’ı, Rasûl ve nebileri tanımasını istemezler. Musa as, zorbalık yapan
Firavn'ın yanlışlıklarını söylemek ister. Zulüm üzerine kurulu olan düzeninin
sarsılacağını sezinleyince:"Firavn:
- Beni bırakın da Musa'yı öldüreyim. O, Rabbine
yalvaradursun. Onun, sizin dininizi değiştireceğinden veya yeryüzünde fesad
çıkaracağından korkuyorum, dedi" (40/Mümin: 26). Bu tür zorbaları Yüce
Allah uyarıyor:
"O zulmedenler, hangi inkılabla tepetakla
olacaklarını yakında bileceklerdir " (26/Şuara: 227).
6- Eğitim-öğretimle toplumlar küçümsenemez: Basit menfaatlar uğruna baskı yapılamaz. Yoksa
toplumlarda erdemlilik, sevgi, saygı, merhamet, birlik, beraberlik kaybolur.
Onun yerine dönek, alçak, rezil, fasık bir kalabalıklar meydana gelir. Yüce
Allah bize Yine Kur'ân'da misal veriyor:
"Firavn, kendi kavmini küçümsedi. Onlar da
ona itaat ettiler. Çünkü onlar fasık bir kavim idiler (43/Zuhruf: 54).
7- Eğitim-öğretimin başlangıç noktası: ınsanın kendi nefsinden başlar. Daha
sonraları, yakın akrabaları içine alır. Dahasıyla diğer insanları
kapsamaktadır. Yüce Allah buyuruyor ki:
"Sakın sen, Allah'ın yanında başka ilâha
yalvarıp-çağırma, yoksa azablananlardan olursun. En yakın akrabalarını
uyar" (26/Şuara: 213-214).
8- Eğitim-öğretimin hedeflediği sınırlar: Bütün kâinatın araştırılmasıdır. İnsanın
aklını ve fikrini Yüce Allah şöyle yönlendiriyor:
"O (Allah); geceyi, gündüzü, güneşi,
ayısize (hizmet) için boyun eğdirmiştir. YIldızlar da O'nun emrine boyun
eğmiştir. Bunlarda, akleden (araştırarak aklını çalıştıran) bir kavim için
ayetler (dersler) vardır" (16/Nahl: 12). Etrafımızdaki varlıkları,
okudukça, öğrendikçe Allah'ın kerem ve ihsan sahibi olduğunu daha iyi
anlıyoruz.
Özetleyecek olursak:
1- İslam'da okumaya, Yaratıcı Rabb'in adıyla
başlanır.
2- İnsan kendi benliğini unutmayacak.
3- İnsanlar birbirlerini rabbleştirmeyecektir.
4- Okuma-yazma; etrafa ikram, sevgi, saygı,
adalet... saçmalıdır.
5- Yüce Allah'ın adı ve arzu ettiği istikamet
doğrultusunda olan eğitim-öğretimin konularında taşkınlık, hırsızlık,
namussuzluk, zulüm... gibi olumsuzluklar yoktur.
İnsanın insanlık onuru ön plandadır.
6- İslamî eğitimin hudutları; Allah’ı tanımaya
ve O'na yaklaşmaya mani olmayan bütün sahayı kapsar. İnsanlara tahakkum edecek
bütün fikir ve yaşantı tarzlarının reddeder. Yani; hürdür. Farklı zaman ve
zeminlerde tartışılan beşeri fikirlerin esiri değildir, aksine üzerindedir.
7- İslamda eğitim-öğretim zulmün karanlığında
değil, adaletin aydınlık ortamında yapılır.
Müslümanların eğitim-öğretime verdikleri önemi,
Bedir harbi neticesinde de görmekteyiz. Bedir harbinde müşriklerden esir
olanların salıverilmesi şöyle olmuştu:
1- Zengin müşrikler, hürriyetlerini kurtarmak için
fidye verdiler.
2- Fakir, okur-yazar olmayan müşrikler
karışlıksız salıverildiler.
3- Okur-yazar müşrikler de, Medine'li her 10
müslüman çocuğa okuma-yazma öğretme karışlığında hürriyetlerine kavuştular.
Savaş esirlerinin hürriyetlerine kavuşmaları, 20-30 günlük basit bir
"öğretme" karışlığında yapılması eğitim-öğretime verilen ehemmiyeti
göstermektedir. Bu hassasiyet, insanlık tarihinde pek görülmeyen ender
hadiselerdendir.
İslam'ın ilk yıllarında yapılan eğitim ve
öğretim konuları şöyleydi: Yazı, Kur'ân, tefsir, hadis, hukuk, yabancı dil,
atcılık, binicilik, yüzme... konularında çalışmalar
yapıldığı görülmektedir.
SAVAŞ
DÖNEMLERİ:
şirk bataklığının hakim olduğu Mekke'den göç eden
müminler Medine'de bir araya geldiler. Nurlu bir hava oluşturmaya çalıştılar.
"Rabb'ımız Allah'dır" diyenleri haksız yere yurtlarından kovan
müşrikler kuduruyordu. Rasûlullah’ı ve inananları katletmek için, Mekke'den
kalkıp defalarca Medine'ye geldiler. Bu savaşları fazla ayrıntılara girmeden
görmeye çalışalım:
İslam'ın yayılışını önlemek için Mekke'li
müşrikler rahat durmadılar. Büyük bir orduyla müslümanları yok etmeğe karar
verdiler. Haberi alan Rasûlullah, onları karışlamağa karar verdi. Gücü yeten
müslümanlar, Bedir savaşına iştirak etti. Bazı mümin çocuklar da Bedir savaşına
katılmak istiyordu. Ancak, yaşları küçük olmasından dolayı Rasûlullah onları
Medine'ye geri çevirdi. Umeyr isminde 16 yaşında bir çocuk herıeye rağmen
katılmak istiyordu. Ama kendisinin yaşı
küçük olduğu için Rasûlullah'ın geri çevirmesinden korkuyordu. Mücahidlerin
etrafında gizlenip duruyordu. Abisi onu görünce sordu:
- Kardeşim Umeyr!..
Orada, sen ne yapıyorsun? Umeyr:
- Saklanıyorum. Rasûlullah'ın beni küçük diye
Medine'ye gönderme-sinden korkuyorum. Halbu ki; ben savaşa katılıp, şehid olmak
istiyorum, dedi. Daha sonra Rasûlullah, Umeyr'in hatırını kırmadı. Savaşa
iştirak etmesine izin verdi. Savaş sonrası bakıldığında, Umeyr'in Allah yolunda
şehid olduğu görüldü. Küçük mücahid muradına ermişti.
Muhammed as, Bedir denilen kuyunun yakınlarında
müşrikleri karışladı. Bedir, Mekke ile Medine arasında bulunan bir kuyunun
adıydı.
Hicretin 2. yılı 1000 kişilik bir orduyla Medine'ye
yürüdüler. Bu ordu 100 atlı, 700 develi, 200'ü de yayaydı. Mekke'nin seçkin
kişileri ve güçlü-kuvvetli insanlarından oluşuyordu.
Müslümanlar 300 kişiydi. 3 atlı, 70 develi
diğerleri de, yayaydı. Ancak müslümanların çoğunda savaş tecrübesi yoktu. Bir
kısmı daha çocuk yaşta, bir kısmı da yaşlı durumundaydı. Silah ve binek
bakımından çok zayıftı. Ama başlarında Rasûlullah vardı. Allah, onların
morellerini maddi ve manevi yönden meleklerle destekledi.
şiddetli bir çarpışma oldu. Allah'ın yardımıyla müşrikler
bozguna uğradı. Müşriklerin ileri gelenlerinden bazısı öldürüldü. Ebu Cehil de
bunların içindeydi. Savaş alanında 70 ölü, 70 esir, ellerindeki savaş
ağırlıklarını ve kibirlenmelerini bırakarak rezil bir durumda Mekke'ye doğru
kaçtılar. Muhammed as esirlerden fakir olanları karışlıksız salıverdi. Zengin
olanlardan fidye aldı. Okur-yazar olanların da herbirini Medine'li
müslümanların 10 çocuğuna okuma ve yazma öğretme karışlığında bıraktı.
1- Müslümanlar manevi açıdan kuvvetlendi.
Morelleri yükseldi.
2- Müslümanlar maddi açıdan kârlı çıktılar.
Ganimetler ve esir fidyeleri aynı zamanda gelir niteliğindeydi.
3- Müslümanlar siyasi açıdan daha etkin hale
geldiler. Medine içindeki ve civarındaki müşrik arablar, müslamanlara karış
daha dikkatli davranmaya başladılar.
4- İslam topmumunda, nifak hareketlerinin
temelleri atılmaya başlandı. Bazı insanlar; iman etmediği halde, menfaat ve
birtakım endişelerinden dolayı müslüman olduklarını açıkladılar. Ama yıkıcı ve bölücü faaliyetlerine gizli
gizli devam ediyorlardı. Mesela; Bedir savaşından evvel müşrik olan Abdullah
bin Ubeyy, savaştan sonra müslüman olduğunu açıkladı. Çünkü siyasi hesabları
vardı. Mekke'li müşrik ve Medine'deki yahudilerle olan olan irtibatına da gizli
devam etti.
5- Bedir galibiyetinden sonra yahudiler
paniklediler. Müslümanlarla olan anlaşmalarını görmemezlikten geldiler. İslamın
yükselişi karışsında, tarafsızlıklarını bozarak müşriklerin yanında yer almaya
başladılar. Önceleri gizli gizli müşriklerden yana olan yahudiler, sonraları
kitleler şeklinde müslümanlara karış savaşmaya başladılar.
Bedir savaşından sonra İslam Toplumu iç ve dış
tehditlerden dolayı çok kritik günler yaşamaya başladı.
Dış tehlike: Mekke
müşrikleri, savaş ve çeşitli entrikalarla müslümanları tehdit ediyordu.
Mekke'den kalkıp, Medine'ye müslümanları imha için geliyorlardı. Bunların,
aleyhte iftira ve karalamaları müthiş devam ediyordu.
İç tehlike:
Münafıklar, yahudiler ve Medine'li müşrikler alabildiğine nifak hareketlerini
hızlandırdılar. Çok tehlikeli boyutlara ulaştılar. Medine; dedi-kodular,
iftiralar, çeşitli gizli fesad anlaşmaları ile çalkalanıyordu. Özellikle mümin
kılıklı münafıklar; Kur'an ayetleriyle, Rasûlullah'ın tatbikatıyla, müminlerin
İslam'a karış samimiyetiyle ilgili ileri-geri gevezelikler yaparak ortalığı
bulandırıyorlardı. Kimin mümin, kimin münafık olduğu konusunda; müslümanların
bir kısmı birbirlerinden şüphelenmeye başladılar. Onun için; ortalığın
durulması, hak-batıl saflarının birbirinden ayrılması gerekiyordu. Sanki, İslam Toplumu'nun; iyice sirkelenip, sonra da
durulması için bir imtihana ihtiyacı vardı. Uhud savaşı; iman-küfür,
şirk-tevhid, ihlas-nifak saflarının birbirinden
ayrılarak netleşmesine sebep oldu.
Mü'minler, Rasûlullah'ın yanında hareket
ettiler. Münafıklar, başkanlarının etrafında kümelendiler. Yahudilerin bazısı,
gizli faaliyetlerini hadiselerin seyrine bıraktılar. Bazısı da müslümanlarla
yaptıkları anlaşmaları bozdular.
Abdullah bin Ubeyy, münafıkların öncüsü durumundaydı.
Kavmi nezdinde itibarlı biriydi. Rasûlullah; Medine'ye hicret etmeden evvel
Abdullah bin Ubeyy, kendisini kıral ilan etme hazırlığındaydı. Bu konuda da
epey mesafe almıştı. Ancak, Rasûlullah Medine'ye gelince; Abdullah bin Ubeyy'in
etrafındaki insanların bazısı dağıldı. Çalışmalar sonuçsuz kaldı. O da,
Rasûlullah'a düşman kesildi. Bir müddet sözlü ve hakaretimsi tavırlara girdi.
Daha sonra, açıkça düşman olmanın zararlarını gördü. Çaresiz kaldı.
Çalışmalarını sürdürebilmek için, müslüman gözükmek zorunluluğunu hissetti.
Müşrik olduğu halde, etrafındaki avaneleriyle birlikte müslüman olduğunu
açıkladı. Fırsat buldukça; Rasûlullah'a ve müslümanlara karış ayrılıkçı, fitne,
itham, iftira, dedi-kodularıyla yıpratma hareketlerine devam etti. Mekke'li müşrik
ve Medine'li Yahudilerle gizli anlaşma ve ittifaklar hızlandı. Zaman zaman da,
Rasûlullah'a karış yağcılık yapmayı ihmal etmiyordu. Her cuma Rasûlullah,
hutbeye kalkmadan önce münafıkların başı olan Abdullah bin Ubeyy ayağa
kalkarak:
- Ey insanlar!.. Allah'ın
Rasûlü işte sizin aranızdadır. Allah sizi, O'nunla şereflendirdi. O halde, O'na
yardım edin, destek olun. Dinleyin ve itaat edin, dedikten sonra otururdu.
Uhud savaşında Kureyş'li müşriklerle
müslümanlar karış karışya geldiler. Savaş başlamadan evvel, İslam ordusunun
içinde yer alan Abdullah bin Ubeyy taraftarlarını savaş meydanında geriye
çekti. Uhud savaşından sonra, yine bir cuma günüydü. Abdullah bin Ubeyy,
eskiden beri yaptığı konuşmalarını tekrarlamak için ayağa kalktı. Konuşmak
istedi. Müslümanlar onu, oturtmak için elbiselerinden tutup çekerek:
- Otur!.. Allah'ın
düşmanı. Sen bu konuşmalara layık değilsin, diyerek tartakladılar.
Ka'b isminde şair bir yahudi vardı. Yahudiler
ve arablar arasında çok saygındı. Bu saygınlığının arkasına sığınarak,
Rasûlullah'a ve müslümanlara hakaret niteliğinde konuşmalar yapıyordu. Mekke
müşriklerini kışkırtmak için Mekke'ye gitti. Müslümanların aleyhine ileri-geri
konuştu. Onları intikam almaya taşvik etti. Kısmen de muvaffak oldu. Daha sonra
Medine'ye gelerek Rasûlullah'a suikast hazırladı. Bu adamın yanlış
hareketlerinin farkına varıldı. Muhammed ismindeki Medine'li bir müslüman
Kâ'b’ı gizlice gidip öldürdü. (H. 2 Rebiulevvel)
Bunlar, daha fazla ticaret ve zıraatla
uğraşıyorlardı. Kuyumculuk da yapanları vardı. Savaşçı oldukları gibi,
silahları da boldu. Bedir savaşından sonra Mekke'li müşrikler bunları
kışkırtmaya başladılar. Medine'li münafıklar da bunların yanlarında yer
alıyorlardı.
Kaynuka yahudileri, müslümanlarla yapmış
oldukları anlaşmayı bozdular. Müslümanlara karış savaşa karar verdiler. O
sıralarda, Medine'li bir müslüman kadın yahudi dükkânlarından birine alış-veriş
için girdi. Dükkânda bulunan yahudiler sarkıntılık yaptılar. Durumu gören başka
bir müslüman erkek, kadının yardımına koştu. Yahudiler müslümanı şehid ettiler.
Derken savaş başlamış oldu. Rasûlullah, anlaşmak için ne kadar çaba sarfettiyse
de fayda vermedi. Yahudiler sağlam kalelerine çekilip kapıları kapattılar.
Müslümanlar, Kaynuka Yahudilerini muhasara altına aldılar. Hiçbir yerde yardım
gelmeyince, güç duruma düştüler. Mecburen müslümanlarla anlaşma yaptılar.
Anlaşmaya göre; yurtlarını bırakıp, Suriye taraflarına sürgün edildiler. (H.2
şevval)
Mekke'li müşrikler, bir türlü Bedir hezimetini hazmedemiyorlardı.
Medine'li münafıkların ve yahudilerin teşvikiyle müslümanları yok etmek için
Medine'ye hareket ettiler. Haberi alan Rasûlullah, müslümanları toplayarak
durumu görüştü. Uhud dağı eteğinde müşriklerle karışlaşmaya karar verdi.
Uhud günü, yine Bedir'de olduğu gibi; imanları
coşan heyacanlı çocuklar önsaflarda yerlerini almaya başladılar. Fakat
Rasûlullah, bunların savaşa katılmalarına razı olmadı. Buna rağmen 20'ye yakın
çocuk savaşacak müminlerin arasına girmişti. Bunları da Rasûlullah Medine'ye
geri gönderdi. O esnada askerlerin arasında; Rasûlullah, Rafi'yi gördü. Rafi,
uzun gözüksün diye ayak parmaklarının üzerine dikelmişti. İyi ok attığı için,
orduda kalması uygun görüldü. Biraz ötede duran Semûre; Medine'ye geri
çevrilince, ağlamaya başladı. Rasûlullah'a, Semûre'nin Rafi'yi güreşte yendiği
ifade edildi. Rasûlullah da onların güreşmesini istedi. Gerçekten de Semûre,
Rafi'yi yendi. O da 15 yaşında olmasına rağmen savaşa iştirak etti.
Uhud savaşı için, bir gün önceden hazırlık
yapılıyordu. Gece yarısı babası Cabir'i çağırdı. Oğluna:
- Yavrucuğum!..
Bilmiyorum ama... Bana öyle geliyor ki; yarın ilk şehid ben olacağım. Ne olur,
geriye kalan çocuklarıma, sen iyi bakasın, diye vasiyyet etti. Gerçekten de
Cabir'in babası, Uhud'un ilk şehidi oldu.
Müslümanlar savaş için Uhud'a doğru
gidiyorlardı. Mümine bir kadın, oğlunun elinden tutarak Rasûlullah'a geldi:
- Yâ Rasûlallah!.. Bu
benim oğlumdur. Senin yanında savaşacak, dedi. Çocuğun elinde kılınç vardı.
Kılıcını da düşmesin diye annesi bileğine bağlamıştı. Bu hanım efendinin
Allah'a karış samimiyeti, çocuğun da İslamî heyacanı Rasûlullah'ın hoşuna
gitti. Rasûlullah, çocuğa:
- Yavrucuğum!.. Şöyle
bir hamle yap, bakalım. Bir de böyle... Buyurduktan sonra, çocuğun savaşa
katılmasına izin verdi. Savaş esnasında, çocuk yaralandı. Rasûlullah'a
getirildi. Çocuğun gönlünü almak için Rasûlullah:
- Yavrucuğum!.. Savaşa
katıldığın için belki de üzüldün, buyurdu. Yaralanmasına rağmen küçük mücahid:
- Hayır, hayır... Yâ Rasûlallah!.. Diyerek Rasûlullah'ın beğenisini kazandı. Ne mutlu! Bu küçük mücahide. Allah'ın yolunda, Rasûlullah'ın yanında
yer aldı. İmanlı annenin yiğit oğlu, halinden memnundu.
Ebu Said el Hudri daha çocuktu, savaşa iştirak
etmeyi çok arzuluyordu. Babası onun elinde tutarak Rasûlullah'a getirdi:
- Yâ Rasûlallah!..
Bunun burnunun suyu aksa da, iri yapılıdır. Müsade edersen, bizimle Uhud'a
gelsin, dedi. Ama Rasûlullah müsade
etmedi. Ancak müminlerin pekçoğu Allah'ın rızasını kazanma için sanki
yarışıyorlardı. Bir kısmı şehid olmak için Allah'a yalvarıyordu. Uhud günü
sabahleyindi. Mü'min ve müşrik orduları karış karışyaydı. İslam ordusunun
içinde Abdullah bin Cahş, Sa'd bin Ebi Vakkas'a:
- Benimle, biraz gel hele!..
Allah'a dua edelim. Birbirimizin dualarına "âmîn" diyelim, dedi. İlk
önce Sa'd duaya başlar:
- Ya Rabb!.. Düşmanla
karışlaşınca, beni en savaşçılardan biriyle karışlaştır. Senin yolunda onu
öldüreyim. Bana zafer nasib eyle!.. Diye dua edince;
Abdullah da:
- Amîn!.. Dedi. Dua
sırası gelen Abdullah:
- Ey Allah'ım!.. Bana
savaşçı birini karışlaştır. Senin yolunda savaşayım... Daha sonra da şehid
olayım... Diye dua edince; Sa'd:
- Amîn!.. Dedi. Bu
samimi mü'minlerin dualarını, Yüca Allah kabul buyurdu. Savaş esnasında
Abdullah şehid oldu, Sa'd müşriklerden bazılarını öldürdü.
Amr bin Cemuh, topal olduğu için Bedir harbine
katılamadı. Bundan dolayı çok üzüldü. Topaldı ama imanı dopdolu hatta
fışkırıyordu. Dört oğlu vardı. Dördü de Uhud savaşına katıldı. Savaşa kendisi
de iştirak etmek isteyince; oğulları babalarının geri dönmesini istediler. Amr:
- Yazıklar olsun size!..
Siz, benim Bedir savaşında da Cennet'e gitmemi engellediniz. Şimdi de Uhud'da
geri bırakmak istiyorsunuz!.. Bu nasıl iştir, diyerek
oğullarıyla münakaşa ediyordu. Derken, Rasûlullah'a gittiler. Amr:
- Yâ Rasûlallah!.. Bu
oğullarım; şunu-bunu bahane ederek, beni savaşta alıkoymak istiyorlar...
Diyerek Rasûlullah'dan savaşa katılma müsaadesi istedi. Rasûlullah da müsaade
etti. Amr:
- Ey Allah'ım!.. Bana
şehidlik nasib et!.. Beni mahrum ve üzgün şekilde
evime döndürme, diyerek dua etti. Allah, Amr'ın duasını kabul etti. Uhud
şehidleri arasında, o da yerini almıştı.
Mekke müşrikleri Bedir yenilgisini hiç
hazmedemedi. İntikam almak için bir sene sonra 3000 kişilik bir orduyla tekrar
Medine'ye yürüdüler. Bu orduda 700 zırhlı, 200 at, 3000 deve vardı. Müşrikler
Medine'deki Uhud dağının eteğine karargah kurdu.
Müslümanlar cuma namazını kıldıktan sonra
Medine'den çıkıp Uhud'a gittiler. Müslümanların arasında epey münafık vardı.
Bunlarla birlikte İslam ordusunun sayısı 1000 kadardı. Sırtlarını dağa
döndüler. Arkadan saldırı olmaması için, dağın eteğine 50 okçu yerleştirildi.
Her şeye rağmen yerlerinden ayrılmamaları için Muhammed as tarafından sıkı sıkı
tenbih edildi.
Uhud savaşı daha başlamamıştı. Müslümanların
arasında bulunan münafık Abdullah bin Ubeyy savaş meydanına ilerleyerek:
- Ey ahali!.. Biz,
şimdi niçin savaşacağız?.. Niçin birbirimizi
öldüreceğiz!.. Sebebini bir türlü anlayamıyorum, dedi.
Kendisiyle birlikte hareket eden yandaşlarıyla birlikte, 300 kişi Uhud savaş
meydanını terk etti. Müslümanların esas sayısı 700'e düştü.
Savaş şiddetli şekilde başladı. Kİsa zamanda
müslümanlar, müşriklerin ordusunu darmadağın ettiler. Bozulan düşman ordusu
geri çekildi. Müslümanlar onların ta içlerine kadar ilerlediler. Karargahlarını damadağın ettiler. Düşmanın bozguna
uğradığını gören okçular yerlerinde ayrıldılar. Okçuların yerlerinden
ayrıldığını gören, pusudaki düşman suvarileri müslümanlara arkadan saldırdı.
Müslümanlar dağıldı ve güç duruma düştüler. Hatta birbirlerini tanıyamadıkları
için, kılıçlarla birbirlerini ağır yaraladılar. Muhammed as yaralandı. Dişi
kırıldı. Yüzü kanlar içinde kaldılar. Müslümanlardan 70 veya 100'e yakın kişi
şehid oldu. Bunlardan bazıları: Rasûlullah'ın amcası Hamza, Medine'ye öğretmen
olarak ilk gönderilen Mus'ab, Kays, Sabit, Amr bin Cemuh, Enes bin Nadır...
Müslümanlar güç durumda, ama müşrikler bozgunluk içindeydi. Ortada bir
belirsizlik vardı. Bu kargaşa enasında, müşrikler can korkusuyla Mekke'ye doğru
çekilip gittiler. Müslümanlar toparlandılar. Hatta bir askeri birlik,
müşrikleri uzun müddet takip etti.
Kuzman isminde bir Medine'li, son anda Uhud
savaşına iştirak etmişti. Savaş esnasında, müşriklere ok ve kılıcıyla
öldüresiye saldırıyordu. Etrafındakilere de:
- ... Siz de benim gibi, şan ve şerefle
çarpışın, diyordu. Önceleri, Kuzman'dan bahsedilince; Rasûlullah:
- O, Cehennemliktir, buyurmuştu. Bir mümin,
Kuzman'ın iyi savaştığını görünce. Rasûlullah'ın bu mübarek sözünü hatırladı,
hayret etti. Mü'minin dikkatini çekmişti. Kuzman ağır şekilde yaralananınca,
yanına geldi. Şehidlikle kutlayıp göz aydını vermek istedi. Kuzman:
- Ben, kavmimin şeref ve itibarı, Medine'nin
hurmalıklarının yağmalanmaması için savaştım... Yoksa savaşmazdım, dedi. Aldığı
yaranın acısıyla kıvranıyordu. Artık sancıya dayanamaz hale geldi. Eline bir ok
aldı. Kolunun damarını keserek intihar etti. Olaya şahit olan mü'min, durumu
Rasûlullah'a bildirince; Rasûlullah şöyle buyurdu:
- Allah u ekber!..
Şahadet ederim ki; Ben Allah'ın kulu ve Rasûlülüm.
Uhud zayiatının sebebi; Rasûlullah'ın sıkı
tenbihine rağmen okçuların yerlerinden ayrılmalarıydı. Allah'ın uyarılarından:
And olsun!.. Allah,
size verdiği sözde durdu. Onun izniyle kâfirleri kırıp biçiyordunuz, ama Allah size
arzuladığınız zaferi gösterdikten sonra gevşediniz. Bu hususta çekiştiniz ve
isyan ettiniz. Sizden kimi dünyayı, kimi ahireti istiyordu. Denemek için Allah
sizi geri çevirip bozguna uğrattı. And olsun ki!.. O,
sizi bağışladı. Allah'ın müminlere karış fazlı boldur (3/Aliimran: 152).
Sümeyra Hatun, savaş için uğurladığı
hizbullah’ı (Allah Taraftarlarını) Uhud'ta karışlamaya gitti. Şehidleri gördü.
Birini göstererek, sordu:
- Bu kim? Oradakiler:
- Kardeşin, dediler. Sustu. Acısını yüreğine
bastırdı. Sonra yine sordu:
- Bu kim? Oradakiler:
- Baban, dediler. Sustu. Acısını yine yüreğine
bastırdı. Sonra yine sordu:
- Bu kim? Oradakiler:
- Kocan, dediler. Sustu. Acısını yine yüreğine
bastırdı. Sonra yine sordu:
- Bu kim? Oradakiler:
- Oğlun, dediler. Sustu. Acısını yine yüreğine
bastırdı. Sonra yine sordu:
- Rasûlullah nasıl ?
Oradakiler:
- Elhamdu lillâh iyidir, dediler. Yine sordu:
- Onu görebilir miyim ?
Oradakiler:
- İşte önünde duruyor, dediler. En az kardeşi,
babası, kocası, oğlu kadar Allah taraftarı olan Sümeyra Hatun, Rasûlullah'ın
yanına gitti ve elbisesinden tuttu:
- Babam, anam sana feda olsun!..
Yâ Rasûlallah!.. Sen; sağ olduktan sonra, bütün
felaketlar bana vız gelir, dedi. Evet, evet... Bu müminler, Allah’ı ve Rasûlünü
herıeylerinden fazla seviyorlardı...
Hamne Hatun da, Uhud mücahidlerine yardıma
gelmişti. Orada bulunanlar, Hamne'ye:
- Kardeşin Abdullah şehid oldu, dediler. Hamne
sarsıldı ama kendini tuttu ve:
- ınnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn, ayetini okudu.
Oradakiler:
- Dayın Hamza şehid oldu, dediler. Hamne
ardarda sıralanan acılara zor dayandı ve:
- ınnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn, ayetini
okudu. Oradakiler:
- Kocan Mus'ab da şehid oldu, dediler. Hamne,
artık tahammül edemiyordu. Kendini tutamadı ve:
- Vay başıma belenler!..
Diye çığlık attı. Rasûlullah:
- Ey Hamne!.. Sabret,
Allah'dan ecrini bekle, buyurdu. Hamne biraz sakınleşti.
Rasûlullah, savaşa iştirak eden müminlerle
beraber Uhud'dan Medine'ye doğru yola çıktı. Etrafındaki arkadaşlarının tümüne
yakını yaralıydı. Aldığı yaradan dolayı zar-zor yürüyenler az değildi. Başta
Rasûlullah'ın dişi kırılmış, omuzu, dudağı, yüzü, alnı... yaralanmıştı.
Arkadaşlarıysa; 3, 5, 10, 20 hatta 70-80 yerinden yara alanları vardı. Erkek
mücahidlerin yanında 14 mücahide hatun da vardı. Cephe gerisinde çeşitli
görevleri yerine getiriyorlardı. İçlerinde Nesîbe isimli mücahide bambaşkaydı.
Rasûlullah’ı kılınç kullanarak kıran-kırana müdafa ediyordu. 13 yerinden
yaralanmıştı. Tedavisi bir seneye yakın sürmüştü. Rasûlullah ve arkadaşları,
Allah yolunda savaşmış ve Medine'ye dönüyorlardı. Ancak, yanlarında Hamza
(Rasûlullah'ın amcası), Abdullah (Savaştan önce şehid olmak için dua eden),
Mus'ab (Rasûlullah'ın akrabası Medineye gönderilen ilk öğretmen), Amr (topal
olduğu halde Uhud'a savaşmak için gelen), Hanzala (İslam düşmanı Ebu Amir'in
mü'min oğlu), Amr (Kebşe hatunun oğlu)... 100 civarında daha niceleri yoktu...
O kahramanları kanlı gömlekleriyle Allah'a uğurlamışlardı... Uhud yiğitleri Medine'ye
doğru yürüyorlardı. Sessizlik etrafı sarmıştı. Cundullâh’ı (Allah Erlerini)
karışlayan annelerin, ablaların, yiğitliği de az değildi. Kebşe Hatun orduyu
karışlamaya çıkmıştı. Oğlu Sa'd, Rasûlullah'ın atının dizginlerini tutuyordu.
Rasûlullah'a:
- Yâ Rasûlallah!.. Bu
annemdir, dedi. Rasûlullah:
- Merhaba, dedi. Diğer oğlunun şehadetini içine
sindiren Kebşe, Rasûlullah'a yaklaştı ve:
- Yâ Rasûlallah!..
Babam, anam sana feda olsun. Sen; sağ olduktan sonra, bütün felaketlere
katlanırım, dedi. Rasûlullah, oğlu Amr'ın şehidliğinden dolayı baş sağlığı
diledi. Ona ve ailesine dua etti. Bunlar büyük insanlardı. Allah'ın beğenisini
ve Rasûlullah'ın mübarek dualarını aldılar.
Akrabe isminde bir mü'min, Uhud savaşında şehid
oldu. Anne ve babadan yoksun kalan Akrabe'nin oğlu Beşir, başladı için için
ağlamağa. Sonra Rasûlullah'a gitti. Rasûlullah:
- Ey Yavrucuk!.. Niçin
ağlıyorsun? Sus ağlama, yeter artık!.. Buyurdu. Beşir
kimsesiz kaldığını söyleyince, Rasûlullah:
- Beni baban, Aişe'yi de annen olarak kabul
etmeye razı mısın? Diye sordu. Allah’ı ve Rasûlullah’ı çok seven küçük Beşir:
- Yâ Rasûlallah!..
Anam, babam sana feda olsun, razıyım, diye cevab vedi. Böylece, Beşir
Rasûlullah'ın evlatlığı oldu. Daha nice nice hadiseler... Hey gidi müşrik
arablar!.. Şirk pislikleriyle Cehennem'e gidiyordunuz.
Şimdi ise; izzet ve şerefle Cennet'e koşuyorsunuz. Yolunuz açık olsun. Kıyamete
kadar gelecek bütün insanlara örnek oldunuz.
Münafıkların başı Abdullah bin Ubeyy'in oğlu,
çok imanlı bir gençti. Uhud savaşında yaralandı. Babası Abdullah bin Ubeyy,
oğluna:
- Muhammed'le beraber Uhud'a iştirak
etmeseydin, bu durumlara düşmezdin, dedi. Oğlu:
- Allah'ın; Rasûlüne ve müminlere münasib
gördüğünde, mutlaka hayır vardır, şeklinde cevap verdi. Hatıb da, münafıkların
elebaşlarındandı. Çok kart bir münafıktı. Oğlu ise; tam aksine kuvvetli bir
mümindi. Uhud'da ağır yaralandı. Evine getirildi. Vefat etmeye yakın, müminler
yaralı mücahidi ziyarete gittiler. Müminler:
- Gözün aydın, artık Cennet'e gidiyorsun. Sana
müjdeler olsun..., dediler. Yaralı mücahidin babası
Hatıb'ın nifakı beynine sıçrayarak:
- Cennet dediğiniz şey, üzerlik otlarının dibi
olan dünya değil mi?!. Vallahi aldanıyorsunuz!..
Diyerek müminlere çıkışınca, müminler:
- Allah seni kahretsin, imansız herif, dediler.
Kureyza yahudileri de, müslümanlarla anlaşmalar
yapmışlardı. Gizli olarak anlaşmalara aykırı hareket etseler de, şeklen
anlaşmaya uyuyor gözüküyorlardı. Hendek savaşında, Mekke'li müşrikler, nerdeyse
bütün a-rablardan adam toplayarak büyük bir orduyla müslümanları imha için
Medine'yi muhasara ettiler. Bu savaşta müslümanlar çok güç duruma geldiler.
Savaş meşakkatleri, hava şartları, yiyecek sıkıntısı, münafıkların çıkardıkları
dedi-kodu fitneleri... müslümanları fena halde sıkıştırdı. Her an, kitlesel
imha olacakmış gibi bir ortam meydana geldi. İşte tam o esnada, Kureyza
yahudileri müslümanlarla yapmış oldukları anlaşmayı bozdular. Müslümanlara
karış savaş ilan ettiler. Mekke'li müşriklerin, Medine'li münafıkların ve diğer
yahudilerin kışkırtmalarıyla müslümanları arkadan vurmaya çalıştılar. Ancak,
muvaffak olamadılar. Geri çekildiler. Rasûlullah aleyhine çok çirkin sözler
sarfettiler.
Nihayet, Hendek savaşı bitti. Putperest
müşrikler geri çekilip, memleketlerine gittiler. Bu yahudilerin bütün
ihanetlerine rağmen, Rasûlullah anlaşma taraftarıydı. Ama yahudiler İslam'a ve Rasûlullah'a karış
taşkınlıklarını devam ettirdiler. Rasûlullah, hiç fırsat vermeden Kureyza
yahudilerinin kalelerini muhasara etti. Çaresiz kalan Kureyza yahudileri teslim
oldular. Anlaşma yapıldı. Anlaşmaya göre; müslümanlara karış silah kullananlar
öldürüldü. Çocuk ve kadınlar esir edildi. Bütün mallarına da el konuldu.
Hicretin 4. yılında, bazı müşrik arablar,
müslümanlardan intikam almak için Medine'ye geldiler. Rasûlullah as'a şöyle
dediler:
- Yâ Rasûlallah!..
İslamiyet, kabilemiz arasında yayılmaya başladı. Dinimizi bize anlatacak ve
Kur'ân okutacak birilerini bize gönder, dediler. Rasûlullâh 8-10 mümini onlarla
beraber gönderdi. Reci Suyu'nun başına geldiklerinde 100'e yakın müşrik
tarafından sarıldılar. Durumu gören müminler hemen oracıkda bulunan dağa
çıktılar. Müşrikler:
- Eğer aşağı iner bize teslim olursanız, sizi öldürmeyeceğiz , dediler. Müminler de:
- Vallahi, biz müşriklerin sözüne güvenmeyiz.
Onlarla da anlaşma yapmayız, dediler.
Müminler ok ve kılıçlarla kendilerini müdafaya
başladılar. Müslümanlardan 7 kişi şehit oldu. Hubeyb, Zeyd ve Abdullah
ismindeki müslümanlar da teslim oldu. Abdullah’ı şehit ettiler. Hubeyb ve
Zeyd'i de Mekke'ye götürüp 50'şer deve karışlığında sattılar. Mekke'liler de
Bedir'de ve Uhud'da öldürülen müşriklerin intikamını almak için, öldürmeye
karar verdiler. Zeyd ve Hubeyb zincirlerle bağlanıp hapsedildiler. Hubeyb'in
kaldığı evin sahibi diyor ki:
- Ben Hubeyb'den daha hayırlı bir esir
görmedim. O, Mekke'de ve yeryüzünde üzüm mevsimi olmadığı halde, O'nun üzüm
yediğini gördüm. Yine O, sürekli Kur'ân okuyor ve namaz kılıyordu. Hubeyb'in
durumunu gören kadınlar, O'na acıyorlar ve Onun için ağlıyorlardı.
Hubeyb, idam edileceğini anladı. Temizlik
yapmak için ev sahibinin hanımından bir ustura istedi. Kadın da düşünmeden
oğluna usturayı verip Hubeyb'e gönderdi. Birdenbire yanlış yaptığını zannederek
kendi kendine şöyle dedi:
- Aman Allah'ım!.. Bu
adam intikam almak için çocuğu öldürecek, dedi. Koşarak Hubeyb'in yanına geldi.
Baktı ki; çocuk zincirlerle bağlı olan Hubeyb'in dizinde oturuyor. Ustura ise;
Hubeyb'in elinde. Kadın şöyle bağırdı:
- Ey Hubeyb!.. Ben
sana Allah için güvendim. Bıçağı da, senin bir olan ilah'ın için verdim, oğlumu
öldüresin diye vermedim. Hubeyb:
- Ben senin oğlunu öldüremem. Dinimizce haksız
yere adam öldürmek bize helal değildir, dedi. Çocuğu sevdi, başını okıadı ve
annesinin yanına gönderdi. Ev sahibine de:
- Bana yemek için et getirmeyin. Putlar adına
kesilen hayvanların etinden yemiyorum. Eğer verecekseniz bana süt verin.
Orucumu da sütle açarım, dedi.
Hubeyb'le Zeyd'i törenle öldürmek için, Ten'im
denen yere götürdüler. Ölüm ve işkenceyi seyretmek için Mekke'nin pek çok halkı
oraya toplandı. Hubeyb'i, orada dikili olan bir ağaca bağlamak istediler.
Hubeyb, iki rekat namaz kılmak için onlardan müsade
istedi. Müsade edildi. Hubeyb namazı kılınca O'nu ağaca bağladılar. Müşrikler
Hubeyb'e şöyle dediler:
- İslamdan dön seni serbest bırakalım. Hubeyb:
- Vallahi mümkün değil, bütün dünyayı verseniz,
yine İslam'dan dönmem, dedi. Müşrikler tekrar sordu:
- Şimdi senin yerinde Muhammed'in
öldürülmesini, senin de evinde rahat rahat oturmanı istemez misin? Hubeyb:
- Evimde rahat oturmama karışlık, Muhammed'in
ayağına bir dikenin batmasını bile istemem..., dedi.
Daha sonra devamla:
- Ey Allah'ım!..
Şurada düşman yüzünden başka bir şey göremiyorum. Ey Allah'ım!..
Selamımı Rasûlullah as'a yetiştirecek bir kimse yok...,
dedi.
Kureyşmüşrikleri Bedir harbinde öldürülen
adamların oğullarını oraya topladılar. 40 civarında olan oğlanların eline birer
mızrak verdiler ve:
- Sizin babanızı öldüren bu adamdır. Hadi siz
de ellerinizdeki mızrakları onun vücuduna batırın, dediler. Onlar da
ellerindeki mızrakların sivri demir uçlarını, ağaca bağlı olan Hubeyb'in
vücuduna batırmaya başladılar. Uzun müddet işkenceye devam ettiler. Hubeyb
biraz kendi kendisini toparladı. Kureyşmüşriklerine şöyle beddua etti:
- Ey Allah'ım!..
Bunların hepsini mahvet. Topluluklarını dağıt. Canlarını çıkar. Hiçbirini sağ
bırakma...
Orada işkenceyi seyreden bütün halk acıklı
bedduayı işitince ödleri koptu. Bazısı kaçtı, bazıları kulaklarını tıkadı,
bazıları orada bulunan ağaçların arkasına gizlendi, bazıları yere yattı,
bazıları orada bulunan kalabalığın içine daldılar. Daha sonra Hubeyb'i
göğsünden mızrakladılar. Mızrağın ucu sırtından çıktı. Şehid olurken şu cümleyi
söylüyordu:
- Eşhedü enlâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne
Muhammeden abduhû ve Rasûluh.
Daha sonra Zeyd'i de getirip, ağaca bağladılar.
Müşrikler Zeyd'e:
- şu, senin dininden çık!..
Bizim dinimize gir!.. Seni serbest bırakalım, dediler.
Zeyd:
- Vallahi!.. Dinimden
çıkmam mümkün değil, dedi. Tekrar sordular:
- Ey Zeyd!.. Allah
aşkına doğru söyle!.. Şimdi senin yerine Muhammed'in
boynunu vurmamızı, senin de çoluk-çocuğunla bir arada sağ-selim olamanı arzu
etmez misin? Zeyd:
- Vallahi!.. Benim
yerimde Muhammed'in olması şurda kalsın; O'nun ayağına bir dikenin batmasına
bile razı değilim, dedi. Zeyd'i dininden döndürmek için tehdit ettiler. Yapılan
tehdit fayda vermeyince ok yağmuruna tuttular. Böylesi ölüm tehditleri; Bedir
Arslanlarına ve Uhut Kahramanlarına vız geliyordu. Müşriklerin başı Ebu Sufyan şöyle
dedi:
- Hayret doğrusu!..
Muhammed'in arkadaşlarının Muhammed'i sevdiği gibi hiç kimsenin, bir kimseyi bu
kadar sevdiğini görmedim, dedi.
Reci olayında şehid olan Hubeyb ve arkadaşları
aleyhinde, bazı münafıklar ileri-geri konuştular. Bu fesat konuşmaların üzerine
şu ayet nazil oldu:
ınsanlardan öyleleri vardır ki; dünya hayatı
hakkında söyledikleri senin hoşuna gider. Bunlar, söylediklerinin kalbden
(samimi olduklarına dair) Allah’ı da şahid tutarlar. Halbu ki; O Allah,
hasımların en şiddetlisidir. (2/Bakara: 204)
Bi'ri Maûne Olayı: Hicretin 4. yılı Uhud
harbinden dört ay sonraydı. Necid kabilesinden Ebu Berâ isminde birisi gelerek:
- Ey Muhammed!.. Beni
davet ettiğin bu din çok güzeldir. Eğer İslam'a davet edecek birkaç kişiyi
bizim kabilemize gönderirsen, öyle zannediyorum ki, daveti kabul edeceklerdir,
dedi. Rasûlullah as da, bu adama endişelerini açıkladı. Ancak çok fazla İsrar
edince, Rasûlullah da 70 civarına müslümanı oraya göndermeye razı oldu.
Gönderilecek olan bu müminler, Suffa salonunda
müslümanlara Kur'ân ve diğer ilimleri öğretiyorlardı.
Adam, kendi toplumuna gitti. Müslümanlığı
anlatmak için gelecek şahıslara kesinlikle güçlük çıkarmamalarını tembih etti.
Ancak kardeşi oğlu, bu adamın söylediklerine karış geldi.
Müslüman kafile Necid'lilerin yöresine
gelirken, yolları üzerindeki Maune kuyusuna vardılar. Dinlenmek için oraya
konakladılar.
Bir serserinin kışkırtması sonucu; müşriklerden
bazısı, gelen müslümanları öldürmeye karar verdiler. Tebliğci müslümanlar da
işin farkında değillerdi. Bir müslüman oradaki müşriklerden tebliğ için izin
istedi. Ard niyetli olan bu adamlar da, müsade etmiş gibi göründüler. Haram
ismindeki müslüman:
- Ey Maune Kuyusu sakinleri!..
Ben, size Rasûlullah'ın gönderdiği bir elçiyim.
- "Eşhedü enlâ ilâhe illallâh ve eşhedü
enne Muhammeden abduhû ve rasûluh". Ben şehadet ederim ki; Allâh'tan başka
ilâh yoktur. Yine şehadet ederim ki; Muhammed O'nun kulu ve elçisidir. Siz de
Allah'a ve Rasûlüne iman edin, dedi.
O esnada, müşrikin biri elindeki mızrağı
arkadan Haram'ın sırtına sapladı. Mızrağın ucu göğsünden çıktı. Göğsünde
fışkıran kanı eliyle yüzü-gözüne sürterek:
- Allah u ekber!..
Kâbe'nin Rabb'ına yemin olsun!.. (Cenneti) kazandım,
kazandım... Diyerek bağırdı. Daha sonra Rabb'ına ulaştı. Diğer müslümanlar da,
müşriklerce kuşatılınca; Müslümanlardan biri:
- Vallahi!.. Bizim
sizinle bir işimiz yoktur. Muhammed as'ın verdiği bir görev icabıyolumuza
gidiyoruz, dedi. Ama müşrikler, müslümanları imha etmeye kararlıydılar.
Neticede, diğer müslümanları mızrak ve kılıç darbeleriyle şehid ettiler. Ancak,
Müslümanlardan Urve'yi tanıyorlardı. Onu en sona bırakarak:
- Sana bir şey yapmak istemiyoruz. İstersen
yanımıza gel. İstersen, şuradan çekil git, dediler. Urve onlara:
- Ben, kendimi müşriklere teslim etmem.
Rasûlullah'a, onlardan dost edinmemek üzere de söz verdim, dedi. Arkadaşlarının
cesetlerine dönerek:
- Ben, onların emanlarını kabul etmem. Şehid
olan şu arkadaşlarımın da, cesetlerinin yanından ayrılmayacağım, dedi.
Kılıcıyla müşriklere saldırdı. Kalabalık müşriklerce şehid edildi. Rabb'ına
ruhunu teslim ederken, arkadaşlarının söylediği şu cümleyi güçlükle ifade
ediyordu:
- Ey Rabb'ımız!.. Sen,
kavmimize şunu tebliğ et: Biz Rabb'ımızden razıyız. Rabb'ımız da bizden
razıdır. Allah Rasûlü, daha sonraları hadiseyi öğrendi. Duruma çok üzüldü. Bu
kalitesiz cahil müşriklere, bir ay boyunca namazlarda kunut yaparak beddua etti
Bu yahudiler de, diğer yahudiler gibi münafık
ve müşriklerin tahriklerine uydular. Rasûlullah'a suikast düzenlediler.
Bunların da hainliklerinin farkına varıldı. Nadir yahudileri, müslümanlara
karış savaş ilan ettiler. Bunlar şu hususlara çok güveniyorlardı: Sağlam
kaleleri vardı. Diğer yahudiler de kendilerine yardım edecekti. Hem de
münafıklar kendilerini destekliyordu. Rasûlullah, Nadir yahudilerini 15 gün
muhasara altında tuttu. Kendilerine yardım eden olmadı. Zor duruma düştüler.
Anlaşma yapmak durumunda kaldılar. Anlaşmaya göre; Medine'yi terk ettiler. Bir
kısmı Hayber yahudilerine sığındılar. (H.4 Rebiulevvel)
Yahudi olan tüm Mustalıkoğulları Haris
başkanlığında, müslümanlara ani baskın yapmak istedi. Fakat Rasûlullah, bunun
farkına vardı. Hiç fırsat vermeden küçük bir orduyla, onları bertaraf etti.
Mustalıkoğullarının bir kısmı öldürüldü. Bir kısmı da esir edildi. Cüveyriye de
savaş esirleri arasındaydı. Müslüman oldu. Efendisiyle anlaşarak, Rasûlullah'ın
yardımıyla hürriyetine kavuştu. Akrabalarının yanına gitmek hususunda serbest
bırakıldı. O, Rasûlullah'la evlenmeyi tercih etti.
Bu savaş sonrası münafıklar, Rasûlullah'ın
hanımı Aişe validemize asılsız bir iftira ettiler. Bir müddet de, Medine halkı
bu iftiranın tesiri altında kaldı. Yapılan yakıştırmanın asılsız olduğunu
açıklayan ayet nazil olunca, müslümanlar rahatladı.
Mustalıkoğullarıyla yapılan savaş esnasındaydı.
Su bahanesiyle Medine'li müslüman gözükümlü bir münafığın sataşmasıyla, mühacir
bir mümin arasında kavga çıktı. Olayı duyan Abdullah bin Ubeyy:
- Bizim memlekette, bize saldırıyorlar ha...
Medine'ye dönelim de görsünler. Bizim izzetli olanlarımız, rezil olanları
Medine'den çıkartacaktır. Allah'a yemin olsun ki!..
Siz Medine'liler; onlara arka çıkmasaydınız, başka yerlere gideceklerdi... gibi gevezelikler yaptı. Bu münasebetsiz konuşmaları,
kafilede bulunan bir mümin çocuk, Rasûlullah'a ulaştırdı. Orada bulunan Ömer,
Rasûlullah'a:
- Müsede et!.. Şu
münafığın boynunu vuralım, dedi. Rasûlullah:
- Bırak, boşver onu!..
Bu sefer de, insanlar: Muhammed arkadaşlarını öldürüyor, diyecekler. Olmaz,
buyurdu.
Rasûlullah, Abdullah bin Ubeyy'i çağırdı.
Yaptığı gevezeliğin sebebini sordu. Abdullah bin Ubeyy yemin ederek söylediği
sözü inkâr etti. Bu sefer haberi veren çocuk, yalancı duruma düştü. Çocuk çok
üzüldü. Bunun üzerine, şu ayetler nazil oldu:
Münafıklar sana gelince: Senin şüphesiz Allah'ın
Rasûlü olduğuna şehadet ederiz, derler. Allah, senin kendisinin Rasûlü
olduğunu, biliyor. Bunun yanında Allah, münafıkların yalancı olduklarına da
şahiddir.
Onlar, yeminlerini kalkan edinerek (insanları)
Allah'ın yolundan alıkoyarlar. Yaptıkları gerçekten ne kötüdür!
Bu, önce iman edip sonra küfretmeleridir. Bu
yüzden kalbleri mühürlenmiştir; artık anlamazlar.
Onlara baktığın zaman cüsseleri hoşuna gider.
Konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar tıpkı, elbise giydirilmiş kof kütük
gibidirler. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sayarlar. Onlar düşmandır, onlardan
sakının. Allah, onların canlarını alsın. Nasıl da aldatılıp (küfre tekrar)
döndürülüyorlar... Onlar: Yemin olsun!.. Eğer
Medine'ye dönersek, izzetli kimseler rezilleri, oradan çıkaracaktır, diyorlardı.
Oysa, izzet Allah'ın, Rasûl'ünün ve müminlerindir. Ama
münafıklar bu gerçeği bilmezler... (63/Münafikûn: 1-11)
Rasûlullah, mahcup ve üzgün olan çocuğun yanına
geldi. Kulağını tutup oynattı. Yüzüne güldü. Çocuk o kadar rahatladı ki; kendi
tabiriyle: Devamlı öyle sevinçli olmak isterdim, diyor.
Hak-Batıl Karışsında Baba-Oğul: Aynı kafilede
münafık Abdullah bin Ubeyy'in oğlu da bulunmaktaydı. Bu delikanlı, İslâm’a
karış çok samimi ve imanı gayet kuvvetliydi. Babasının gevezeliğini duyunca,
üzüldü. Koşarak Rasûlullah'a geldi:
- Yâ Rasûlallah!.. Onu
eğer öldürmek istiyorsan, bana emret... Onun kellesini sana getireyim, dedi.
Rasûlullah müsade etmedi.
Kafile Medine'ye yaklaştı. Münafık Abdullah bin
Ubeyy'in oğlu kalabalığın önüne geçti. Kılıcını kınından çıkardı. Herkes onun
önünde geçiyordu. Babası Abdullah bin Ubeyy de, oradan geçmek istedi. Babasına:
- Geri dön!.. Babası:
- Ne oluyor? Sana yazıklar olsun, dedi.
Delikanlı:
- Rasûlullah aziz (güçlü), ben rezil (en
aşağı)yım, diyeceksin, devamla:
- Allah'a yemin olsun!..
Eğer, Rasûlullah sana izin vermezse; sen asla buradan geçemeyeceksin. O, aziz
(en güçlü), sen rezil (en aşağı)sın, dedi. Derken, Rasûlullah geldi. Münafık
Abdullah bin Ubeyy oğlunu Rasûlullah'a şikâyet etti. Oğlu da:
- Yâ Rasûlallah!.. Sen
ona izin vermezsen; o asla buradan geçemeyecektir, dedi. Rasûlullah da izin
verdi. Delikanlı, babasına:
- Hah öyle!..
Rasûlullah sana izin verdi. Şimdi geçebilirsin, dedi.
İslamiyet artık insanlar arasında hızla
yayılıyordu. Mekke müşrikleri uzaklardaydı. Ancak Yahudiler bu durumun
kendileri için tehlike olduğu kanaatine vardılar. Medine'li olup da, aslında
müslüman olmadığı halde müslümanmış gibi gözüken münafıklarla anlaştılar.
Medine etrafındaki müşrik arabları ve civar yerlerdeki arabları da kandırarak
müslümanların aleyhine düşman bir topluluk oluşturdular. Kureyşde, bunu fırsat
bilerek Medine'li yahudi, münafık ve müşriklerle gizlice anlaştılar. Böylece,
Ebu Sufyan komutasında 10.000 kişilik bir orduyla Medine'ye yürüdüler.
Muhammed as durumdan haberdar olunca, durumu
müslümanlarla görüştü. Medine'nin ön tarafına Selman'ın teklifiyle uzun ve
geniş bir hendek kazıldı. Savaşcı müslümanlar hendeğin etrafında mevzilendiler.
Halkı da teıkilatlandırarak, kalelere yerleştiler.
Şirk ordusu Medine'ye gelerek, hendeğin
karışsına karargah kurdu. Etrafı muhasara ettiler.
Bütün yollar tutuldu. Medine'deki bütün şer güçlerin bir kısmı gizli, bir kısmı
da açık şekilde müşriklerle irtibata geçtiler. Bir çok
hucumlar yapıldıysa da hepsi geri püskürtüldü. Müşriklerin erzakı tükenmeye
başladı. Hendek arkasında bekleye bekleye usandılar. Muhasaranın 20. günü, sert
ve soğuk bir fırtına çıktı. Şiddetli fırtına her şeyi alt-üst ediyordu. Düşman karargahı tarumar oldu. Allah'ın izniyle düşman ordusu
perişanladı. Muhasarayı bırakıp, ellerindeki savaş malzemelerini hatta
hayvanlarını terk edip gittiler.
Artık, müşrikler bir daha geri gelmemek üzere
geldikleri yere gittiler. Bu savaşta Müslümanlar 6 şehid, müşrikler 8 ölü
bıraktılar.
Hayber, müslümanların aleyhine olan bütün hal
ve hareketlerin kaynağı durumuna geldi. Hayber'de yahudiler oturuyorlardı.
Sonradan sürgün ve kaçkın insanlar da buralara yerleştiler. İslam Toplumu
içindeki nifak hareketlerini bunlar organize ediyorlardı. Hendek savaşı için,
bütün müşrik arabları bunlar bir araya getirmişlerdi. İslam'a düşman olan
herkesi destekliyor ve gerekli yardımları yapıyarlardı. Rasûlullah, bunlarla
anlaşmak istedi. Kabul etmediler. Yıkıcı ve bölücü faaliyetlerine devam
ettiler. Yakınlarında bulunan Kinane ve Gatafan müşrik arabları da kandırarak
yanlarına aldılar. Büyük bir orduyla Medine'ye saldırmak istediler. Bunların
yıkıcı faaliyetlerine fazla fırsat vermeden Muhammed as 1600 kişilik mücahid
ordusuyla Hayber'e hareket etti. İslam ordusunu gören yahudiler, kalelerine
çekildiler. Uzun ve şiddetli bir muhasaraya girişildi. Daha sonraları Hayber'in
kaleleri teker teker düşmeye başladı. Hayber yahudileri de teslim oldular.
Anlaşma yapıldı. Anlaşmaya göre; Hayber halkı her sene bütün mahsüllerinin
yarısını müslümanlara vermeye razı oldular.
Böylece; İslam aleyhine her türlü faaliyetleri
destekleyen, Mekke'li putperestlerin eli-kolu, münafıkların akıl hocaları olan
yahudi meselesi yüzeysel olarak bitmiş oldu.
Hendek savaşından bir yıl sonra Muhammed as
Kâbe'yi tavaf etmeye karar verdi. 1400 civarında müslümanla Mekke'ye yola
çıktı. Mekke'liler karış hareket olarak Kâbe'yi ziyarete engel olmaya karar
verdiler. Muhammed as Hudeybiye denilen yere geldi. Karargahını
kurdu. Osman’ı göndererek maksadını Mekke'lilere bildirdi. Allah Rasûlü'nün tek
amacı, sadece Allah'ın evini ziyaret etmekti. Bir ara, müşriklerin Osman’ı
öldürkükleri haberi müslümanlara ulaştı. Muhammed as çok üzüldü. Müslümanları
topladı. İstişare etti. Ölünceye kadar savaşarak, Osman'ın intikamını almak
için bütün müslümanlardan tek tek söz alarak biadleşti. Müslümanların,
müşriklere karış cesurca takındıkları tavrı Yüce Allah şöyle takdir ediyor:
şübhesiz sana biat edenler, aynı zamanda
Allah'a biat etmişlerdir. Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir. Kim ahdini
bozarsa, kendi aleyhine bozmuştur. Kim de Allah'a verdiği ahdi yerine
getirirse, Allah büyük ecir verecektir (48/Fetih: 10).
Ancak, Osman'ın öldürülme olayı bir söylentiden
ibaretti. Daha sonra Osman geldi. Müşrikler, Muhammed as'ın isteklerine karış
çıktılar. Elçi göndererek müsade etmeyeceklerini bildirdiler. Muhammed as, kan
dökülmesini asla istemiyordu. Çeşitli müzakerelerden sonra anlaşma sağlandı.
Şartlar çok ağırdı. Anlaşma şartlarından bazıları:
1- Bu sene Müslümanlar Kâbe'yi ziyaret
edemeyecekler.
2- Gelecek yıl ziyaret edecekler. Ancak,
Mekke'de üç gün kalabilecekler.
3- Müslümanlar Mekke'ye silahsız gelecekler.
4- Müslümanlar, Mekke'deki iman edenleri
Medine'ye götürmeyecekler. Kabul edilmeyip müşriklere iade edilecekler...
5- Müslümanlardan dininden dönenler, istediği
yere gitmekten serbesttirler...
Sahabe, bu ağır şartları kabul etmek istemedi.
Ancak, Muhammed as kabul edince, Hudeybiye anlaşması yapılmış oldu. Kâbe'yi
tavaf edemeden geri döndüler. Esasında, müslümanların kuvvet kullanmasına Allah
müsade etseydi, Kâbe tavaf edilirdi. Ölümü hakeden kâfirlerin karış koyacak
durumları yoktu. Mekke'de iman etmiş müminler çoktu. Müşriklerin zulmünden
dolayı kendilerini gizliyorlardı. Savaş olsaydı, kendilerini gizlemek zorunda
kalan güçsüz insanlar da farkına varılmadan ezilecekti. Allah buyuruyor ki:
- O kâfir olanlar, sizi Mescîdu'l Haram’ı
ziyaretten ve bağlı kurbanların yerine ulaşmasını engellediler. Eğer; oradaki
henüz tanımadığınız mümin erkeklerle mümin kadınları bilmeyerek ezmek suretiyle
vabalin altında kalmanız ihtimali olmasaydı, Allah savaşı önlemezdi. Allah,
dilediklerine rahmet etmek için böyle yapmıştır. Eğer (müminle kâfirler)
birbirinden ayrılmış olsalardı, kâfirleri elîm bir azaba uğratırdık (48/Fetih:
10).
Ebu Cendel olayı: Mekkeli müşrikler Süheyl
ismindeki bir adamın başkanlığında bazılarını müslümanlarla anlaşma yapmak için
Hubeybiye'ye gönderdiler.
Hubeybiye'de müslümanlar karargâh kurmuşlardı.
Rasûlullah bağdaş kurmuş Ali'de ön tarafda oturdu. Bazı silahlı müslümanlar
ayakta nöbet tutuyorlardı. Süheyl Rasûlullah'ın yanına geldi. Rasûlullah'ın
önünde çöktü. Diz üstü oturdu. Bazı müslümanlar da çevrelerinde oturdular.
Anlaşma metnini Ali yazıyordu. Ali "Bismillahirrahmannirrahim" diye
yazınca, Süheyl itiraz etti:
- "Bismikellâhümme" diye yazacaksın,
dedi. Fazla diretince öyle yazıldı. "Muhammed Rasûlullah" kelimesi
yazılırken, yine itiraz etti. Rasûlullah, onu da kabul etti. Oradaki
müslümanlar, ayağa kalkarak şöyle dediler:
- Biz, "Muhammed Rasûlullah"dan
başkasını yazmayız, diye müşriklerin teklifini reddettiler. Ancak, Rasûlullah
müslümanların susmaları için eliyle işaret etti. Onlar da sustular. Orada
bulunan Mekke'li bir müşrik şöyle dedi:
- Gerçekten bu topluluk gibisini görmedim...
Dinlerine de çok düşkünler...
Anlaşma konuları, maddeler halinde tesbit
edildi. Yazıldı. Daha imzalanmamıştı ki, o esnada Süheyl'in oğlu Ebu Cendel
geldi. Yavaş yavaş Rasûlullah'a yaklaştı. Beti-benzi solmuş, üstü-başı perişan,
durumu halsiz, el ve ayakları zincirliydi. Zincirlerin bir kısmı yerde
sürünüyordu. Yüzünde ve ellerinde işkence izleri vardı. Müslüman olduğu için
müşrikler tarafından hapse atılmış, zincire vurulmuştu. Bir fırsatını bularak
kaçıp gelmişti. Ebu Cendel'i gören babası Süheyl:
- Ey Muhammed!..
Seninle yaptığım anlaşma gereği bu adamı bana geri vereceksin, dedi.
Rasûlullah, Ebu Cendel'in Medine'de kalmasını istedi. Çok ısrar etmesine
rağmen, müşrikler kabul etmedi. İstemiyerek Ebu Cendel'i müşriklere teslim
etti. Götürülürken:
- Ey Müslümanlar!..
Mümin olarak yanınıza geldim. Beni müşriklere iade mi ediyorsunuz? Çektiğim
işkenceleri görmüyor musunuz? Diye feryat etmeye başladı. Bütün müslümanlar
ayağa kalktı. Ağlıyorlardı. Rasûlullah:
- Ey Ebu Cendel!..
Biraz daha sabret. Allah'dan karışlığını iste... Mutlaka Allah sana ve senin
gibi mustadaf müminlere bir çıkar yol yaratacaktır... Şu adamlara verdiğimiz
sözde vefasızlık etmeyelim. Vefasızlık bize yakışmaz, buyurdu. Müşriklerden
biri:
- Muhammed'in ashabının, Muhammed'e ve
birbirlerine karış gösterdikleri saygı ve muhabbeti hiçbir kavimde görmedim..., dedi. Ömer Rasûlullah'a sordu:
- Ya Rasûlallah!.. Bu
adamı niçin Kureyş'e veriyoruz? Dini konularda bu kadara da razı olunmaz ki!.. Rasûlullah:
- Biz, bu konularda onlarla anlaşma yaptık...
Dinimizde, ahde vefasızlık yoktur, buyurdu.
Anlaşma yapıldı. Müşrikler Ebu Cendel'i alıp
Mekke'ye gittiler. Müslümanlar Medine'ye geldiler. Mekke'de müslüman olanlar,
hapsediliyordu. Hapsedilenler arasında Ebu Basir isminde bir mülüman, fırsatını
bulup Medine'ye kaçtı, geldi. Onun arkasına düşen iki müşrik Peygamberimize
gelerek anlaşma gereği kaçan adamı istediler. Rasûlullah:
- Ey Ebu Basir!.. Bu
Kureyş'lilere verdiğimiz sözü biliyorsun. Dinimizce verilen sözde durmamak bize
yakışmaz... Mutlaka Allah sana ve senin gibi mustadaf müminlere bir çıkar yol
yaratacaktır, buyurdu. Ebu Basir:
- Ya Rasûlallah!..
Bana işkence yapsınlar, beni dinimden döndürsünler diye iade mi ediyorsun? Diye
sorunca, Rasûlullah:
- Mutlaka Allah sana ve senin gibi mustadaf
müminlere bir çıkar yol yaratacaktır, buyurdu. Medine'ye gelen iki müşrik, Ebu
Basir'i alıp Mekke'ye doğru götürdüler. Yolda giderken Ebu Basir; kendisini
götüren müşriklerden birini fırsatını bulunca, kılıçla öldürdü. Diğeri,
kurtuluşu Medine'ye kaçmaktan buldu. Ebu Basir, onu da öldürmek istedi ama
yakalayamadı. Ebu Basir diyor ki:
- Vallahi!.. Yetişemedim.
Eğer yetişseydim, onu da arkadaşının yanına gönderecektim.
Kaçan müşrik Medine'ye tekrar geldi. Mescîdü'n
Nebi'de sahabeyle oturan Rasûlullah'a, perişan bir şekilde yaklaştı:
- Adamınız, arkadaşımı öldürdü. Beni de
yakalasaydı, öldürecekti, dedi. O esnada, Ebu Basir de geldi. Hürmetle
Rasûlullah'a yaklaştı:
- Ya Rasûlallah!..
Sen, müşriklere olan sözünü yerine getirdin... Ben de kendi canımı ve dinimi
korudum. Onlardan kurtuldum, dedi.
Rasûlullah, bazı konuşmalardan sonra Ebu
Basir'in başka bir yere gitmesini tavsiye etti. O da, Kızıl Denizi sahillerinde
İs denilen ormanlık yere gitti. Oraya yerleşti. Hadiseyi duyan Ebu Cendel de
kaçıp oraya gitti. Mekke'de yeni müslüman olanlar da, kaçarak onlara katıldı.
Kendiliğinden bir güç oluştu. Artık Kureyşmüşrikleri, Şam'a ticaret kervanı
gönderemez oldu. Yolları İs mevkiinde geçiyordu. Ebu Basir ve arkadaşları orada
geçen Kureyş'in kervanlarına el koyuyorlardı. Ebu Basir ve arkadaşları, baskıcı
ve zulümkar olan Kureyş'lilere karış gerilla savaşı vermeye başladılar.
Elleri-kolları bağlanan Mekke müşrikleri, zor duruma düştüler. Çünkü; Medine'de İslamiyet iyice gelişiyor. Karış
durulamayacak şekle gelmiş. Şimdilik, onlarla anlaşmaları var. Ama bu yetmiyormuş gibi; Ebu Basir ve
arkadaşları, karışlarına bir güç olarak çıktı. Ebu Basir ve arkadaşlarının
üzerine asker gönderecek takatları da kalmadı. Müslümanlarla yaptıkları
savaşların yorgunluğu ve şimdiki çaresizliğin kıskacında kıvranıyorlardı.
Mecburen Medine'ye bir mektup gönderdiler:
- Ey Muhammed!.. Allah
ve akrabalık aşkına!.. Sen, Ebu Basir ve arkadaşlarına
haber gönder. Senin yanına Medine'ye artık gelebilirler. Biz, onları bundan
böyle geri istemiyoruz... Yeni müslüman olacakları da istemiyoruz..., diye yalvarıyorlardı.
Yıllarca önce müslümanlara yapmadıkları
kalmamıştı. Müslümanlar, "Rabb'mız Allah'tır" dedikleri için
müşrikler kuduruyorlardı. O taş-topraktan yapılmış heykel putları aşkına;
müslümanları canlarından, çoluk-çocuklarından, mallarından, yurtlarından... etmişlerdi. O eski zalim, zorba, baskıcı, kendilerinden
başkalarına hayat hakkı tanımayan, çok ilâhcı müşrikler şimdi yalvarıyorlar.
Hem de, "Allah ve akrabalık aşkına!."
diyorlar. Menfaatları için, "Allah’ı ve akrabalık bağını" kalkan
olarak kullanıyorlar. Önceleri ise; heykellerin arkasına gizleniyorlardı.
Esasında, dünyanın her yerinde ve her zaman heykelci müşriklerin takip
ettikleri yol, budur. Rasûlullah, Ebu Basir'e bir mektup gönderdi. Hasta ve
hayatının son anlarını yaşayan Ebu Basir, mektubu aldı. Okurken; zafer
mutluluğu ve hayatta Rasûlullah'la son bir defa daha bir arada olamama
burukluğu içinde vefat etti. (Allah rahmet etsin!..)
Artık, bu son arzusu ahirete kalmıştı. Ebu Basir, vefat ettiği yere defnedildi.
Ebu Cendel ve arkadaşları da Medine'ye geldiler.
Hudeybiye anlaşmasından sonra, Muhammed as
etrafdaki memleketlere İslam Dinini tebliğ etmek için elçilerle mektublar
gönderdi. Mesela: Bizans, ıran, Mısır, Habeşistan ve arab kabilelerinden
bazılarına... Tevhid Dini, yeniden tüm dünyaya tebliğ edilmeye başladı. Müşrik
arabların inatları bu duyurunun bir müddet gecikmesine sebep oldu.
Bismillahirrahmanirrahim. Allah'ın Rasûl'ü
Muhammed'den Habeş kıralı Necaşi'ye. Selam hidayete tabi olanlara olsun. Ben,
sana olan nimetinden dolayı kendisinden başka ilah olmayan Allah'a hamd
ederim... Ben, seni şeriki olmayan Allah'a itaat etmeye, bana tabi olmaya, bana
gelene inanmaya çağırıyorum. Ben Allah'ın Rasûlü'yüm. Seni ve askerlerini Allah
(a.c.)'ye davet ediyorum. Böylece, (sana) tebliğ ettim. Nasihat da ettim.
Öyleyse nasihatımı kabul et. Selâm hidayete tabi olanlara olsun. Muhammed
Rasûlullah. Mühür.
Bismillahirrahmanirrahim. Allah'ın kulu ve
Rasûlü Muhammed'den Rum kıralı Hrekl'e. Bundan sonra: Ben, seni İslam’ı kabul
etmeye davet ediyorum. Müslüman ol! Selamette ol. Allah ecrini iki kat verir.
Eğer yüz çevirirsen, bütün tebanın günahı senin üzerine olur... Muhammed
Rasûlullah. Mühür.
Bismillahirrahmanirrahim. Allah'ın kulu ve
Rasûlü Muhammed'den Kıbti'lerin büyük kıralı Mukavkıs'a. Selâm hidayete tabi
olanlara olsun. Seni, İslam’ı kabul etmeye ve müslüman olmaya davet ediyorum.
Müslüman ol! Selamette ol. Allah ecrini iki kat verir. Eğer yüz çevirirsen,
bütün Kıbti halkının günahı senin üzerine olur... Muhammed Rasûlullah. Mühür.
Bismillahirrahmanirrahim. Allah'ın kulu ve
Rasûlü Muhammed'den (Bahreyn valisi) Münzir İbni Sâvâ'ya. Selâm hidayete tabi
olanlara olsun. Bundan sonra: Ben, seni İslam’ı kabul etmeye ve müslüman olmaya
davet ediyorum. Müslüman ol! Selamette ol... Muhammed Rasûlullah. Mühür.
Bismillahirrahmanirrahim. Allah'ın Kulu ve
Rasûlü Muhammed'den büyük Pers kıralı Kisra'ya. Selâm hidayete tabi olanlara,
Allah'a ve Rasûlüne inanana olsun. Allah'dan başka ilâh olmadığına, O'nun
şeriki olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve Rasûl'ü olduğuna şehadet
edenlere de (selâm olsun). Tüm insanlar ve her yaşayan canlının uyarılması
için, Ben Allah'ın Rasûlüyüm. Müslüman ol! Selamette ol. Eğer yüz çevirirsen,
halkının günahı senin üzerine olur... Muhammed Rasûlullah. Mühür.
Rasûlullah; pekçok yerlere elçiler göndererek,
İslam’ı tebliğ ediyordu. Bir kısım devlet adamları, yapılan bu tebliği
anlayışla karışlıyordu. Bazıları ise; onur-kurur meselesi edip elçilere kötü
davranıyorlardı. Rasûlullah, Suriye de bir mektub gönderdi. Bu adam,
Rasûlullah'ın elçisini öldürdü. Haber Medine'ye ulaştı. Halk galeyana geldi.
Bir anda, 3 000 savaşçı toplandı. Suriye'ye gidip intikam alınması
kararlaştırıldı. Üçbin kişilik İslam ordusu yola çıktı. Rasûlullah, ordunun
başına Zeyd'i tayin etti. Savaşta Zeyd şehid olursa, Cafer'in ordunun başına
geçmesini belirtti. Eğer, Cafer şehid olursa, Abdullah'ın başa geçmesini
söyledi. O da, şehid olursa; askerler kimi isterlerse onun başa geçmesini
belirtti.
Müslümanların intikam için Suriye'ye doğru yola
çıktıklarını duyan Rumlar 100 000 kişilik tam techizatlı bir ordu hazırladılar.
Rumların 100 000 kişilik askerleriyle müslümanların 3 000 kişilik mücahidleri,
Mute denilen yerde karış karışya geldiler.
Savaş başladı. Müslümanlar adeta Cennet'e koşar
gibi düşmana saldırıyordu. Derken, Zeyd şehid oldu. Komutayı Cafer aldı. Cafer
şehid oldu. Komutayı Abdullah aldı. Abdullah şehid oldu. Askerin başına Halid
bin Velid geçti. Ani bir manevra yaparak, kuvvetli bir saldırı düzenledi. 100
000 kişilik ordu geriledi. Mücahidlerin pervasızca saldırmaları karışsında
gözleri korkmuştu. İslam ordusu da, eline geçirdiği ganimetle geri çekildi.
Düşman ordusu müslümanların üzerine gitmeye cesaret edemedi. Galib-mağlub belli
olmamıştı ama maksat hasıl olmuştu. İslam ordusu
tekrar Medine'ye geri döndü.
Mekke'liler, Müslümanlarla Hudeybiye'de yapmış
oldukları anlaşmayı iki yıl sonra bozdular. Artık, Müslümanların karışlarına
çıkacak takatları kalmamıştı. Eski şımarıklıkları gitmiş yerine pişmanlık
gelmişti. Anlaşmayı yenilemek istediler. Ama Allah Rasûlü onlara yüz vermedi. Ansızın
10.000 kişilik Mücahid ordusu Mekke'ye gitti. Gece Mekke civarında konakladı.
Allah Rasûlü konakladığı dağda 10.000 yerde ateş yaktırdı. Sanki dağ yanıyordu.
Bunu gören Mekke müşrikleri telaşlandılar. Korktular. Etrafa sindiler. Azgın,
taşkın, edebsiz, ahlaksız, yalancı, talancı olan zihniyet yok oluyordu. Zulüm
şehrine dönüştürülen Mekke'ye müslümanlar kan dökmeden giriyorlardı. Kâbe
müşriklerin işgali altında kurtuluyordu. Allah'ın Evi olan Kâbe'nin içine ve
dışına 360'dan ziyade heykel putu yerletirilmişti. Allah'ın evi puthane
olmuştu.
İslam ordusu 4 koldan Mekke'ye girdi. Hele
hele, muhacirlerin Mekke'ye girişleri daha başkaydı. Mekke'den kaçarak
canlarını zor kurtarmışlardı. İıkence gördükleri yerlere muzaffer olarak
giriyorlar. Geride kalan evleri yıkılmış veya başkaları tarafından el konmuştu.
Doğup büyüdükleri bu topraklarda çok anıları vardı. Acı-tatlı hep birbirlerine
karışmıştı. Mekke'de zalimlerin zulmü bitmiş, yerine sükûnet gelmişti. Şirkin
insafsızlığı yerine, İslamın müsamahası Mekke'yi sarmıştı. Allah Rasulü eski
azılı düşmanlarına umumi af ilan etti. Sadece zulmün ve küfrün öncülerinden
on-onbeş kişi hakkında vur emri verildi. Ancak, araya girenlarin hatırına
onların da çoğu afvedildi.
Mekke müşriklerinden hakkında "vur"
emri olanlar: Mekke'li heykel perestler, "Rabb'ımız Allah'dır"
diyenlere akla hayale gelmeyen işkence yapmışlardı. Mü'minleri haksız yere
yurtlarından kovmuşlardı. Rasûlullah’ı ve inananları katletmek için, Mekke'den
kalkıp defalarca Medine'ye gelmişlerdi. Allah'a, Dinine, Rasûlüne ve mü'minlere
karış amansız savaş vermişlerdi. Bu beyinsizlere umumi bir avf ilan edildi.
Ancak, kışkırtıcıları cezalarını görmeliydiler. Onun için, müşriklerin
öncülerinin bir kısmı hakkında "vur" emri verildi. Nerede yakalanırsa,
orada öldürülecekler şunlardı:
1- İbnu'l Hatal: Öldürüldü. Önceleri müslüman
olmuş Medine'ye gelmişti. Müslüman bir köleyi öldürdü. Zekât mallarını alarak
Mekke'ye kaçtı.
2- Erneb: Öldürüldü. Rasûlullah’ı hicveden,
içki sofralarında şarkı söyleyen bir kadındı.
3- Fertena: Kaçtı. Sonraları müslüman oldu.
Afvedildi. Rasûlullah’ı hicveden, içki sofralarında şarkı söyleyen bir kadındı.
4- Huveyris: Öldürüldü. Rasûlullah'a işkence
ederdi. Hicret esnasında Rasûlullah'ın kızı Fatıma ve Ümmü Gülsüm'ü yerlere
yatırarak dövmüştü.
5- Mikyas: Öldürüldü. Müslüman olarak Medine'ye
geldi. İrtidat etti, bir müslümanı öldürerek Mekke'ye kaçmıştı.
6- Sâre: Öldürüldü. Rasûlullah’ı çok hicveden
şarkıcı ve ağıtçıydı.
7- Saffan: Kaçtı. Müslümanların aleyhine savaş
kışkırtıcısıydı.
8- İkrime: Kaçtı. Sonraları müslüman oldu.
Afvedildi. Rasûlullah'ın azılı düşmanlarındandı.
9- Hebbar: Kaçtı. Mekke'deki müminlere işkence
yapardı. Hicret esnasında Rasûlullah'ın kız Zeyneb'i deveden düşürerek ağır
hastalanmasına ve bir müddet sonra vefatına sebep olmuştu.
10- Abdullah: Kaçtı. Mekke'deki müminlere
işkence yapardı. Şairdi. Müslümanların aleyhine savaş kışkırtıcısıydı.
11- Vahşi: Kaçtı. Sonraları müslüman oldu.
Afvedildi. Rasûlullah'ın amcası Hamza'yı şehid etmişti.
12- Hind: Gizlendi. Sonraları müslüman oldu.
Afvedildi. Rasûlullah'ın amcası Hamza'yı şehid ettirmişti. Müslümanların
aleyhine savaş kışkırtıcısıydı. Ebu Süfyan'ın karısıydı.
O zamanki Bizans, her ne kadar içişleriyle
meşgul idiyse de; İslam'ın insanlar arasında yayılmasından dolayı endişeliydi.
Suriye taraflarında yaşayan hıristiyan arablar da, Bizans'ın kanaatındaydı.
İslam'ın yayılışını durdurma konusunda anlaştılar. Bunu haber alan Rasûlullah;
30 000 kişilik bir orduyla, bu tehlikeyi çözmek için Şam taraflarında bulunan
Tebük'e gitti. Ancak, müslümanlarla karışlaşacak bir orduyu bulamadı.
Hıristiyan arablar da kalelerine çekildiler. Rasûlullah, buradaki arablarla
anlaşma yaparak Medine'ye geri döndü. Tebük seferine münafıkların büyük bir
kısmı iştirak etmedi. Sefere katılan münafıklarla, katılmayıp Medine'de kalan
münafıklar; nifak ve fesad hareketlerine devam ettiler.
Tebük savaşından dönerken münafıklar,
Rasûlullah'ın aleyhinde abur cubur gevezelikler yaptılar. Daha sonra da,
onlardan 12 kişi Rasûlullah'a suikast düzenledi. Dağ yamacının en dar yerinde
pusu kurdular. Rasûlullah yaklaşınca, birdenbire ortaya çıktılar. Yüzleri
peçeli olan bu adamlar, dar yerde atlarını Rasûlullah'a doğru sürdüler.
Rasûlullah'ın yanında görevli olan Huzeyfe ve Ammar, ileri atılarak
saldırganların atlarının suratlarına ellerindeki çırpılarla vurmaya başladılar.
O daracık yerde, münafıkların atları birbirini tepeleyerek kaçışmaya
başladılar. Derken oradan uzaklaştılar. Bu esnada, Ammar epey dayak yedi.
Ammar, Rasûlullah'ın yanına geldi. Rasûlullah, Ammar'a:
- Ey Ammar!.. O
topluluğu tanıdın mı? Ammar:
- Hayvanların hepsini tanıyorum. Hayvanların
üzerindekilerin yüzlerin-de peçe vardı. Rasûlullah:
- Ne istediklerini biliyor musun? Ammar:
- Allah ve Rasûlü daha iyi bilir. Rasûlullah:
- Rasûlullah'ın hayvanını ürküterek, uçurumdan
aşağı düşürmek istediler. Bu hadise üzerine, şu ayetler nazil oldu:
Ey Nebi! kâfir ve
münafıklarla cihed et. Onlara karış sert davran. Varacakları yer Cehennem'dir. Ne kötü bir varış yeridir.
(Bazı luzumsuz laflarla Rasûlullah'ın aleyhine
konuştukları halde) söylemedik diye Allah'a yemin ediyorlar. Halbu ki; o küfür
sözü söylediler. Müslüman olduktan sonra kâfir oldular. (O suikast işine
gelince;) başaramıyacakları bir şeye giriştiler. Allah ve Rasûlü bol fazlından
dolayı onları (müslümanları) zenginleştirdi. (Münafıklar kıskanarak) öç almaya
kalktılar. Eğer tevbe ederlerse hayırlarına olur. Şayet yüz çevirirlerse, Allah
onları dünya ve ahirette elîm bir azaba uğratacaktır. Yeryüzünde bir dost ve
yardımcıları da yoktur. (9/Tevbe: 73-74)
Mescîdü'd Dırâr: Hazrec kabilesinde hristiyan
olduğunu söyleyip, papazlık tasarlayan Ebu Amir isminde birisi vardı. Uhud ve
Huneyn savaşlarında müslümanlara karış savaşmıştı. Mağlubiyetten sonra Bizans'a
kaçtı. Kaçarken adamlarına gizli faaliyetlerin sürdürülmesini, yakında
Bisans'ın hristiyan askerleriyle geleceğini söyledi. Adamlarından 12 münafık,
Kubâ Mescid'i yakınlarında Mescîdü'd Dırâr ismiyle anılan bir cami yaptı.
Maksatları, İslam aleyhine yıkıcı faaliyetlerin organizesi ve münafıkların
teıkilatlanmasıydı. Tebük savaşından sonra, şu ayet nazil oldu:
Zarar vermek, küfretmek, müminlerin arasına
tefrika sokmak, Allah ve Resûl'üne karış savaşanlara daha önceden gözcülük
yapmak üzere bir mescid edindiler: Daha sonra da: Biz sadece iyilik yapmak
istedik, diye yemin ettiler. Onların, yalancı olduklarına şüphesiz ki Allah
şahiddir... Onun (mescidin) içinde asla namaz kılma!..
(9/Tevbe: 107-8)
Bunun üzerine; Rasûlullah, o mescidi yıktırdı.
Muhammed as Hicretin 10. yılında Mekke'ye
gelerek son haccını yaptı. Bu hacca
Allah'a hamd ve senalar olsun. O'nu över, O'nun
yardımını diler, O'nun afvını isteriz. Biz O'na döneceğiz. Nefislerimizin
şerlerinden, fiillerimizin kötülüklerinden korumasını O'ndan dileriz. Allah'ın
hidayete erdirdiğini kimse dalâlete düşüremez. O'nun dalâlete düşürdüğünü de
kimse hidayete erdiremez. Allah'dan başka hiçbir ilâhın olmadığını tasdik
ederim. Yine tasdik ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür.
Ey Allah'ın kulları! Size Allah'dan ittika
etmenizi ve sizi, O'na itaat etmeye davet ederim. Böylece en iyi olanla
başlıyorum. O halde:
Ey insanlar! Beni dinleyiniz, size açıklıyorum.
Belki bu seneden sonra, buraya bir daha ebediyyen gelemeyeceğim.
Ey insanlar! şübhesiz, bu ayda bu (kutsal=haram)
bölgede bu günün tecavüzden masun olduğu gibi kanlarınız, mallarınız ve
namuslarınız da Rabb'inizin huzuruna çıkıncaya kadar tecavüzden masundur.
Tebliğ ettim mi? (Bütün
kalabalıklar hep bir ağızdan: Tebliğ ettin, dediler. Bunun üzerine devamla
Rasûlullah buyurdu ki:)
şahid ol, yâ Rabb!
Kim emanet kabul etmişse, emaneti sahibine iade
etsin.
Artık, cahiliyyet devrinin faizi
kaldırılmıştır. Fakat sermayenizin aslında hakkınız vardır. Ne zulmediniz, ne
de zulme uğrayınız. Allah'ın emriyle artık faizcilik yasaktır. Kaldırdığım ilk
faiz de amcam Abbas ibn Abdü'l Muttalib'in faizidir.
Yine, cahiliyyet devrinin kan davaları
kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası da (yeğenim) Amir ibn Rabia ibn'l
Haris ibn Abdü'l Muttalib'in kan davasıdır. (Bir oğlu öldürülmüştü.)...
Artık, kastî olarak işlenen cinayet, kısasla
cezalandırılacaktır...
Ey insanlar! Kadınlarınıza gelince; onların
sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin de, onlar üzerinde haklarınız vardır...
Ey insanlar! Sadece müminler kardeştir. Bir
kardeşin malında, kendi arzusu olmadıkça başkasının hakkı yoktur.
Tebliğ ettim mi? (Bütün
kalabalıklar hep bir ağızdan: Tebliğ ettin, dediler. Bunun üzerine devamla
Rasûlullah buyurdu ki:)
Şahid ol, yâ Rabb!
Ey insanlar! Rabb'niz birdir. Atanız da birdir.
Hepiniz Adem'in çocuklarısınız. Adem
ise, topraktandır. Allah huzurunda en ekreminiz (üstününüz); en muttakî
olanınızdır. Hiçbir arabın, arab olmayana -takva hariç- üstünlüğü yoktur.
Tebliğ ettim mi? (Bütün
kalabalıklar hep bir ağızdan: Tebliğ ettin, dediler. Bunun üzerine Rasûlullah
buyurdu ki:)
Şahid ol, yâ Rabb!
Burada bulunanlar (sözlerimi), burada
bulunmayanlara bildirsin.
... Esselâmu aleykum.
Allah Rasûlü Muhammed as Veda Haccından bir
müddet sonra hastalandı. O zamanlar (hicri yıl olarak) 63 yaşlarındaydı. Vefat
edeceğini anlamıştı. Malından aile fertlerine yetecek kadarını bıraktı. Geriye
birazcık malı kalmıştı. Bunları da, yoksullara dağıttı. 8 haziran
pazartesi günü Rabb'ne kavuştu. Salı günü cenazesi Mescidü'n Nebi'nin
bitişiğindeki Aişe'nin odasında vefat ettiği yere defnedildi. Buraya Ravdatü'l
Mutahhara (Temiz gül bahçesi, Cennet bahçesi) denilmektedir. Rasûlullah’ı Ali
yıkadı. Abbas, Fadıl ve Üsame ise, yardım ettiler. Cenaze namazı gurublar
halinde kılındı. (Allah hepsinden razı olsun. Amin!)
İlahi mesaj: Muhammed
ancak bir Rasûldür. Ondan önce de Rasûller geçmişti. Ölür veya katledilirse,
geriye mi döneceksiniz? Geriye gönen, Allah'a hiçbir zarar veremez. Allah
şükredenlerin ecrini verecektir (3/Aliimran: 144).
Kur'ân-ı Kerîm'de, Rasûlullah'ın hanımları
mü'minlerin anneleri konumunda olduğu bildirilmektedir. Hepsi de Rasûlullah'ın
hanımı olmaya layık kimselerdi. Temiz, edebli, ahlaklı, dini bütün hanımlardı.
Herbirinin birbirinden güzel yönleri vardı. Rasûlullah'dan sonra bu hanımlar;
müslümanlara annelik yaparak, İslamî Aile yapısını daha belirgin hale
getirdiler. Rasûlullah'ın aile hayatını değişik yönlerden anlatarak,
mü'minlerin aile probemlerini halletme konusunda yardımcı olmuşlardır. İslam’ı
yaşama yönünden, örnek insanlardı. Rasûlullah'ın vefatından sonra, müminlerin
anneleri olan bu hanımların her birinin evi; birer kültür merkezi, ilim yuvası,
ahlak kaynağı durumuna geldi. Bu ortak hususların dışında, birtakım sosyal
yaşantıya da faydaları
olmuştur.
Rasûlullah'ın muhterem hanımları, muminlerin
anneleri sayılmaktadır. Muminlerin annelerinin isimleri şunlardır: Hatice,
Sevde, Aişe, Hafsa, Zeyneb, Ümmü Seleme, Zeyneb, Cüveyriye, Ümmü Habibe,
Safiyye, Meymune, Mariye. (Allah hepsine rahmet
etsin. Amin!)
Ümmühâtu'l mu'minîn hakkında özet bilgi:
Hatice:
Rasûlullah'la evlenmesinden, risaletin başlangıcında müslümanlara maddi ve
manevi büyük destek olmuştur. Ticaret kervanlarının hepsini Allah yolunda
harcadı.
Hatice'nin babası Huveylid'ti. Dul ve çok
zengindi. Muhammed as'a evlenme teklifini yapar. Hatice'nin teklifini kabul
ederek evlenirler. O zaman Muhammed as 25 yaşındaydı. Hetice ise, 40 yaşında
olduğu söylendiği gibi 25 yaşlarında olduğunu ifade eden kayıtlar da mevcuttur.
Muhammed
as'a ilk vahiy geldiğinde, hiç tereddüt etmeden iman etti. Böylece; ilk
müslüman, bu zeki kadındı. Çok külliyetli servetini, Allah yolunda harcadı.
İslam’ı tebliğ etmekle pek çoklarının iman etmesini sağladı.
Çocukları: Kasım'la Abdullah isminde iki oğlu;
Zeyneb, Rukiye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma isimlerinde dört kızı olmuştur. Fatıma
hariç bütün çocukları Rasûlullah'dan evvel ölmüştür. Fatıma ise, babası
Rasûlullah as'ın vefatından altı ay sonra ölmüştür. Fatıma, Ali ile
evlendirildi. Bunların Hasan ve Hüseyin isminde oğulları oldu. Muhammed as'ın
soyu bu iki sevgili torunuyla devam etmiştir. Hatice, Rasûlullah'ın risaletinin
10. yılında 65 yaşında vefat etti.
Sevde: Hatice'nin vefatından sonra evlendiği
ilk hanımdı. Rasûlullah'ın küçük çocuklarına sadakatla bakmıştı.
Babası, Zem'a'dır. İlk müslümanlardandı.
Kureyş'in zulmünden dolayı, Habeşistan'a kocasıyla birlikte hicret etti. Tekrar
Mekke'ye döndüler. Kocası Mekke'de vefat etti. Dul ve kimsesiz kalmıştı.
Geçimini sağlayacak ve çocuklarına bakacak yoktu. Bu hanımın çektiği meşakkati
bilen Rasûlullah, onu onurlandırmak ve himayesi altına almak için nikahladı. Zaten Hetice'nin ölümünden sonra başka hanımı da
yoktu. Böylece; Sevde, 50 yaşında risaletin 10. yılında Rasûlullah'la evlendi.
Rasûlullah'dan 5 hadis rivayet etti. Hicretin 22. senesinde 72 yaşında vefat
etti.
Aişe: Bir
müslüman için en büyük temenni, Rasûlullah ile akraba olmaktır. Rasûlullah'ın
sağ kolu durumunda olan ve çok sadık arkadaşıyla dostluk bağlarının daha da
kuvvetlenmesine neden olmuştur. Ebu Bekir, dostluğun ötesinde kayınpeder olması
dolayısıyla artık Rasûlullah'ın evinin içine serbestçe girip-çıkıyordu.
Babası Ebu Bekir, annesi Zeyneb'ti. Aişe, daha
önceleri müşrik birisiyle nişanlıydı. Nişanlısı müslüman olmayınca, Ebu Bekir
nişanı bozdu. Çok sevdiği ve dostu Rasûlullah ile nişanladı. Her ne kadar, Rasûlullah'la
9 yaşında evlendi, deniliyorsa da; bazı kaynaklara göre, Rasûlullah ile 14
yaşında Mekke'de nişanlandı. 18 yaşında Medine'de evlendiği, belirtilmektedir.
Rasûlullah vefat ettiğinde 27 yaşındaydı. Akıllı, çok kültürlü, alime bir hanımdı. Özellikle; Tefsir, fıkıh ve hadis
üzerinde tam uzmandı. Rasûlullah'dan 2210 hadis rivayet etmiştir. Hicretin 58.
senesinde 75 yaşında vefat etti.
Rasûlullah'ın sol kolu durumunda olan ve çok
sadık arkadaşıyla dostluk bağlarının daha da kuvvetlenmesine neden olmuştur.
Ömer, dostluğun ötesinde kayınpeder olması dolayısıyla artık Rasûlullah'ın
evinin içine serbestçe girip-çıkıyordu.
Babası Ömer, annesi Zeyneb'ti. Kocası Bedir
harbinde yaralandı ve sonra vefat etti. Çok yakın dostu Ömer'i onurlandırmak
için, hicretin 1. yılında 21 yaşında dul kızını Rasûlullah nikahladı.
Babası gibi çok sert tabiatlıydı. Okur-yazardı. Rasûlullah'dan 60 hadis rivayet
etti. Hicretin 45. senesinde 63 yaşında vefat etti.
Zeyneb binti Huzeyme: Müslüman dul kadınların, toplumdaki yerlerini
alma açısında bu evlilik çok önemlidir.
Babası Huzeyme'dir. Dul ve fakirleri doyurmayı
çok seven bu hanım Rasûlullah'la hicretin 3. yılında evlendi. 3 ay sonra vefat
etti. Rasûlullah'la evlilik süresi çok az olduğu için, hakkında fazla sağlıklı
bilgi yoktur. Hicretin 3. senesinde 30 (değişik haberlere göre; 60) yaşında
vefat etti.
Ümmü Seleme: İslam
için çok cefakâr ve cesur olan bu hanımın dul kaldığında onurlandırılması gayet
önemlidir. Maddi ve manevi sıkıntılarıyla başbaşa bırakmamak elbette
gerekliydi.
Kureyş'in zulmünden dolayı, Habeşistan'a
kocasıyla birlikte hicret etti. Mekke'ye tekrar geldiler. Daha sonra da binbir
zahmetle Medine'ye ulaştılar. Çok cesur olan kocası, Uhud savaşında yaralandı.
Kİsa bir müddet sonra vefat etti. Allah yolunda, çeşitli sıkıntılar çeken Ümmü
Seleme, şimdi de; dul ve himayeye muhtaç duruma geldi. Rasûlullah da himaye
için, hicretin 4. yılında Ümmü Seleme'yi 29 yaşında nikahı
altına aldı. Rasûlullah'dan 378 hadis rivayet etti. Hicretin 61. senesinde 84
yaşında vefat etti.
Zeyneb binti Cahş: Rasûlullah'ın oğulluğu ve azadlı bir kölesiyle
evlenmesine Rasûlullah sebeb olmuştu. Azadlı bir köle asaletli bir aile kızının
evliliği; yeni oluşan bir toplum açısından takdire şayan bir olay durumundaydı.
Asaletin, soyun ve zenginliğin bir üstünlük olmadığını, takvanın önemli olduğu
vurgulanmıştır.
Rasûlullah'ın, Zeyneb'le evlenmesi de
önemliydi. Çünkü arablarda bir uygulama mevcuttu. O da; bir erkek, oğulluğunun
boşanmış hanımıyla evlenemezdi. Rasûlullah'ın Zeyneb'le evlenmesi; bu batıl ve
yanlış uygulamayı tereddütsüz ortadan kaldırıyordu. Rasûlullah'ın Zeyneb'le
evlenmesi, İslam Toplumu için bereketli neticelere sebeb olmuştu.
Babası Cahş, annesi Abdulmuttalib'in kızı
Amine'dir. İlk müslümanlardandı. Çok güzel olan Zeyneb, Rasûlullah'la evlenmek
istiyordu. Zeyneb'in kardeşi de aynı arzu içindeydi. Ancak; Rasûlullah, onu
kölesi ve aynı zamanda evlatlığı olan Zeyd'le evlenmesini istedi. Zeyneb;
Rasûlullah'ın hatırı için, gönülsüz olarak Zeyd'le evlendi. Zeyneb, kocasının
azatlı bir köle olmasını hiç hazmedemiyordu. Zaman zaman, Zeyneb; Zeyd'in köle
olduğunu başına kalkıyordu. Derken geçimsizlik, çekilmez bir hal oldu. Zeyd,
Zeyneb'i boŞamak zorunda kaldı. Evlenmelerine Rasûlullah sebeb olduğu için,
Zeyneb'i onure etmeliydi. Zeyneb'i en iyi onure etmek, Rasûlullah'ın onunla
evlenmesiydi. Rasûlullah da öyle yaptı. O zaman Zeyneb, 35 yaşında ve hicretin
5. yılıydı. Rasûlullah'dan 11 hadis rivayet etti. Hicretin 20. senesinde 58
yaşında vefat etti.
Cüveyriye: Cüveyriye,
savaşta mağlub olan tarafın insanıydı. Galib tarafın komutanı Rasûlullah'dı. Bu
hanımla Rasûlullah'ın evlenmesi arabların örfünde vardı. Bu evlilikle
Cüveyriye'nin yüzlerce esir edilmiş akrabaları, Rasûlullah'la akraba olması
nedeniyle serbest edilmişlerdi. Bu evlilikten sonra Rasûlullah'a karış
yahudilerin kini kısmen azaldı. Ayrıca; Cüveyriye, savaşta esir (cariye)
olmuştu. Arablar, cariyelerle evlenmeyi iyi karışlamazlardı. Cariyelik,
yüzkarası gibi sayılırdı. Rasûlullah, cariye olan Cüveyriye ile evlenince;
cariyeler toplumda insanlık onurunu toparlamaya başladı. Sahabe de, cariyelerle
evlenmeye başladı. Daha önemli olan bir husus da; Cüveyriye, hür ve serbes bırakılınca
Rasûlullah'la evlenmeyi tercih etmişti.
Babası Haris, Mustalıkoğulları Yahudilerinin
reisiydi. Hicretin 5. yılında tüm Mustalıkoğulları Haris başkanlığında,
müslümanlara ani baskın yapmak istedi. Fakat Rasûlullah, bunun farkına vardı.
Hiç fırsat vermeden küçük bir orduyla, onları bertaraf etti.
Mustalıkoğullarının bir kısmı öldürüldü. Bir kısmı da esir edildi. Cüveyriye de
savaş esirleri arasındaydı. Müslüman oldu. Efendisiyle anlaşarak, Rasûlullah'ın
yardımıyla hürriyetine kavuştu. Akrabalarının yanına gitmek hususunda serbest
bırakıldı. O, Rasûlullah'la evlenmeyi tercih etti. Hicretin 5. yılında 20
yaşında, Rasûlullah'la evlendi. Müslümanlar; Rasûlullah'ın akrabaları esirliğe
layık değildir, diye; Cüveyriye'nin hatırı için yüzlerce akrabalarını kaşılıksız
olarak hürriyetlerine terk ettiler. Cüveyriye aynı zamanda cariye (esir)
olmuştu. Arablar, cariye olan kadınlarla pek evlenmezlerdi. Rasûlullah, cariye
olan Cüveyriye ile evlenince; müslümanlar da diğer müslüman cariyelerle
evlenmeye başladılar. Böylece; cariyelerin insanlık onuru, müslümanlar
tarafından kendilerine verilmiş oluyordu. Rasûlullah'dan 7 hadis rivayet etti.
Hicretin 50. senesinde 65 yaşında vefat etti.
Ümmü Habibe: Bu hanım
da, İslam için çok meşakkat çekti. Dul kaldığında onurlandırılması gayet
önemliydi. Maddi ve manevi sıkıntılarıyla başbaşa bırakmamak elbette iyi
olmazdı. Ümmü Habibe, Ebu Süfyan'ın kızıydı. Rasûlullah'a azılı düşmandı. Bu
evlilikle, Ebu Süfyan'ın kini ve öfkesi sönmeye başladı.
Babası Ebu Süfyan, annesi Atike'dir. Asıl adı
Hind'tir. İlk müslümanlardandı. Kureyş'in zulmünden dolayı, Habeşistan'a
kocasıyla birlikte hicret etti. Habeşistan'dayken alkolik kocası irtidat etti.
Ümmü Habibe'nin de İslam’ı terk etmesi için çok baskı yaptı. Ancak, Ümmü Habibe
onun baskısına rağmen mü'mineliğini devam ettirdi. Daha sonraları, birbirinden
boşanmak zorunda kaldılar. Habeşistan'da çok sıkıntı çekti. Bu hanımın çektiği
meşakkati bilen Rasûlullah, onu onurlandırmak istedi. Hicretin 7. senesinde
himayesi altına almak için gıyaben Habeş Kralı Necaşi'nin huzurunda nikâhlattı.
O zaman Ümmü Habibe, 30 yaşındaydı. Rasûlullah'dan 25 hadis rivayet etti.
Hicretin 44. senesinde 72 yaşında vefat etti.
Safiyye: Safiyye,
savaşta mağlub olan tarafın insanıydı. Galib tarafın komutanı Rasûlullah'dı.
Örfe göre, bu hanımla evlenmesi doğaldı. Safiyye'nin, Rasûlullah'a karış
yahudilerin kininin kısmen azalmasında payı çoktu. Safiyye, savaş esiri olarak
hür ve serbes bırakılınca, Rasûlullah'la evlenmeyi tercih etmişti.
Babası Huyeyy, Medine'deki yahudi
kabilelerinden Beni Nadir'in reisiydi. Hendek savaşı esnasında müslümanlarla
yapmış olduğu anlaşmayı bozduklarından Anayasa suçu işlemişlerdi. Müslümanlara
karış yaptıkları ihanete karşın, topluca Hayber'e sürülmüşlerdi. Hayber yahudileri;
diğer müşrik arablarla birleşerek, müslümanları Medine'de yok etme hazırlığına
başladılar. Rasûlullah, bir elçi göndererek anlaşma yapmak istedi. Ama
yahudiler, kabul etmediler. Rasûlullah da, bir ordu hazırlayarak Hayber'i
muhasara etti. Birkaç gün içerisinde Hayber kalesi hicretin 7. yılında
fethedildi. Yahudilerden bir kısmı öldürüldü, bir kısmı esir edildi. Diğer bir
kısmıyla da vergi vermelerine karşın anlaşma yapıldı. Safiyye, esirler
arasındaydı. Bu hanım; hem güzeldi, hem de babası yahudi eşrafındandı.
Hayber'in fethi esnasında babasını, kardeşini, kocasını kaybetmişti.
Safiyye, önceden beri Müslümanlığı seviyordu.
Aynı zamanda, gördüğü bir rüya ile Rasûlullah'la evlenme ümidindeydi.
Müslümanlar, bu 17 yaşındaki güzel ve kültürlü kadını Rasûlullah'a layık
gördüler. Rasûlullah da, onu esirlikten kurtardı. Hürriyetine kavuşan Safiyye,
müslüman oldu. Akrabalarının yanına gitmekte serbest bırakıldı. Safiyye,
Rasûlullah’ı tercih ederek evlendi. Rasûlullah'dan 10 hadis rivayet etti.
Hicretin 50. senesinde 60 yaşında vefat etti.
Meymune: Mekke'den
Medine'ye hicret edememişti. Fakat Mekke'de İslamî faaliyetleri yoğun olarak
devam etmişti. Bu hususlarda Rasûlullah'ın amcası Abbas, Meymune'yi çok takdir
ediyordu. Meymune'nin Mekke'de çok güçlü akrabaları vardı. Rasûlullah'la
evlenmekle akrabaları topluluklar halinde müslüman olmaya başladılar. Bu
evlilik, Mekke'deki müşriklerin parçalanmasını hızlandırmıştı.
Babası Haris, annesi da Hind'tir. Annesi
Hind'in sekiz kızı Mekke'nin ileri gelen kabilelerinde gelindi. Rasûlullah;
hicretin 7. yılında Mekke'ye umre için geldi. Rasûlullah, amcası Abbas'ın
İsrarı üzerine 36 yaşında dul olan Meymune ile evlenmek istedi. Haberi alan
Meymune, müthiş sevindi. O zaman bu evlilik, Mekke'lilerin İslamiyete olan
öfkelerini biraz daha hafifletti. Hatta Meymune'nin akrabaları topluluklar
halinde müslüman olmaya başladılar. Rasûlullah'dan 46 hadis rivayet etti.
Hicretin 51. senesinde 80 yaşında vefat etti.
Mariye: Mısır kıralı Mukavkas, hicretin 7. yılında
Mariye'yi cariye olarak Rasûlullah'a hediye etti. O zaman 20 yaşındaydı.
Rasûlullah'ın oğlu İbrahim'in annesidir. Hicretin 16. senesinde takriben 29
yaşında vefat etti.
Hazırlayan: Şadi KUL
Emekli Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni
Malatya