Ahlâk, sözlükte huy, mizaç, tabiat ve
yaratılış gibi anlamlara gelir. Ahlâkın sözlük anlamı sürekli yapılan iş ve
davranışlara işaret etmektedir. Bu sebeple herhangi bir davranışın, bir kişinin
ahlâkı haline dönüşmesi için, o davranışın sürekli yapılması gerekir. Örneğin
bir kişiye inatçı diyebilmemiz için o kişinin her zaman böyle davranması
gerekir. Dürüst insan dememiz için de dürüstlük o kişinin tabiatı haline
gelmelidir.
Ahlâk sürekli tekrarlanan davranışlara
verilen bir ad olduğundan dolayı güzel ve çirkin ayırımı vardır. Kötü
davranışların sürekli tekrarlanması çirkin ahlâkı doğurur. Aynı şekilde güzel
davranışların sürekli yapılması da güzel ahlâkı meydana getirir.
İnsanoğlu, "kötü ahlâkı veya
güzel ahlâkı" genel olarak bilir. Güzel ve kötü davranışları bildikleri
gibi... Güzel söz ve davranışı över. Çirkin söz ve davranışı yerer. İnsanların
ahlâk hakkındaki bu bilgileri güzel ahlâkın yayılmasını isteyen peygamberlerin
en büyü avantajıdır. Zira peygamberler hiç bilinmeyen, duyulmayan bir ahlâka değil
bilinen ama uygulanmayan güzel ahlâka davet ederler. Güzel ahlâkın içerisine
giren yanlış adet ve uygulamaları temizlemeye çalışırlar. Peygamberimiz bu
sebeple:
—Kötü zandan sakınınız. Zira kötü zan,
sözlerin en yalanıdır. Birbirinizin gizli hal ve kusurunu araştırmayın.
Kötülükte yarışmayın, birbirinizi kıskanmayın, birbirinize kin tutmayın,
birbirinize arka çevirmeyin. Ey Allah'ın kulları! Kardeş olunuz. Buyurdu. Buharı,
Edeb, 78/58; Müslim, Bir, 45/9, no:28. Malik,
Ahlak,15
İyilik, güzel ahlakı çağrıştırır.
Peki, günah neyi çağrıştırır? Bu sorunun en güzel cevabını sahabenin biri
anlatıyor: Allah’ın elçisine iyilik ve günah hakkında sordum da:
—İyilik (birr), güzel ahlaktır. Günah da içini rahatsız eden ve
başkasının duymasından/öğrenmesinden korktuğun şeydir, cevabını verdi, diyor. Müslim, Birr 15, (2553); Tirmizî, Zühd 52, (2390)
Sevgili Resûlümüz,
güzel ahlaka gereği kadar önem veriyordu. Bir hadislerinde:
- Ben, sâlih
(güzel) ahlâkı tamamlamak için gönderildim."
Müsned Ahmed bin Hanbel 859
buyurmuştur.
Yüce Allah, peygamberimizi inkâr
edenlere karşı güzel ahlâk ile savunması bu açıdan anlamlıdır:
Şurası muhakkak ki: Sen yüce bir ahlâk
üzerindesin." 68/Kalem: 4
Bu ayet ile Allah, peygamberinin güzel
ahlâk sahibi olduğunu ilân ettiği gibi, peygambere karşı çıkanların kötü
ahlâklarına dikkat çekmiş oluyor.
Peygamberimiz güzel ahlâka çağırdı. Bu
ahlâkı kendisi de en güzel şekilde yaşadı. Bu sebeple Allah'ın insanlara
gönderdiği "güzel ahlâk modeli" oldu. Güzel bir ahlâk sahibi olmak
isteyenlerin onu tanımaları ve onun güzel ahlâkını uygulamaları gerekir. Yüce Allâh Kur’ân-ı Kerîm’de bu konuya şöyle dikkat çekmektedir: " Ant
olsun, Allâh`ın elçisinde sizin için güzel örnekler vardır..." 33/Ahzab: 21
Allah'ın elçisinin ahlâkını bilmenin
yolu onun hayatını öğrenmek ve Kur’ân-ı Kerîm’i okumaktan geçer. Zira Muhammed as. Kur’ân-ı Kerîm’i yaşıyordu. Aişe ra.'nın kendisine peygamberin
ahlakını soranlara cevap olarak dediği gibi "Onun ahlâkı, Kur’ân-ı Kerîm idi." Müsned Ahmed
bin Hanbel 23460, 24139, 24629 Kur’ân-ı Kerîm’in
gösterdiği güzellikleri uygulamaktan ibaretti.
Allâh’ın Elçisi örnek alıp uygulayabileceğimiz
güzel bir ahlâkı yaşadı. Bu ahlâk gerek Kur’ân-ı Kerîm'in ölçüleri ve gerekse hadisler yoluyla bize ulaştı. Resûlümüz Muhammed as.’ın güzel
ahlâkını daha yakından bilmek ve tanımak güzel bir kişilik sahibi olmamıza
katkı sağladığından bir kuşku yoktur.
Güzel ahlâk insanlığın aradığı ve
üzerinde uzlaştığı ortak bir değerdir. Bütün insanlar ve toplumlar güzel ahlâka
sahip olmak isterler. Zira güzel ahlâk hem bireylerin hem de toplumların güzel
bir geleceğe sahip olmalarının bir şartıdır. Ahlâksız bireylerden meydana gelen
bir aile ya da toplum yaşayamaz. Güzel ahlâk sahibi olmayan bir insan birey
olarak mutlu olamaz.
Ahlâk birey ve toplum için hayatî
öneme sahiptir. Zira ahlâk, insanın insanlık süsüdür. Bu süs ile insan yalan,
iftira ve edepsizlikten korunur. Bu süs ile canını, malını, namusunu... her türlü beladan korur. İşte Muhammed as.'in ahlâkı,
insanları her türlü beladan koruyup, iyiliklere ulaştıran bir ahlâktır. Onun
ahlâkı normal insanların uygulayamayacakları bir ahlâk değildi. Zira insanüstü
bir varlık da değildi. O da normal bir insandı. Her insanın ihtiyaç duyduğu
şeylere ihtiyaç duyardı. Onun tek farkı, Allah'tan vahiy almasıydı.
Muhammed as. bir insanın
ulaşabileceği ahlâk ve erdemin zirvesini insanlara gösterdi. Bir İnsan olarak
bu ahlâkı yaşadı ve insanlara örnek oldu. Güzel ahlakın canlı örneği oldu.
Yüce Allah, nasıl ki mesajının kalıcı
olması için Kur’ân-ı Kerîm’i
göndermişse; örnek olması için de peygamber olarak Muhammed as.'ı göndermiştir.
Zira kitap vahyin kayda alınmasıdır ve dini bozulmalardan korur. Peygamberin
dini uygulaması, ahlakı ile somutlaştırması ise örnek alma yolu ile dinin yaşama
aktarılmasını kolaylaştırır. Yüce Allâh’ın bize örnek
olarak gönderdiği ve güzel ahlakla donattığı bu örnek insanın özelliklerini
şimdi daha yakından öğrenmeye çalışalım:
Muhammed as. güvenilir bir
insandı
Muhammed as. konuşmalarında
nazik, davranışlarında tutarlıydı. Söz ve davranışları tam bir uyum içindeydi.
Bundan dolayı inanan ve inanmayan herkes ona güvenirdi. Bunun pek çok örneğini
görmekteyiz:
Risaletin ilk yıllarıydı. Bir gün Safâ tepesine çıktı ve Kureyşlileri
oraya topladı. Onlara:
— Ben size; şu vadide atlılar var,
sizlere saldırmak istiyor, desem bana inanır mısınız? diye
sorunca, hep beraber şu cevabı verdiler:
— Evet, inanırız, şimdiye kadar hiç
yalanına rastlamadık, hep doğru söyledin, dediler.
— Öyleyse dinleyin! dedi
ve ekledi:
— Önünüzde bekleyen şiddetli bir azabı
size haber veriyorum… Buhârî,
Tefsir, Şuarâ 2, Cenâiz 98,
Menâkıb 13; Müslim, İmân
355, (208); Tirmizî, Tefsir, Tebbet
(3360)
Bu soru ve cevap Muhammed as.’ın sözüne duyulan güvenin bir ifadesiydi.
Müşrikler, Muhammed as. Resul olmadan önce, ona duydukları güveni
ifade etmek için "Muhamedül Emîn”
(Güvenilir Muhammed) diyorlardı. Bu güveni, Kâbe'nin tamiri esnasında “Haceru’l Esved”i yerleştirirken,
onun hakemliğini kabul etmelerinde de görmekteyiz.
Müminlerin Muhammed as.'a güvenleri
tamdı. Zaten mümin olmaları ona duydukları tam güven de mümkün olmaktaydı. Onun
Allah'tan getirdikleri konusunda hiçbir tereddütleri yoktu. Aksi takdirde nasıl
Müslüman olabilirlerdi ki... Müşrikler de bunu biliyorlardı. Peygambere inanan
insanları ona olan güvenini sarsmadan vazgeçirmeleri mümkün değildi. Ancak
Muhammed as.'ın sözlerinde ne de davranışlarında bu
güveni sarsacak bir şey bulamadılar. Bu sırada Allah'ın elçisine yücelikleri
gösterdiği Miraç gerçekleşti. Müminler peygamberlerine duydukları güven ile
hemen teslim oldular. Ancak Miraç mucizesine inanmayan müşrikler Peygamber
aleyhine yaygara kopardılar. Bu esnada Peygamberin yakın dostu Ebubekir, Mekke dışındaydı. Mekke şehrine gelince Miraç
olayını bahane eden müşrikler onunla alay etmek istediler. Ebubekir'in
Allâh’ın Resulüne güveni tamdı. Muhammed as.'ı
çocukluğundan beri tanıyor ve onun en yakın arkadaşıydı. Muhammed as.’ın yalan söylemeyeceğinden emindi. Onlara şöyle dedi:
"Bunları Peygamber mi söylüyor? Eğer o söylüyorsa doğrudur." Son Peygamber Hz. Muhammed: Prof. Dr. Muhammed Ebû Zehra, c. 2, s. 247-248
Sevgili Peygamberimiz devrinde mal
emniyeti zayıf olan fakirler kıymetli eşyalarını zengin ve güvenilir kimselere
emanet ederlerdi. Eşyaların emanet edildiği kimseler arasında peygamberimiz de
vardı. Peygamberimiz hicret edeceği gece Ali’ye kendi yatağında yatmasını ve
sabah olunca da evdeki emanet eşyaları sahiplerine teslim etmesini söylemişti.
Bu ve benzeri olaylar, insanların Allâh’ın Elçisine güvendiğini ortaya koymaktadır.
Merhamet; insanın canlı ve cansız tüm
varlıklara karşı içinde taşıdığı sevgi ve bundan kaynaklanan şefkat ve koruma
duygusudur. Merhamet pınarından kanasıya içmeyenlerin yüce ahlâk sahibi olması
mümkün değildir. Bu pınarın suyu ise, sevgiden fışkırır. Önce sevmek gerekir.
Sevmeden merhamet göstermek mümkün olmaz. Muhammed as. de
canlı ve cansız varlıklara karşı kalbinde taşıdığı sevgiden dolayı onlara karşı
çok merhametliydi. Kur’ân-ı Kerîm
Muhammed as.’ın merhametine şöyle dikkatimizi
çekmektedir:
* Yemin olsun! İçinizden size, öyle
bir Resûl gelmiştir ki; sizin sıkıntıya uğramanız ona
çok ağır gelir. Çünkü o size karşı çok düşkündür. Müminlere karşı da çok
şefkatli ve merhametlidir. 9/Tevbe: 128
Peygamberin merhameti yalnız insanları
değil diğer canlıları da içine alıyordu. Bu sebeple peygamberimiz fazla yük
vurulan hayvanın sahibini uyarmıştır. Hayvanlara eziyet edilmemesini
emretmiştir.
Yine bu kapsamda; “Merhamet edenlere
Rahman da merhamet eder. Yeryüzündekilere merhamet edin ki; göktekiler de size
merhamet etsin" Tirmizi, Birr 16, (1925); Ebü Dâvud, Edeb 66, (4941). buyurmaktadır.
Muhammed as.’ın merhametinin diğer bir yansıması ise,
çocuklara olan yakınlığından ortaya çıkmaktadır. Yolda yürürken selâm verir,
başlarını okşar, hediyeler verirdi. Üzülen bir çocuk gördüğünde yanına çağırır
gönlünü hoş ederdi. Çocuklara olan sevgisinin bir sonucu olarak torunu Hasan’ı
öptüğünde orada bulunan bir adam:
— Benim 10 çocuğum var. Daha hiçbirini
öpmedim, dedi. Rasûlullâh:
— Merhamet etmeyene, merhamet edilmez,
buyurdu. Buhâri, Edeb 18, Müslim, Fedâil 65,
(2318); Tirmizi, Birr 12,
(1912); Ebü Dâvud, Edeb 156, (5218).
İnsanlar arasındaki
saygısızlığı kınayan bir hadiste Resûlümüz şöyle
buyurur:
— Küçüklerine merhamet
etmeyen bizden değildir. Büyüklerin kıymetini de bilmeyen bizden değildir. Tirmizi, Birr
15, (1920).
Müşriklerin zulmü ve baskıları
karşısında müminler çok yıpranmıştı. Bu işkencelerin son bulması için sevgili resûlümüz Muhammed as.’a gelerek:
— Ey Allah'ın elçisi "Müşriklere
beddua etseniz" dediler. Onun cevabı:
— Unutmayın ki ben lanetçi olarak
değil rahmet olarak gönderildim. Müslim, Birr 87, (2597).
şeklinde oldu.
Kendilerine çok sıkıntı veren Sakif kabilesi için şöyle dua etmişti:
— Allah'ım!..
Sakif (kabilesini)i doğru yola ilet. Tirmizi Menakib
50.74
Bu ve benzeri olaylar gösteriyor ki:
Sevgili peygamberimiz insanlara karşı çok merhametli ve şefkatliydi.
Muhammed as. insanlara
değer verirdi
Muhammed as.’ın
önemli görevlerinden biri de; insanları Cennet’le müjdelemek ve Cehennem
tehlikesine karşı uyarmaktı. Yüce Allâh, sevgili Resûlümüz Muhammed as.’a hitaben buyuruyor ki:
* Biz, seni bütün insanlara ancak
müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bilmez. 34/Sebe: 28
Peygamberler; insanları eğiten, onları
güzel ahlâka ve insanlığın güzelliklerine ulaştıran yüce Allâh’ın
elçileridir. Yani, onların bütün işi insan üzerinde yoğunlaşmaktadır. Diğer
bir ifadeyle peygamberler, malzemeleri insan olan sanatkârdır. Bütün çabaları
insanı eğitmek ve geliştirmektir. Her gerçek sanatkâr, malzemesini sever. Ona
da değer verir. Sanatını ve elindeki malzemeyi sevmeyen hangi sanatkâr başarılı
olabilir? Kitap kokusunu sevmeyen bir yazar, boya kokusunu sevmeyen bir ressam
düşünülebilir mi?
Evet, peygamberler hem insanı sever
hem de onlara değer verirler. Bu değer sadece sözde değildir. Allâh’ın Elçisinin hayatına baktığımızda bunun çok hoş
örneklerini görebiliriz.
Allâh’ın Elçisi ve sahabeler bir sefere çıkmışlardı.
Mevsim Ramazan ayıydı. Askerler bir subaşında mola verdi. Arkadaşlarının hepsi
oruçluydu. Binek hayvanına sahip olmayan yaya olarak sefere katılanlar da
vardı. Allâh’ın Elçisi oruçlarını bozmaları için:
— Ey insanlar (su) için, dedi. Ama
kimse orucunu bozmaya yanaşmadı. Bunun üzerine kendisi suyun başına çökerek de
içti. Ona bakan sahabeler de suyu içtiler. İbni Hanbel 3/46 Bu olayı anlatan sahabe der ki:
— Aslında peygamber içmek istemiyordu.
Bu olayı aktaran sahabenin de işaret
ettiği gibi Allâh’ın Elçisin kendi orucunu bozmasının
nedeni, kendisinin susuzluktan bunalması değildi. Allâh’ın
Elçisini bu karara iten neden insanların sıkıntı çekmesi ve çevresindeki
insanların sıkıntı çekmesini istememesiydi. Diğer bir ifadeyle insanlara
verdiği değerdi.
İşte görüyoruz ki; bunu yalnızca
insanlara verdiği değerden ve onların sıkıntıya düşmelerini istemediğinden
yaptı. Allah'ın yarattığı, şerefli kılıp onurlandırdığı insana değer vermek,
insanlara öğretmek istediği şu altın kuralla konuyu toparlayalım. Allah’ın
elçisi buyuruyor ki:
— Açı doyurun, hastayı ziyaret edin,
esirleri hürriyetine kavuşturun. Buhari, Marda 4, Cihad 171, Nikah 71, Ahkam 23; Ebu Davud, Cenaiz 11, (3105).
Cesaret, bir kişinin yapması gereken
görevlerini yerine getirirken karşısına çıkan engellerden yılgınlığa ve paniğe
düşmeden sorumluluklarını yapmasıdır. Tanımdan da anlaşılacağı gibi cesaret,
tehlikelerden kaçmak anlamına gelen korkaklığın zıddıdır. Cesaretin başlıca
düşmanı yüreklere yerleşen korkudur. Bu korku, kişinin zayıflığından düşmanın
gücünden veya başarısız olmaktan ya da öz güven kaybından olabilir. Hangi
nedenle olursa olun cesaretsizlik başarının önündeki en büyük engeldir.
Cesaretin bir diğer düşmanı da ani parlayan bir kıvılcım gibi iyi düşünülmemiş
gözü kara davranışlar sergilemektir. Atalarımızın "Cahil cesur olur."
sözünden kastettikleri de budur. Bu tip gözü karalıklar cesaretten değil
bilgisizlikten kaynaklanır.
Resûlümüz Muhammed as.’ın
cesareti hiçbir zaman gözü kara, körü körüne bir hiddet değildi. Onun cesareti,
Allah'ın kendisine yüklediği dini anlatma ve yaşama görevini tam olarak yerine
getirme mücadelesinde ortaya çıkmaktaydı.
Allâh`ın bütün elçileri cesurdur. Hatta
denilebilir ki peygamberler yanlış yöne yürüyen bir kalabalığı yalnız başına
durdurmaya çalışan uyarıcılardır. İnsanlardan korkmazlar. Görevleri çok
zordur. İnsanların her türlüsü onlara karşı cephe alsalar bile onlar yine de
yollarından geri dönmezler. Hatta pek çok peygamberler, görevleri esnasında
haksız yere zalimler tarafından hayatlarına son verilmiştir. 2/Bakara: 61, 3/Aliimran: 21, 112,
5/Maide: 70
Buna rağmen, geriye bir adım bile atmamışlardır. Yüce Allâh
onları şöyle ifade eder:
— Onlar (peygamberler), Allâh`ın
risâletini tebliğ ederler. Ondan da korkarlar ve Allâh`dan başkasından da korkmazlar.
Hesaba çekme bakımından Allâh kâfidir. 33/Ahzâb: 39
Mekke müşrikleri, Allâh’ın
elçisini davasından vazgeçirmek istediler. Onu dinî tebliğ etmekten vazgeçmesi
için ikaz ettiler. Tehdit ettiler, hakaret ettiler, iftira ettiler,
dövdüler... hiçbir şey fayda vermedi. Nihayet,
müşriklerden bir heyet, Rasûlullãh'ın bulunduğu yere
gitti, amcası Ebu Talib'e dediler ki:
— Ya kardeşin oğlunu susturursun, ya
da Onunla ve seninle çarpışırız!.. Rasûlullãh, Ebu Talib'e hitaben:
— Ey amca!..
Bu tebliğ işini bırakmak için, bu adamlar güneşi sağ elime, ayı da sol elime
verseler, ben yine de davamdan vazgeçmem. Ya, Allâh
dinini bütün dünyaya yayar işim biter. Ya da, bu yolda ölürüm, buyurdu. Son Peygamber Hz. Muhammed: Prof. Dr. Muhammed Ebû Zehra, c. 2, s. 180-181
Mekke müşriklerine verilen cevaba
bakıldığında, cesaretin zirvesini görmemek mümkün değildir.
Muhammed as.’ın bu
cesareti hicret olayında da kendini ortaya koyuyor. O bütün arkadaşlarını
Medine'ye önceden göndermesine rağmen kendisi Mekke'de en sona kaldı. Evi kuşatıldı.
Hiç cesaretini kaybetmedi. Kendisini izleyen düşmanları mağaranın kapısına
dayandılar. Ama o mağara arkadaşına “üzülme Allâh
bizimle beraberdir” 9/Tevbe: 40 diyerek cesaret verdi. Bizim bilemediğimiz
gizli güçlerle yüce Allâh onları destekledi.
Uhud savaşında Müslümanlar arkadan
kuşatılmaya başlayınca ordu dağıldı. Ancak peygamber ve onu korumaya çalışan
yiğitler yerlerini terk etmediler. Pek çoğu bu saldırıda canlarını verdiler. Resûlümüz Muhammed as.’ın dişi
kırıldı damağı yarıldı. Ama karargâhı terk etmedi. Bütün bu örnekler resûlümüz Muhammed as.’ın cesur
bir kişiliğe sahip olduğunu bize göstermektedir.
Hak; gerçek, doğru, emek, denk, pey,
adalet... gibi anlamlara gelir. Sosyal hayatımızda
hakkı gözetmek, başkalarının sahip olduğu maddi ve manevi değerlere saygı
göstermektir.
Daha genel olarak hak; bütün
varlıklara karşı adalet göstermektir. Adalet ise her şeyi yerli yerine koymak ve
herkesin hakkını kendisine vermektir.
İnsanları ilgilendiren ve konumuzla
alakalı hakları şöyle sıralamak mümkündür:
1- Allâh
hakkı: İnsanın yaratıcısı olan Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Yüce Allâh`ın
emrettiği ibadetler; namaz, oruç, zekât, iyiliği emir ve kötülükten alıkoyma...
gibi.
2- İnsan hakkı: İnsanın bireysel
hakları; mal, can, namus, sağlık, güvenlik... gibi
3- Toplum hakkı: İnsanlar sosyal bir
hayat yaşadıkları için diğer insanların kişi üzerinde oluşan hakkıdır. Topluma
ait yol, köprü, çeşme, mescit... gibi yerlerin
kullanımı veya toplumun itibar, namus, şeref... gibi
hususlardaki haklardır.
4- Doğa hakkı: İnsan canlı ve cansız
bütün doğadan faydalanarak yaşayabildiği için doğanın insan üzerinde hakkı
vardır. Bundan dolayı faydalı olan bitkiler, canlı ve cansız varlıklar aslına
uygun olarak korunmalıdır.
Allâh’ın Elçisinin günlük hayatını üçe bölerek
kullanması hakkı gözetmesine en güzel örnektir. O gününü üçe ayırırdı, bir
kısmını ailesine, bir kısmını insanlara ve onların işlerini düzenlemeye, bir
kısmını da kendisine ve ibadetine ayırdı.
Muhammed as. insanların
haklarını gözetmeye özen gösterirdi. Bir gün zekât gelirlerini toplamakla
görevlendirdiği bir memur zekât toplamanın yanında kendisine şahsî hediyeler
kabul etmişti. Görevli fazladan aldığı malların kendisine hediye edildiğini
söyledi Bu gerekçeye doğru bulmayan Peygamberimiz ayağa kalktı:
— ... (Bu adam,) ana-babasının evinde
otursaydı, eğer doğru söylüyorsa bu hediye ona gelir miydi?..
buyurdu. Buhari, Hiyel 15, Cum'a 29, Zekât 67, Hibe 17, Eymân
3, Ahkâm 24, 41; Müslim, İmâret 26, (1832); Muhammed as.’ın
bu tepkisi kamu hakkını gözetme amacına dönüktü. Sevgili peygamberimiz bu
davranışıyla toplumun haklarını korumaya özen göstermiştir.
Allâh Resulü insan hakları konusunda çok
hassastı. Hatta bilerek bir hata işlemediği halde bilmeden işleyebileceği bir
hatadan dolayı Allah'tan af diliyor ve insanlara dua ediyordu:
— Allah'ım! Muhammed as. de bir insandır. Her insanın kızıp öfkelendiği gibi o da
kızıp öfkelenebilir. Allah'ım! Herhangi bir mümine haksız yere lanet okur, kötü
söyler, beddua edersem; bunu onun için bir ecir, rahmet ve bağışlanma vesilesi
kıl. Müslim Bir / 45 25
Hatta vefatı yaklaştığı dönemde
insanların karşısına çıktı:
— Bilmeden sırtına vurduğum kimse
varsa gelsin vursun, malını aldığım kimse varsa işte malım gelsin alsın,
buyurdu. Bu sözlerle üzerinde olabilecek insan haklarını ödemek istemişti.
Allâh`ın resûlleri,
her zaman hak ve hukuku öne alırlardı. Allâh`a karşı görevlerini yerine getirir, insanların hak ve
hürriyetlerini gözetir, toplumun menfaatlerini korurlar.
Konuyla ilgili birkaç ayet meali:
* Eğer hak onların arzu ve isteklerine
uysaydı; gökler, yer ve onlarda bulananlar fesada uğrardı. 23/Mü'minûn: 71
* Hakkı batıla karıştırmayın ve bile bile hakkı gizlemeyin.
2/Bakara: 42
* Allâh`a tevekkül et. Çünkü sen, apaçık olan gerçek üzerindesin. 27/Neml: 79
Sabır: İnsanın karşılaştığı ve
değiştirmesi mümkün olmayan olaylarda taşkınlık göstermemesi ve ulaşmak
istediği hedeflerde karşılaştığı zorluklara karşı göğüs gererek direnmesidir.
Tanımdan da anlaşılacağı gibi sabrın iki belirgin yönü vardı.
1. Pasif karakterli sabır: Ölüm,
hastalık, tabii afet gibi durumlarda taşkınlık yapmamak ve gücünü yitirmemektir.
2. Aktif karakterli sabır: Ulaşmak
istediğimiz hedeflere giderken karşılaştığımız engeller karşısında pes etmeden
direnmektir. Öğrencinin başarmak için çalışmakta sabır göstermesi, askerin
zafer için eğitimde ve cephede zorluklara göğüs germesi... gibi
.
Haksızlıklara karşı direnmek de sabrın
en güzel örneğidir. Hatta haksızlığa ve kötülüğe iyilikle karşılık vermek
sabrın zirvesidir. Bu ne nedenle Muhammed as. karşılaştığı
kötülüklere, iyilikle karşılık verirdi. Kuran’da Allâh’ın
Elçisine böyle davranması öğütlenmişti:
* İyilikle kötülük bir olmaz. Sen
(kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık
bulunan kimse, sanki candan bir dost olur. 41/Fussilet: 34
* Buna (bu güzel davranışa) ancak
sabredenler kavuşturulur; Buna ancak (hayırdan) büyük nasibi olan kavuşturulur. 41/Fussilet: 35
Bu ayetlerde, kötüye iyilikle karşılık
vermenin dostluklar meydana getireceği anlatılmaktadır. Daha sonra ancak
sabırlı insanların böyle davranacağı belirtilmiştir.
Allâh resulü Muhammed as. Peygamberlik görevini yerine getirirken bir çok sıkıntı ve zorluklarla karşılaştı.
O, Mekke'de İslâmî tebliğin ilk
dönemlerinde Kâbe'nin önünde namaz kılarken müşrikler ona her türlü hakareti
reva görürlerdi. Hatta bir defasında düşmanlık sınırlarını en iğrenç düzeye
ulaştırarak üzerine ölmüş hayvan işkembesi bile atmışlardı. Yine Mekkeli müşrikler,
müminleri dinlerinden vazgeçirmek için çevre ile bağlantısını keserek Ebu Talip
mahallesinde kuşatma altına almış, onlara sosyal ve ekonomik ambargo uygulamışlardı.
Onları açlık ve sefaletle başbaşa bırakmışlardı. Bu
duruma Muhammed as. ve müminler sabrettiler.
Öte yandan Peygamberimiz, Hendek
Savaşında, Medine'yi savunmak için şehrin etrafına hendek kazarken
Müslümanların içinde bulunduğu kıtlık sebebiyle oluşan açlığa katlandı.
Açlıktan içe çöker karnını Müslümanlar arasında umutsuzluğa yol açmaması için
karınlarına taş bağlamış ve çalışmaya devam etmişti. Bu sabrın sonucunda Allâh Teâlâ onlara zafer vermişti.
Yüce Allâh,
son elçisi Muhammed as.’a hep sabrı tavsiye etmiştir.
Konuyla ilgili birkaç ayet meali:
* Resûllerden
azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret... 46/Ahkâf: 35
Sabret! Senin sabrın da ancak Allâh`ın (yardımıyla)dır. Onların tuzak kurmalarından dolayı bunalıma düşme! 16/Nahl: 127
* ...Allâh
yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler. Boyun
eğmediler. Allâh sabredenleri sever. 3/Aliimrân: 146
* Yoksa Allâh
içinizden cihât edenleri belli etmeden sabredenleri
öğrenmeden (ortaya çıkarmadan) Cennet'e gireceğinizi mi sandınız. 3/Aliimrân: 142
Muhammed as. verdiği
sözde dururdu
Muhammed as.’ın
sözünde durması, onun güvenilir kişiliğinin bir parçasıdır. Bu emrin içerisine,
doğruluğun önemli bir yönü olan sözlerde doğruluk da girmektedir. Söz,
kalplerin gizlediğini ortaya çıkarır. Sözün insan kişiliğini yansıtma özelliği
vardır. Sözü doğru olmayanın özünün doğru olması mümkün değildir. Özü doğru
olmayanın doğru söz söylemesi ve sözünde durması da aynı şekilde imkânsızdır. Allâh’ın Elçisine Kur’ân-ı Kerîm'de "Emrolunduğun gibi
dosdoğru ol." 11/Hûd: 112 buyrulmuştur.
Sözünde durmak Kuran'ın yalnızca
peygamberden değil bütün iman edenlerden beklediği bir davranıştır. Müminûn süresinde müminin özellikleri anlatılmaktadır.
Kurtuluşa eren müminlerin özellikleri teker teker
anlatıldıktan sonra sıra sözünde durmaya gelir. Sözlerinde durmaları nedeniyle
kurtuluşa eren müminlerden şöyle söz edilir:
— Kurtuluşa eren müminler emanetlerine
ve verdikleri sözlere riayet ederler. 23/Müminun: 8
Sözünde durma gereği bir başka ayette
de şöyle belirtilir:
— Verdiğiniz sözü yerine getirin,
çünkü sözleşmeler sorumluluk getirir."
17/İsra: 34
Resûlullah as. buyurdur
ki:
- Dört haslet vardır; kimde bu
hasletler bulunursa o kimse halis münafıktır. Kimde de bunlardan biri bulunursa,
onu bırakıncaya kadar kendinde nifaktan bir haslet var demektir:
1. Emanet edilince hıyanet eder,
2. Konuşunca yalan söyler,
3. Söz verince sözünde durmaz,
4. Husumet edince haddi aşar. Buhâri, İman 24, Mezâlim 17, Cizye 17; Müslim, İman 106, (58); Ebu Dâvud, sünnet 16, (4688); Tirmizi,
İman 14, (2634); Nesâi, İman 20, (8, 116)
Sözünde durmamak hem yalanı, hem de
aldatmayı içine alıyor. Çünkü sözünde durmayan kişi hem yapmayacağı bir şey
için yapacağım diyerek yalan söylemiş, hem de karşısındaki insanı doğruluğuna
inandırarak aldatmıştır. Allâh’ın Elçisi bir çocuğun
bile, anne babası tarafından aldatılmasını, ona söz verip yerine getirmemesini
doğru bulmamıştır. Amir adlı sahabe çocukluğunda meydana gelen bir hatırayı
şöyle anlatır:
— Bir gün peygamber (sav) evimizde
oturuyordu. Annem beni çağırdı ve "Gel, sana bir şey vereceğim”, dedi. Allâh resulü anneme
— Ne vermek istedin? diye sordu. Annem:
— Ona hurma verecektim, dedi. Bunun
üzerine Allâh’ın Elçisi:
— Ona bir şey vermeseydin yalan söylemiş
olurdun." Ebu Davud, Edeb 88, (4991)
buyurdu.
Böylece Allâh’ın
Elçisi sözlerinde, hareketlerinde kısaca tüm yaşantısında sözünde durmaya
dikkat ederdi. Bütün Müslümanların da verdiği sözü yerine getirmelerini
isterdi.
Hoşgörü: Başkalarının farklı
düşünceleri ve davranışları olabileceğini düşünerek insanları farklılıkları ve
hatalarıyla beraber kabul edebilmektir. Hoşgörü için dilimizde müsamaha ve
tolerans kelimeleri de kullanılmaktadır.
İnsanların düşünce ve davranışlarının
aynı olması düşünülemez. Çünkü her insan bağımsız bir akla, iradeye ve diğer
insanlardan ayrı menfaatlere sahiptir. İnsanların yetişme tarzı, çevre etkeni
ve kişisel özelliklerini hesaba kattığımızda da farklılıkların tabii olduğu
ortaya çıkar. Bu farklılıkları ortadan kaldırma imkânı da yoktur. Bu durumda,
bu farklılıkları insanın ve toplumun zenginliği olarak kabul etmek gerekir.
Resûlümüz Muhammed as.’ın
insanları dine davet etmesi, hoşgörü kavramının dışında değildir. Çünkü
peygamberin çağrısı zor ve baskı içermiyordu. Kur’ân-ı
Kerîm bu davetin özelliğini şöyle açıklıyor:
— Biz insana iki yol gösterdik,
dilerse şükredip inanır, dilerse de nankörlük ederek inkâr eder." 76/İnsan: 11
Bir başka ayette ise:
— Bu bir öğüttür, dileyen rabbine
varan yolu tutar. 73/Müzemmil:
13
Allâh’ın Elçisi insanların hatalarına karşı
da hoşgörülüydü.
Bir gün peygamberimiz arkadaşlarıyla
birlikte mescitte oturuyordu. Birkaç Arap köylüsü geldi. Dini konular hakkında
bazı sorular sordular. İçlerinden biri o esnada kalkıp mescidin bir köşesine
küçük ihtiyacını giderdi. Bu yanlış hareket karşısında mescitte peygamberimizle
beraber oturan diğer Müslümanlar öfkelendiler, onu dövmeye kalktılar. Bunun
üzerine peygamberimiz ona karışılmamasını söyledi. Su getirterek o yeri temizletti.
Bu şekilde arkadaşlarına eğitimsizlikten kaynaklanan hataların kaba kuvvet ile
çözümün yanlış olduğunu öğretti. Çünkü böylesi yanlışların düzeltilmesi ancak
eğitimle olur.
Allâh’ın Elçisi kendi şahsına yönelik
yanlışları her zaman hoş görü ile karşılamıştır. Aişe
ra., resûlümüz
Muhammed as.’ın bu yönünü şöyle anlatmaktadır:
— Ben Rasûlullâh'ın,
şahsına yapılan bir haksızlığın öcünü aldığını hiç görmedim. Yalnız Allah'a
saygısızlık anlamı taşıyan işler hariç. Eğer Allah'a karşı saygısızlık yapılırsa,
Rasûlullâh bu saygısızlığa en çok karşı çıkan olurdu. Müslüm Fezil:
77-79
Allah’ın elçisi Muhammed
as.’ın hoşgörüsünü bir başka açıdan Aişe ra. şöyle
anlatıyor:
- Resûlullah
as. iki iş arasında muhayyer bırakılırsa, mutlaka en
kolayını tercih ederdi. Yeter ki bu, günah olmasın. Eğer bir iş günah idiyse,
günaha karşı insanın en uzak duranı idi. Allâh’ın
Elçisi kendisi için hiç intikam aramadı. Ama Allah'ın bir haramı ihlâl edilince
o zaman Allah için intikam alırdı, Buhari, Menâkıb 23, Edeb 80, Hudud 10, 42; Müslim, Fezâil 77, (2327); Muvatta, Husnü'l-Hulk 2, (2, 903); Ebu Dâvud, Edeb 5, (4785). diyor.
Aişe'nin bu sözlerinden de anlaşılacağı üzere Allâh’ın Elçisi, şahsî kin peşinde koşmazdı. Amcasını
öldüren Vahşi iman etmek isteyince peygamber kan davası güderek Müslüman
olmasına engel olmadı. Kendisini, vatanı olan Mekke'den sürenleri o dönemin
uygulamasına göre köle yapabileceği halde serbest bıraktı, kin gütmedi.
Fakat Aişe ra'nın de ifade ettiği gibi, Allâh
adına veya Allah'a karşı yapılan yanlışları hoş görmezdi.
Muhammed as.,
Allâh`ın dinini insanlara
tebliğ ederdi. Bu tebliğ esnasında ve diğer zamanlarda çevresindeki insanlara
hoşgörülü ve yumuşak davranırdı. İnsanların farkında olmadan yapmış oldukları
hataları görmemezlikten gelirdi. Bazen da onları yumuşak bir dille uyarırdı. Rasûlullâh’ın bazı arkadaşları; O’nun kaba ve katı yürekli
olmadığını, çarşı-pazarda çığırtkanlık yapmadığını, kötülüğe kötülükle karşılık
vermediğini hatta affedici, hoşgörülü ve müsamahalı olduğunu ifade ediyorlar.
Muhammed'in çok hoşgörülü olduğunu şu ayet mealinde de görmek mümkündür:
* Allâh`ın rahmetinden dolayı, sen onlara
karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz
etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onlar için istiğfar et... 3/Aliimrân: 159
Muhammed as. zamanı
iyi değerlendirirdi
Atalarımız zamanın önemini belirtmek
için "vakit nakittir" demişlerdir. Belki de zaman çok daha önemlidir.
Çünkü bir kişinin sahip olduğu zamanın toplamına ömür diyoruz. Ömür, hedefi insan
olan tek atımlık kurşun gibidir. Ya hedefe isabet ettirirsiniz, ya da boşa
harcayarak eldeki fırsatı kaybedersiniz. Kısacası, hayatın yedeği yoktur ve
bize bir defa verilmiştir.
Muhammed as. her
şeyde olduğu gibi zamanını da iyi değerlendirirdi. Çünkü,
insanın sahip olduğu en önemli sermayenin zaman olduğu bilincindeydi. Her geçen
dakikanın kum saatinden dökülen kum tanecikleri gibi insanı dünya hayatının
sonuna yaklaştırdığının farkındaydı. Aldığımız her nefesten hesaba
çekileceğimiz güne, her an biraz daha yaklaşıldığını, ondan daha iyi kim
bilebilirdi? Bu sebeple vaktini bir sarraf titizliğiyle ölçüp biçip
değerlendirirdi.
Peygamberimiz, konumu nedeniyle pek
çok sorumluluğa sahipti. Resûlümüz Muhammed as.’ın dini tebliğ görevinin yanı sıra idaresini üslendiği
toplumun yönetimi olmak üzere pek çok sosyal görevi vardı. Kişisel
sorumluluklarını da hesaba kattığımızda resûlümüz
Muhammed as.’ın oldukça yoğun olduğunu görürüz.
Bunca yoğunluk içinde iyi bir zaman planlaması olmadan başarı ile çıkmak mümkün
değildir.
Günlük işlerini üçe ayıran Allâh’ın Elçisinin zaman planı şöyleydi:
a) Toplumun işlerine ayırdığı vakit:
Bu zaman diliminde insanlar arasındaki anlaşmazlıkları giderir. İnsanlara zaman
zaman dini anlatmaya (yeni gelen ayetleri açıklamaya)
çalışır. Düğünlerine, hasta ziyaretine, davetlerine giderdi.
b) Ailesine ayırdığı vakit: Bu zamanda
aile fertleriyle ilgilenirdi. Kızı Fatma'yı sık sık
ziyaret ederdi. Torunları Hasan ve Hüseyin'e ayrıca zaman ayırarak onları
severdi. Onları gezdirirdi. Onlarla oynar ve ihtiyaçlarını karşılardı.
c) Kendisine ayırdığı vakit: Bu
vakitte dinlenir, uyur ve cemaatle kılınan farz namazların dışında ibadet
ederdi. Çeşitli söküklerini kendisi tamir eder, mutfakta ailesine yardım
ederdi.
Boş vakitlerimizi iyi değerlendirmeliyiz.
Çünkü öyle durumlar olur ki, boşa harcadığımız "boş vakitlerimize"
bile sızlanmak için vakit bulamayız. Her şeyin kıymetini zamanında bilmeliyiz.
Muhammed as. danışarak
iş yapardı
İnsanların birbirleriyle danışarak iş
yapması, dinimizde istişare ve müşavere olarak ifade edilmektedir. Danışma
topluluğuna ve bu topluluğun bulunduğu yere de şûrâ
adı verilmektedir.
Terim olarak istişare; daha iyi bir
görüşü elde edebilmek için o konuda bilgi sahibi uzman olan kişilerin
görüşlerini almaktır.
Müslümanların, istişare ile sonuca
varmaları gereken konular, dinde açıkça hükmü belirtilmeyen konulardır. Çünkü
dinin açıkça emrettiği ve yasakladığı konuda istişareye gerek yoktur.
Kapsamı bakımından istişareyi ikiye
ayırmak mümkündür.
a) Bireysel (şahsî) istişare: Bir
kişinin kişisel durumuyla ilgili bir sorununu danışarak çözmeye çalışmasıdır.
O konuda bilgi, tecrübe sahibi olan kişilerden yardım istemesidir. Her insan
gibi, Allâh’ın Elçisi de bir insan olarak bu
istişareye zaman zaman başvurmuştur. Bu tür danışmanın
örneklerinden biri; münafıkların yaydığı bir dedikodu karşısında Muhammed as.'ın tutumudur. Allâh’ın Elçisi,
münafıkların ailesine yönelik çıkardıkları, bu dedikodudan dolayı çok üzüldü.
Sorunu nasıl çözebileceğini öğrenmeye çalıştı. Bu amaçla Ebu Bekir, Ömer, Ali
gibi sahabelere danıştığı, onlarla istişare ettiği kaynaklarda anlatılmaktadır.
b) Toplumsal istişare: Toplumu
ilgilendiren konularda karar alırken insanlara danışmak ve ortak kararlar
almaya çalışmaktır. Kuran, Allâh’ın Elçisine toplumsal
kararları danışarak almasını emretmiştir:
- İşlerde de onlara danışarak karar
al" 3/Aliimran:
159
Bu sebeple Allâh’ın
Elçisi, pek çok olayda danışarak karar almıştır. Bunlardan bazıları şunlardır:
* Bedir savaşına çıkması Ahmed bin Hanbel;
12486 ve Bedir esirler
hakkında, Ahmed bin Hanbel; 4456
* Uhud
savaşından önce şehir savunması, ya da meydan savaşı kararının alınması,
* Hendek savaşında, şehri savunmak
için hendek kazılmasına karar verilmesinde,
* Taif
Kalesi hakkında Nevfel ile istişaresi, Es Sîretün Nebeviyyeti,
İbni Kesir. C.3
* Bedir esirlerine karşı uygulanacak
işlemin belirlenmesi... vb. konulardan sevgili
Peygamberimiz danışarak karar vermiştir.
Peygamberimiz, Medine'ye hicret
ettikten sonra, yüklendiği sosyal konumu nedeniyle çok çeşitli kararlar almak
zorunda kalmıştır. Bunların bir kısmını yukarıda sıralamaya çalıştık.
Peygamberimiz Allah'tan vahiy alan bir kişi olarak hiçbir konuda kimseye
danışmadan hareket edebilirdi. Hiç kimse de "Niçin böyle yapıyorsun?"
diye sormayabilirdi. Ancak, Allâh danışarak iş
yapmasını emretmişti. Allah'ın bu emrine uymak zorundaydı. Ayrıca iman edenlere
danışarak karar alma alışkanlık ve kültürünü kazandırması gerekmekteydi. Bu
amaçları gerçekleştirmek için danışarak iş yapardı. Öyle ki, çevresinde özellikle
kendisine danıştığı, görüşlerine özel değer verdiği arkadaşları vardı.
Şadi KUL
Emekli Din
Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni
Malatya