ALLAH’A İMAN

 

1. Allah sözcüğü

 

A. Lafzatullâh

“Allah sözcüğü, yüce Yaratıcının zatına mahsus olarak kullanılan özel bir isimdir. Arapça olan bu kelimenin aslı genellikle ilâh olarak kabul edilir. İlâh kelimesinin başındaki “hemze yani i” atılmış ve onun yerine “el”[1] getirilmiştir (el+lâh=Ellâh).[2] Bu kelimenin sadece yüce Allah’a mahsus olduğunu Kur’ân da vurgulamaktadır:

…Hiç O'nun adaşı olan birini biliyor musun?[3]

Kur’ân-ı Kerîm’de yerine göre yüce Yaratıcı’yı ifade eden “Allah” özel ismi ile “ben, biz, o...” gibi zamirler çok kullanılmaktadır. Örneğin:

Allah’tan başka ilâh yok­tur.[4]

Benden başka ilâh yok­tur.[5]

Ondan başka ilâh yoktur.[6]

Zikr’i biz indirdik biz.[7]

Yine, Kur’ân-ı Kerîm’de, yüce Allah’ın özel ismi yerine özelliklerini yansıtan isimleşmiş sıfatlar da bolca kulla­nıl­maktadır. Hâlik, Rezzâk, Alîm, Habîr... gibi isimleri konu edinen ayetlerden birkaç ör­nek:

İşte o, her şeyin (Hâlik’ı) yaratıcısı olan rabbiniz Allah’tır. Ondan başka ilâh yoktur...[8]

Şüphesiz (Rezzâk) rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.[9]

(Şunu iyi) biliniz ki: Allah her şeyi (Alîm) bilendir.[10]

Ey iman edenler!.. Allah’tan sakının ve herkes yarın için ne hazırladığına baksın. Allah’tan sakının, çünkü Allah, yaptık­larınızdan (Habîr) haberdardır.[11]

Genellikle “en üstünlüğü” ifade eden kelime ve kavramlar yüce Allah için kullanılmaktadır. Örnek olarak şu ayet meallerini verebiliriz:

En güzel isimler Allah’ındır, O'na o isimlerle dua edin, O'nun isimleri konusunda eğriliğe sapan­ları bırakın. Onlar yap­tıklarının ce­zasını göreceklerdir.”[12]

De ki: İster Allah deyin, ister Rahmân deyin, hangisini derseniz deyin, en güzel isimler O'nun­dur.”[13]

Allah; Hâlik, Bâri, Musavvir'dir. En güzel isimler kendi­sine aittir. Göklerde ve yerde olanlar O'nu tesbih ederler. O Aziz’dir, Hâkim’dir.[14]  

Kur’ân-ı Kerîm’de bu kelimeler, en güzel isimler anlamına ge­len “esmâu'l husnâ”[15] olarak ifade edilir. Bu isimler topluca ve hepsi bir arada “Tirmizî”[16] ve “İbn Mâce”[17] hadis kitaplarında geçmektedir.

Yara­tılmış varlıklar, yüce Allah’la karşılaştırılamaz. Allah yaratıcı, diğerleri yaratılmıştır. Yaratılmış, Yaratıcıyla başa baş kıyas edilemez. O halde yüce Yaratıcının sıfatları yani “en üstün­lüğü” ifade eden ke­lime ve kavramlar sadece Allah için kullanılmalıdır. İnsanlar için kullanı­lırsa, an­lamsızlaşır. Kur’ân-ı Kerîm, bize bunun örneğini şöyle verir: “(Firavun): Ben sizin en büyük Rabbinizim, dedi”[18] Düşü­nüldüğünde; Firavun kendisini “en üstün” duruma getirmişti. Geçmişte, kendisini “en üstün” zannedenle­rin şu anda gücü, kuvveti, kudreti, saltanatı ve vü­cudu nerede?!. Hepsi yok olmuş. Karşımızda “Ancak; yüce­lik ve ikram sahibi Rabbinin zatı baki kalır”[19] gerçeği dur­maktadır.

Allah bütün kâinatın rabbidir. Sınırsız övgüye o layıktır. Yaratılmışların “rab” ve “ilâh” olma özelliği yoktur. Ancak, insanlar birbirini allayıp pullayıp olduğundan başka gösterip gerçek­lerden uzaklaşıyorlar. Kur’ân-ı Kerîm tabiriyle insanlar birbirini “âlemlerin rabbi ile bir seviyede”[20] göste­ri­yor­lar. Yüce Allah sevgili resûlümüze hitaben: “(Ey Muhammed on­lara) de ki: ...Bazımız bazı­mızı Allah’tan başka rabler edinmesin...”[21] uyarısında bulunmak­tadır. Şu ayeti kerime ile konuyu to­parla­yalım: “Hamd; göklerin Rabb’i, yerin Rabb’i, âlemlerin de Rabb’i olan Allah’adır.”[22]

 

B. Lafzatullahın özel isim olması

Çeşitli inançlara sahip kişi ve toplum­ların dillerinde kullanılan tanrı, tanrıça, ilâh... vb. keli­me­le­rin kendi­leri veya başka dillerdeki karşılıkları tam olarak yüce Allah’ı ifade ede­mez. Bu keli­meler de­ği­şik zaman­ ve yerlerde çeşitli varlıklar için de kullanılır. Arapça “İlâh”, Türkçe “Tanrı”, Farsça “Hudâ”, İngi­lizce “God”, Fran­sızca “Dieo”, Almanca “Gott”, İtalyanca “Dio”... kelime­leri cins isim­lerdir. Bu isimler, yüce Yaratıcıyı kastederek kullanmak mümkündür. Her ne kadar bu keli­meler yüce Ya­ratıcı için kul­lanılırsa da Kur’ân-ı Kerîm’deki “Allah” sözcüğünü tam olarak karşı­layamaz­lar. Çünkü “Allah” sözcüğü özel ve tekildir, çoğulu da yapı­lamaz. Ama diğer kelimeler cins isim olduğu gibi te­kil veya çoğul olarak da kullanıl­ır. Ör­neğin; tanrı, tanrılar, tanrıça, tan­rı­ça­lar, gök tanrısı, yer tan­rısı... gibi.

Ortada dolaşan bazı saplantıların doğrultu­sunda hareket ederek “Allah” söz­cüğüne alternatif ke­limeler kullanmak hiç de doğru değildir. Özel ismin yerini, hiçbir cins isim daha iyi karşılaya­maz. “Lâ ilâhe illallâh” cümlesini örnek alacak olursak:

“Lâ ilâhe illallâh” cümlesinin Türkçe anlamı; “Allah’tan başka ilâh yoktur.” Şimdi; “Allah” söz­cüğünü özel isim olarak değil de cins isim olarak alalım. En yakın karşılığı yok­tur. Olsa olsa, “tanrı” kelimesini zorlayarak alabiliriz. Arapça “ilâh kelimesinin en yakın kar­şılığı yine “tanrı” ke­limesidir. Esas cümlemiz ile normal Türkçesi ve iyice Türkçeleşmiş cümleleri alt alta getire­lim:

1- “Lâ ilâhe illallâh. لا إله الا الله”:

2- “Allah’tan başka ilâh yoktur.”

3- “Allah’tan başka tanrı yoktur.”

4- “Tanrıdan başka tanrı yoktur.”

Bu cümleleri çok kısa açıklayalım:

1- “Lâ ilâhe illallâh. لا إله الا الله ”: Tevhîd cümlesinin  kısaca Arapça aslıdır.

2- “Allah’tan başka ilâh yoktur.” Tevhîd cümlesinin Türkçe karşılığıdır. Burada “Allah” söz­cüğü bilindiği gibi özel isim, “ilâh” sözcüğü de kavram olarak olduğu gibi alınmıştır. Bu kav­ramın içeriği, sağ­lıklı bilgi ile doldurulmalıdır. Yoksa anlamı, aslı bilinmeyen bir formü­lün tekrarlan­masına ben­zer.

3- “Allah’tan başka tanrı yoktur.”: Burada da, “Allah” sözcüğü özel isim, “ilâh” söz­cüğü ise; tanrı olarak alınmıştır. Türkçe anlamı ise; “Allah’tan başka üstün bir yaratıcı yoktur.” şeklinde zannedilir. Ancak; yaratıcı kelimesinin Kur’ân-ı Kerîm’deki karşılığı “hâlik” sözcü­ğüdür. “İlâh” kelimesinin kar­şılığı değildir. Tanrı kelimesinin kapsadığı anlam, bulanık bir hal almaktadır.

4- “Tanrıdan başka tanrı yoktur.” Burada ise; “Allah” sözcüğü “Tanrı” kelimesiyle Türk­çe­leştirilmiş, aynı şekilde “ilâh” sözcüğü de; tanrı olarak tercüme edilmiştir. Türkçesi; “Tanrıdan başka tanrı yoktur.” şekline gelmiştir. Anlamına gelince; “Ali’den başka Ali yoktur” veya “Kalemden başka kalem yoktur.” gibi anlamsız bir cümle ortaya çıkar. Ay­rıca, bir müşrik kişinin Allah’tan başka edindiği bir ilâhını büyüklemek için de bu cümle “Tanrıdan başka Tanrı yok” kullanılabilir duruma gelmektedir. Biz burada, Tevhîd cümlesinin an­lamını mı öğreneceğiz? Yoksa, “Tanrıdan başka tanrı yoktur.” şekline gelen cümlenin an­lamsızlığını mı anlaşılır hele getirmeye çalışacağız?!. Bu ise; havanda su dövmekten başka bir şey değildir.

Türkçemizde kullanılan “tanrı” sözcüğü Kur’ân-ı Kerîm’de geçen “ilâh” sözcüğünün tam kar­şılığını tutamamaktadır. Kültür düzeyi yüksek olan dar bir toplulukta belki mümkündür. Ama geniş halk kitlesinin kullandığı konuşma dilinde bu iki kelimenin birbirinin karşılığı olmadığını gör­mekteyiz.

Şöyle ki; Kur’ân’da ve Arap kültüründe ilâhlaştırılan varlıklar açık açık ve herkes tarafından anlaşılır şe­kilde kullanılmaktadır. Örneğin:

1- Allah gerçek ilâh olarak takdim edilmektedir.

2- Bazı erkek, kadın, aslan, akbaba, at... gibi heykellerin,

3- Ev, yapıt, taş, kaya, ağaç, anıt... gibi nesnelerin,

4- Kahramanlaştırılmış veya efsaneleştirilmiş dindar insanların,

5- Zorba yönetici veya zinakâr kişilerin,

6- Melek, cin, resûl/nebi ve yakınlarının,

7- Hevâ yani arzu, istek ve eğilimlerin ilâhlaştırıldığını… görmekteyiz.

Şimdi, küçük bir değerlendirme yapalım: Acaba, yaşadığımız bu ortamda veya toplumumu­zun konuşma dilinde böylesi ilâhlaştırmalar veya ilâhlaştırılmış konumunda olanlar “tanrı” söz­cüğü ile ifade ediliyor mu? Edilmiyor mu? Kanaatimce; ifade edilmiyor. Edilse bile; gayet çok azdır. Yok denecek kadardır. O da, hâlik, rab kelimelerinin karşılığı zannediliyor. Ayrıca; saydı­ğımız bu ilâhlaştırmaların varlığını bilmeyen bir insanın ifade ettiği, “Allah’tan başka ilâh yok­tur.” cümlesinin tam anlaşıldığını söyleyebilir miyiz? Hiç de zannetmiyorum. Hemen şu akla gelebilir. Öyleyse, “Allah’tan başka ilâh yoktur.” cümlesini söylemeyelim mi? Söyleyelim de anlamını bilerek söy­leyelim. İçeriği maksadına uygun olsun. Daha güzel olsun.

Demek ki; “Allah” sözcüğü özel isimdir, tercüme edilemediği gibi cins isim olarak da alı­na­maz. “İlâh” sözcüğü de bir kavramdır, sağlıklı bilgilerle anlamaya çalışmalıyız.[23]

 

2. Allah’a iman ve Tevhîd inancı

A. İman

İman konusunda uzun uzadıya bazı açıklamalara girmeden şu hadisi sunmakla yetine­lim: Bir gün, Allah’ın elçisi Muhammed as. halkın arasındayken, Cebrail bir insan kılığında geldi:

— Îmân nedir? diye sordu. Allah’ın elçisi:

— Îmân; Allah’a, meleklerine, onunla karşılaşacağına, elçilerine inanmandır. Tekrar dirilişe de inanmandır, buyurdu...[24]

Sahabeden Muâz anlatıyor. Bir gün yolculuk esnasında, Allah’ın elçisi Muhammed as. bana sordu:

— Ey Muâz!.. Allah’ın kulları üzerindeki hakkı ile kulların Allah üzerindeki hakkının ne oldu­ğunu biliyor musun? Ben:

— Allah ve Resûlü daha iyi bilir, dedim. Bunun üzerine:

— Allah’ın kulları üzerindeki hakkı; Ona hiçbir şeyi ortak koşmayarak kulluk etmeleridir. Kulla­rın Allah üzerindeki hakları ise; kendisine hiçbir şeyi ortak koşmayanlara azap etmemesi­dir.[25] bu­yurdu.

 

B. Tevhîd İnancı

İslâm Dini, “Tevhîd” temelleri üze­rine oturmuştur. Allah’a iman konusunda önemli yeri olan Tevhîd İnancını iyi bilmek gerekir. Tev­hîd İnancı­nın anlaşılmadığı yerlerde her türlü hu­rafe, bi­dat ve batıl inanışlar bazen gizli, bazen masum ve sempatik bir biçimde şekillenir. Doğru ve yanlışlar birbirinden ayırt edilemez duruma gelir. Tevhîd İnancı, bu sa­pıklıkların kökünü kurutmaktadır.

Tevhîd İnancı: Yüce Allah’ın zâtında, sıfatlarında ve fiille­rinde bir tek olduğuna inan­mak­tır.[26] Konuyu biraz açalım

1- Allah zatında birdir; bölümü veya parçası yoktur. Allah, bile­şik varlıkların bir parçası de­ğildir.

2- Allah sıfatta birdir; eşi, benzeri yoktur. Bütün kâinâtı yaratan O’dur. Allah, yaratılmış var­lıklara benzemez.

3- Allah fiillerinde birdir; ortağı yoktur. Allah her yönüyle mü­kemmeldir, acizlik ona ya­kış­maz. Allah, ibâdet edilmeğe lâyık tek ilâhtır.

Bu üç ana özelliği bir araya getirerek anladığımızı ifade ede­lim: “Allah birdir; bölümü, ben­zeri ve ortağı yoktur.”[27] İlk bakışta ifade ettiğimiz bu cümle herkesin yorum yapmadan kabulle­neceği bir inançtır. Fakat sorunların çoğu burada yumaklanmaktadır Konuya açıklık getirmek için şu soruyu sora­lım:

— Tevhîd İnancı konusunda insanların genel olarak hata yaptığı nokta nerededir?

Bu soruya cevap ararken fazla ayrıntıya girmenin fay­dalı olacağı kanaatinde değilim. Onun için özlü ve kısa cevaplar üzerinde duralım:

1- Allah zatında birdir. Bu ana temelden bir sorun yoktur, gibi zannediliyor. Yüce Allah’a inanan insan­lar, yüce Allah’ın en üstün varlık olduğunu biliyorlar. Ama O’na evlat isnat ediyorlar. Evlat ana-babanın bir parçası, yani cüzüdür.[28] Allah bu yakıştırmalardan münezzehtir.

2- Allah sıfatta birdir. Yüce Allah’ın üstünlüğünün gereği kendine özgü bazı sıfatları vardır. Bu sıfatları olduğu gibi yaratılmış varlıklara indirgemek veya yaratılmış varlıkların sınırlı özel­liklerini yüce Allah’a yakıştırmak Tevhîd İnancını bozmaktadır.

Örneğin: Yüce Allah’ın ilim sı­fatını düşü­nelim. İlmi her şeyi kuşatmıştır. Ona hiçbir şey gizli kalamaz. Yoksa Allah’ın ilim sıfatı noksan du­ruma gelir. Diğer varlıkların seviyesine indirgenmiş olur. Bunun tersi de düşünü­lebilir. Şöyle ki: Dünyanın en bilgili insanını göz önüne getirelim. Bu adamın ilminin boyutları­nın sonsuzluğuna veya bilgisi, hareketleri ve sözlerinin hepsinin kesin doğru olduğuna inanmak çok yanlıştır. İnsanların sahip oldukları özellikler hiçbir zaman sonsuz ve hatasız olamaz. Sınırlıdır. Zaten zamanımızdaki teknolojinin hızla ilerlemesi, insanların bilgisinin sonsuzluk karşısında ne ka­dar kısıtlı olduğu ortaya çıkmıştır. İnsanların bilgisi ne kadar abartılırsa abartılsın yine de son noktaya ulaşamaz. Sonsuz ilim Allah’a mahsustur. O halde şunu ifade edelim: Yüce Allah sahip ol­duğu mükemmel sıfatları yönünden bir tektir. Eşi, benzeri yok­tur. Allah, yaratılmış var­lıklara ben­zemez. Yaratılmışlar da Allah’a denk değildir.[29] Anladığımız kadarınca özetleyelim:

a- Allah ilim sahibidir. İlmi sınırsız ve ilminde yanılma yoktur. 

b- İnsan ilim sahibidir. İlmi sınırlı ve ilminde yanılma olabilir.

Allah’ın sıfatlarındaki eşsizliği irade, kudret, kelam vs. gibi sıfatlarla da örneklendirilebilir.

3- Allah fiillerinde birdir. Kâinatı belli ölçüler dâhilinde[30] yoktan var eden yüce Allah’tır. Ev­re­nin kendisi veya herhangi bir parçası asla Allah’ın kendilerine vermiş olduğu özelliklerin dı­şına çı­ka­maz. Hep itaat halindedir. Ancak yüce Allah bir şeye “Ol” derse[31], o hemen belli ölçüler dâhilinde veya yüce Allah’ın istediği başka şekilde oluverir.[32] Yüce Allah’ın evren üzerindeki ta­sarrufu tam­dır. Evrene söz dinletememesi diye bir şey yoktur. Evrenin ve içerisindeki varlıkların var ediliş sürecinde ya da evrenin idare edilmesinde ona yardım eden veya danışmanlık eden hiçbir güç yoktur. Yüce Allah’ın fiilleri onun ilim, irade ve kudretinin sonucudur. Onun ilminden başka bir ilmin, iradesinden başka bir iradenin ve kudretinden başka bir kudretin varedişe etkisi yoktur.

Hâsılı "Allah birdir" demek; gerek zatı, gerek sıfatları, gerekse isimleri hangi açıdan ele alınırsa alınsın hep birdir, hiçbir şekilde ortağı olmayan bir tek hakikattir. Bundan dolayı ilâhlık O'na mahsustur.[33] “Ayete'l kürsî” diye adlandırılan ayet konuyu daha net açık­lamaktadır:

Allah, Ondan/kendisinden başka ilâh olmayandır. Diridir ve yaratıkla­rını ko­ruyup yönetendir. Kendisini ne bir uyuklama, ne de uyku tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi onundur. Onun izni ol­madan ka­tında şefaat edecek de kimdir? Onların işle­dik­lerini ve işleyecek­lerini bilir. Dilediğin­den başka ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar. Hüküm­ranlığı gökleri ve yeri kap­lamıştır. Onla­rın gözetilmesi ona ağır gel­mez. O yücedir, bü­yüktür.[34]

Bu ayeti kerimede anladıklarımızı özetlemeye çalışalım:

Allah; kendisinden başka bir ilâh olmayandır. Sürekli bir hayata sahiptir. Yarattığı varlık­ları ko­ruyup kollayan ve kusur­suz yöne­tendir. Bu süreklilik içinde yüce Allah’ı yorgunluk, dalgın­lık, uyku­suzluk, uyuklama... gibi yaratılmışlarda bulu­nan gaflet kusurları tutmaz. Yerde ve göklerde bulunan bütün yaratılmışlar onun eseri­dir. Allah’ın dediği olur. Allah’ın koy­duğu ku­ralları hiç ­kimse boza­maz. Yaratılmış­ların hangisi Allah’ın izni olmadan şefaat edebilir? Asla ede­mez. Uydurma ilâhların kimseye faydası veya şefaati olmaya­caktır. O Allah; bü­tün var­lıkların önce­sini ve sonrasını, işle­dik­le­rini ve işleyeceklerini bilir. Yüce Allah’ın ilmi; engindir, sınırsızdır. İnsanlar Allah’ın il­mi­nin sını­rını tam kavrayamazlar. An­cak, Allah’ın müsaade ettiği kada­rına ulaşabilirler. Yüce Allah’ın kürsüsü (hükümranlığı), yeri göğü kuşatmıştır. Onlara vermiş olduğu ince ayar ve ku­rallar ku­sursuz işlemek­tedir. Onların de­vamlılığını muha­faza et­mek Allah’a asla ağır gelmez. O Allah, yüce ve büyüktür.

Bir gün müşrikler, Allah’ın Nebisine:

— Bize Rabbini anlat, dediler. Nebi as.:

— “De ki: O Allah’tır. Birdir. Allah Samed’tir. Doğurmadı ve doğrulmadı da.” Çünkü hiçbir şey yoktur ki; doğsun da sonra ölmesin. Yine hiçbir şey yoktur ki; ölsün de varis bırakmasın. Allah ölmez. Mirasçı da bırakmaz. “Hiç kimse onun dengi olamaz.” Devamla: Onun benzeri yoktur. Dengi de yoktur. Hiçbir şey onun gibi olamaz.[35] buyurdu.

Konuyu uzatıp anlaşılır durumdan anlaşılmaz hale getirmeyelim. Biz, yüce Allah hakkında ne kadar bildiğimiz doğruları söylesek de yine az ve noksandır. Yüce Allah’ı en iyi bilen, yine kendisidir. Yüce Allah özün özünü şu ayetle çok güzel vurgulamaktadır:

Hiçbir şey O’na benzemez…[36]

 

İLAHLAŞTIRMA

 

İlâh kavramını sağlıklı anlayabilmemiz için ilâh ve ilâhlaştırma kültürünü bir miktar bilmek zo­rundayız. Konuyu birkaç başlık altında toplayabiliriz.

 

1. İslâm öncesi tanrı inancının özeti:[37]

 

Yunan Tanrıları (MÖ. 1200–400): Yunanlıların inancında, birçok tanrı yer almaktadır. Her şehre hâkim bir tanrı kabul edilirdi. Zeus (tanrı), Hera (tanrıça), Afrodit (tanrıça), Demeter (tanrıça), Artemis (tanrıça), Hermes (tanrı), Poseidon (tanrı)… gibi. Otorite din adamlarının elindeydi. Eski Yunanistan’da her eşya ve varlık için bir ilâh telâkki edilen mitoloji hâkimdi. Olympos dağlarında yaşadığı kabul edilen bu ilâhlar tıpkı insanlar gibi, beşerî arzularla nitelenmekteydi.

 

Mısır Tanrıları (MÖ. 3500–334): Mısırlıların inancında, Firavun insanların ve tabiatın tanrısı olarak ka­bul edilirdi. Otorite Firavun’un emriydi. Mısırlıların Firavunları ilâhlaştırmalarının yanında gelenek­sel mitolojik nitelikli dinleri de vardı. Bu dinde muhtelif ilâhlar bulunmaktadır. Zaman ilâhı Kep, gök ilâhesi Nut’un birleşmesinden İsis, Osiris, Setph ve Nephtya isimli ilâhlar dünyaya gelmiştir. Mısırlı­lar kendi ilâhlarını bazen insan, çoğu kere de hayvan şeklinde düşünürlerdi. Meselâ: Oziris öküz, Ho­rüs atmaca şeklinde düşünülürdü.

 

Hint Tanrıları (MÖ. 1500): Yaratıcı ve yaratılış birdir. Brahma’nın varlıkların vücudunda ortaya çıktığına inanılır (hulül-tecessüm). Hint Tanrıları; İndra, Mitra, Varuna gibi. Nasatya Himalaya dağlarının eteklerindeki dinlerden olan Vedizm dininin metinlerinde gök gürültüsü, fırtına ve yağmurun ilâhı olan İndra ile akıl ve hikmet ilâhı Varuna yer alır.

 

İran Tanrıları (Zerdüştlük MÖ. 600–340): Eski İran dini olan Mecusilik’de biri iyilik, hayır ve nur ilâhı olan Hürmüz (Ahuramazda), diğeri de kötülük, şer ve ka­ranlık ilâhı olan Ehrimen (Angra-Mainyo) bulunmaktadır. Ateş Zerdüşt dini inancı tarafından kutsal olarak kabul edilmektedir. Ateş Zerdüştizm'de çok önemli bir yere sahiptir. Avesta'ya göre ateş, tanrı Ahura Mazda'nın ruhu ve oğludur.

 

Hitit Tanrıları (M.Ö.2000): Hitit inancına göre, tanrılar tıpkı insanlar gibi yaşamakta, yiyip içmekte, aralarında kavga etmekte, birbirleri ile evlenmekte ve çocuk sahibi olmaktadırlar. Tanrıları: Šiu (Işık Tanrısı), Hakli (Hububat Tanrısı), Pirwa (At üzerindeki Tanrı), Šiwat (Gün Tanrısı), İšpant (Gece Tanrısı)… gibi.

 

Mezopotamya Tanrıları (M.Ö. 3500-334): Mezopotamya topluluklarında egemen tek tanrı ve onun yar­dımcıları olan diğer tanrılara inanılırdı. Otorite kanun ya da tanrının isteğidir. Eski Sümer­lerde bir­çok ilâhlara inanılırdı. Baş ilâh olan Marduk çok zalim ve hunhar bir ilâhtı. İnanca göre bazı ilâhları öldürdü. Bazılarını da hizaya getirdi. Baş ilâh oldu. Eski Babil’de Marduk ilâhının yanı sıra, Ninsar (bitkilerin tanrısı), Uttu (kumaş ve dokuma tanrısı), Kingu (insanların tanrısı), Ea (bütün doğanların anasıdır. Yeri göğü kontrol eder. Sanatkârların, mühendislerin, çiftçilerin, bilgelerin ilâhı), Enlil (ay ve yıldızları meydana getiren), Anu (göklerin tanrısı), Shamas, İştar, Sin gibi ilâhların da varlığı kabul edili­yordu.

 

 Türk Tanrıları: Eski Türklerin en önemli dinlerinden biri Şamanizm bir nevi totemizmdir. Şamanizm’de ruh, si­hir, büyü, efsun, kehanet... gibi konular çok önemlidir. Birçok ilâhların bulunduğunu kabul eden Türklerde baş ilâh Gök (Kök) Tanrısı’dır (Tengri). Göğün 17. katında oturur. Bunun yanında birçok ilâh heykelleri yaptıkları nakledilmektedir. Yer ve Gök ruhları için kurbanlar kesilir

 

Japon Tanrıları: Dinlerinden Şintoizm’e göre önce İdazanagi ve İdazanami adlı biri erkek diğeri dişi iki ilâh varmış. Bu iki ilâhın birleşmesinden tüm Japon adaları ve diğer varlıklar meydana gel­miş. Ja­pon hükümdarı güneş ilâhesinin soyundan geldiği için aynı zamanda başrahiplik görevini de ifa eder.

 

Meksika Tanrıları: Meksika’da yaşayan Azdeklere göre, insan Viçli-Puçli isimli harp ilâhını doyurmak için ya­ra­tılmıştır. Zira onun, insan yüreği yemeyince zayıflayıp kâinâtı idare edemeyeceğine inanılı­yordu. Pe­ru’da yaşayan İnkalar ise; güneş ilâhına tapıyorlardı. Mayalar da, güneş ilâhının ya­nında başka ilâhların varlığını kabul ediyorlardı.

 

2. İlâhlaştırma Kültürünün Temelleri[38]

İnsanlar tarafından ilâhlaştırılan varlıklar; melek, cin, insan, yıl­dız, güneş, ay, gezegen, hay­van, eşya, dağ, taş, dere, tepe, ateş, rüzgâr, fi­kir, dü­şünce, yol... gibi akla ve ha­yale gelen her şey olduğu gibi bun­lar­dan birini sembolize eden bir yapıt veya anıt da olabiliyordu.

İslâm öncesi Araplarda genellikle çok ilahçılık ve ilâhlaştırma bir gelenek haline gelmişti. Çok İlâhçılıkla âdeta bütünleşmişlerdi. Mekkelilere göre tek yaratıcı Allah’tır. Evren Allah ta­rafından yaratılmıştır. Dünyayı Allah’ın yardımcıları olan çeşitli tanrıların yönettiğine inanı­lırdı. Otorite kabile reislerine aitti. Ancak bunun yanında sayıları az da olsa Arabistan’da Hanîf geleneği vardı İbrahim as.’dan Muhammed as.’a kadar olan zaman diliminde varlı­ğını sürdüren Hanîf di­nine göre tek yaratıcı Allah’tır. Evren Allah tarafından yaratılmıştır.[39]

Konuyu biraz daha net ve rahat açıklayabilmemiz için birkaç küçük başlıklar altında incele­meye çalışalım:

İslâm öncesi bazı toplumların ve Mekke dolaylarındaki Arapların “çok ilâh” edinme nedenlerini anlatan bazı kültürel haberleri fazla ayrıntılara girmeden özetleyelim:

 

1- Âdem as.’ın kabri

Âdem as. vefat edince, onu bir mağaraya gömdüler. Sonraları insanlar mağaraya girerek Âdem’e saygı olsun diye mezar etrafında dönmeye başladılar. Dönerken de ona rahmet dili­yorlardı. Bu manzara karşısında başka bir gurup topluluk da, bir put heykeli yaparak onun etrafında dönmeye başladılar. Böylece insanlar putçuluğa başlamış oldu.[40]

 

2- Dindar ve salih kişiler

Dindar ve salih kişilerin ilâhlaştırılması: Allah’ın elçisi Muhammed as.’ın eşlerinden Ümmü Seleme ve Ümmü Habibe Ha­beşistan‘da gördükleri ve içerisinde resimler bulunan kiliseyi anlatmışlardı. Bunun üzerine Allah’ın elçisi:

— Bunlar, kendi toplumlarınca Salih kişilerdir. Onlar vefat edince, (geride kalanlar ölenlerin) kabri üzerine mescit bina ettiler…[41] buyurdu.

Nuh as. ve daha önceki devirde yaşamış olan Vedd, Suvâ, Yeğûs, Yeûk ve Nesr dindar ve iyi kişilerdi. Onlar öldüklerinde akrabaları çok üzül­düler. Onların anılarına heykellerini diktiler. Artık herkes kardeşine, amcasına, yeğenine ge­liyor. Ona saygı gösteriyor ve etrafında dönüyordu. Bu durum bir kuşak boyunca devam etti. Sonraları ikinci kuşak geldi, öncekilerden daha fazla saygı gösterdiler. Üçüncü bir kuşak geldi. Şöyle dediler: “Bizden öncekiler bunlara, kendilerine Allah’ın yanında şefaat etsinler diye saygı göstermişlerdir.” Böylece onlara tapmaya başladılar. İş büyüdü ve küfürleri arttı.[42] Bu sapkınlık Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifade edilir:

(Nûh kavminin ileri gelenleri) dedi­ler ki: Sakın ha ilâhla­rınızı bı­rak­mayın! Vedd, Suvâ’, Yeğûs, Yeûk ve Nesr (ilâhlarından) asla vazgeç­meyin! [43]

Vedd, Suvâ’, Yeğûs, Yeûk ve Nesr isimlerini daha sonraları İbrahim as.’ın oğlu İsmail’in soyundan olan Mekkeli ve diğer Araplar, kendi putları için kul­landılar.[44] Şekilleri, şöyleydi:

Vedd

Vedd: İri yapılı, normal elbise üzerine bir palto giyinmiş yay ve kılıç kuşanmış bir erkek hey­ke­liydi. Cendel denilen yörede olup Kelb ve Dumat kabilelerince tapılıyordu.[45]

Suvâ’

Suvâ’: Bir kadın heykeli. Medine yakınlarında Batnı Nahle denilen yerde olup çoğunlukla o ci­var halkının putuydu.[46]

Yeğûs

 Yeğûs: Dişi aslan heykeli. Yemen’de Mezhic isimli bir tepenin üzerinde olup komşu kabile­lerce tapılıyordu.[47]

Yeûk

 Yeûk: At heykeli. San’a yakınlarında Ğayvân denilen bir köyde bulunuyordu. O bölgenin müş­riklerince tapılıyordu.[48] 

Nesr

Nesr: Akbaba heykeli. Himyerililerin putuydu.[49]

 

3- Zinakâr ve ahlaksız kişiler

Nakledildiğine göre: İsâf isminde bir erkek ile Nâile isminde bir kadın Kâbe’nin içinde zina et­ti­ler. Hemen oracıkta iki taş haline geldiler. Ertesi günü halk bunları öylece buldular. İbret olsun diye Kâbe’­nin ya­nına diktiler. Bir müddet sonra Araplar ve Kâbe’ye hacca gelenler, onlara tap­maya başladılar.[50]

Ebuzer anlatıyor: Mekkeliler, ay ışığı olan bir gecede uyurken Beytullah'ı tavaf eden yoktu. Onlardan sadece iki kadın, İsaf ve Naile’ye dua ediyordu. Tavafları sırasında bana yaklaştıklarında:

— Bari onları birbirlerine nikâhlayıverin! dedim. Onlar dualarından vazgeçmeyip, tavaflarını yaparken yanıma kadar geldiler. Bu sefer onlara:

— Bunlara niye tapıyorsunuz? Odundan farkları ne? dedim. Kadınlar:

— İmdat!.. Burada bir adam yok mu? diye velvele kopararak gittiler[51].

 

4- Anıt: Dikili Taşlar

İbrahim oğlu İsmail Mekke’ye yerleştikten sonra nesil çoğaldı. Bir kısmı çeşitli nedenler­den do­layı Mekke’yi terk etme zorunda kaldı. Mekke’den ayrılırken Kâbe’nin anısına oradan bir taş alı­yor­lardı. Nerede konaklarlarsa o anıtı bir yere yerleştirir ve Kâbe’yi tavaf eder gibi etra­fında dönerlerdi. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulmaktadır:

Ey inananlar, içki, kumar, dikili taşlar, şans okları şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.[52]

Ensâb adı verilen bu taşla­rın etra­fında tavaf etme nedeni, kendilerine uğur getirme yanında Kâbe’ye sevgi ve saygılarını ifade etmek içindi. Bunun yanında Mekke ve Kâbe’ye olan saygıları devam ediyordu. Bu davranış­ları on­ları kademe kademe hoşlarına giden şeylere tapmaya götürdü. Asıl dinlerini unuttular. İbrahi­m’in ve İsmail’in dinini başkala­rıyla değiştiler. Putlara taptılar ve ken­dilerinden önceki toplumların durumuna düştüler. Nuh kavmi­nin tapmış olduğu putları, ha­tırladıkları kadar yeniden ortaya çı­kardılar.[53]

 

5- Firavun ve benzerleri

Mısır kıralları Firavun diye anılırdı. Musa as. Medyen’de iken; Firavun II. Ramses ölür ve ye­rine Firavun Mineptah geçer.[54]

Kur’ân-ı Kerîm; zulmüyle meşhur olan Mısır kralı Firavun Mineptah’u anla­tı­lır­ken; bu zatın kendi­sini ve başka varlıkları ilâhlaş­tır­dı­ğını bize haber vermektedir. Mısır toplu­mu­ndaki bir kı­sım insan­ları kendisine daha yakın ve aynı za­manda diğer insanlardan seçkin duruma getir­mişti. Ülkede ilâhlı­ğını ilan etmişti. Ülke insanları da Firavun’un ilâhlığını kabullendiler. Kur’ân-ı Kerîm bu konuyu çok net ifade eder:

Firavun dedi ki: Ey ileri ge­len­ler! Sizin için benden başka bir ilâh bilemiyorum...[55]

Firavun kavminin ileri gelenleri (Firavun'a) dedi ki: Mûsâ'yı ve kav­mini yer­yüzünde fesat çı­karsın­lar, seni ve ilâhlarını bı­raksınlar diye mi (böyle) bıra­kacaksın?..[56]

 

6- Heykel putları

El-Hâris (Amr b. Luhay) isminde birisi Kâbe’nin yöneticisiydi. Hastalandı. Tavsiye üzerine Suriye’de Belkâ de­ni­len yerde sıcak su akan bir pınarda yıkanmak için gitti. Yıkandı ve iyileşti. Oradaki halkın putlara taptı­ğını gördü. Putlar hakkında bilgi istedi. Onlar da: “Biz bunların aracılığıyla yağmur ve düşmana karşı yardım isteriz.” dediler. Hâris de onlardan (Hubel ile beraber) birkaç put heykeli aldı ve onları Mekke’ye getirdi.[57] Kâbe çev­resine dikti.[58]

Müşrik Araplarca ilâhlaştırılmış varlık­lar çoktu. Bunların önemlileri Allah’ın evi olan Kâbe­'nin içine ve et­rafına yerleştirilmişti. Yüzlercesi de kendi yörelerinde veya evlerinin bir kö­şesinde bulunuyordu.[59] Arap­la­rın ilâhlaştırmış olduk­ları en önemli put heykelleri şunlardı:

Hubel

Kâbe’nin en meşhur insan şeklindeki ilâh heykeli Hubel’di. Kırık olan kolunu altın­dan yapmışlardı. Araplar bu putu yüceltici terimler kullanırlardı.[60] Kırmızı akik taşından yapılmıştı. Kâ­be­'de bulunuyordu. Önünde bir kuyu şeklinde çukur vardı. Çukurun içinde 7 adet fal oku vardı. Araplar önemli bir iş yapacak­ları zaman ge­lir o oklardan bi­rini çekerek onda yazılı olan emir doğrultusunda hare­ket ederdi. Çünkü bu ok­larda yazılı olan­lar, Hubel putunun emir ve yasa­ları durumundaydı.[61]

Lât

Bu ilâhe (tanrıça) Allah’ın kızı olarak tasvir edilirdi. Bazıları tarafından Güneş’le[62] bazı­ları tarafından da Ay’la temsil edilirdi.[63] Lât, "Allah" kelimesinin müennesi[64] olduğu düşünülürdü. Dört köşe şeklinde bir kaya olup beyaz nakışlarla süs­len­miş bir yapıttı. Üzerine bir ev ya­pılmıştı. Evin perdeleri vardı. Geniş avlu­sunda evi koruyan görevlileri vardı. Bu görevliler yapılan top­lantı, anma, kurban... gibi konularda müşriklere yar­dımcı olurlardı. Bütün Araplarca saygın olan Lât putu, Mekke yakınla­rında Tâif şehrin­deydi. Tâifliler görkemli olan bu putlarıyla iftihar ederlerdi. Bu put; önceleri un çorbası yapan bir adam anısına düzenlenmiş ve sonraları da ilâhlaştırıla­rak ku­rum­sallaşmıştı.[65]

Uzzâ

Uzzâ İlâhesi (tanrıçası) Venüs gezegeniyle temsil edilirdi.[66] Uzzâ, "Aziz" kelimesinin müennesidir.[67] Üç hurma (veya akasya/muğay­lan sa­kız) ağacı üzerine yapılmış bir evdi. Evin üzerinde Kâbe'nin örtü­süne benzer bir örtü vardı. Mekke ile Tâif arasında Nahle denilen yerdeydi. Bu putun da gö­revli­leri vardı. Bu­rada tertip edi­len çeşitli tö­ren, anma, alış veriş ve et­kinliklerde müşriklere yar­dımcı olurlardı. Bu tanrıçanın yanında kurban kesimi için özel hazırlanmış bir meydanlık vardı. [68]

Menât

Mekke ile Medine arasında deniz sahilinde Müşel­lel deni­len yerdeydi. Kâbe'nin et­ra­fında Allah’ı büyükleme için söyle­dikleri sözlere ilave yaparak: “Buyur Allah’ım, Buyur!.. Buyur! Senin ortağın yoktur. Ancak bir ortağın vardır...”[69] putlarını yüceltirlerdi. Araplar ona çok saygı gös­terirlerdi. Ona kurban keserler ve hediyeler sunarlardı.[70] Siyah taştan oluşan bu ilâhe (tanrıça) kaderi temsil edi­yordu.[71]

Putlara veya ibadethanelere hizmet eden rahipler vardı. Görevleri; günah çıkartmak, şükretmek, kur­ban kesimlerine yardım etmek, ilâhların (tanrıların) fikirlerini veya hükümlerini öğretmek, rü­yaları yo­rumlamak, gaybta haber vermek için ok çizmek veya taş fırlatmak... gibi etkinlikleri yü­rütürlerdi.[72]

 

7- Kadın isimleri

Müşrikler; Lât, Menât, Uzzâ... gibi putlara kadın ismi vermişlerdi.[73] İnanç­la­rına göre melek­ler Allah’ın kızla­rıydı[74]. Putlar aracılığıyla meleklerle ma­nevî bağ ku­ruyorlardı. Allah'ın kızları sandıkları ve taş heykellerle sembolleştirdikleri meleklerin, Allah ile kendileri arasında şefâ'atçi olacaklarına, kendilerini Allah'a yaklaştıracaklarına inanıyorlardı.[75] Bu sapıklığı Yüce Allah şöyle açık­lamaktadır:

Onlar, onu (Allah’ı) bırakıp dişilere duâ ediyorlar. (Aslında) inatçı şey­tandan baş­ka­sına duâ etmi­yor­lar.[76]

Bundan murad, onların putlarıdır. Müşrikler putlarına, dişi isimleri verirlerdi. Lât, Uzzâ ve Menât gibi. Hasan el-Basrî, Araplardan her kabilenin, kendisine taptığı bir putu vardı. Onlar o putlarına, "Falanca oğullarının dişisi" derlerdi, demiştir..[77]

Göklerde nice melek var ki onların şefaati hiçbir işe yaramaz. Meğer Allah'ın izniyle, O'nun dilediği ve razı olduğu kimseye yapılsın.[78]

Bu âyette de Allah'ın kızları saydıkları meleklerin şefâatine güvenen kimselere, Allah izin vermeden meleklerin kimseye şefâat edemeyecekleri ve onların, sadece Allah'ın razı olduğuna şefâat edebileceklerini ifade etmektedir.[79]

 

8- Allah’a evlat isnat etmek

Bu konuyu şu ayet meali özetlemektedir:

Ama onlar, (Allah’ın) kullarından bir kısmını, O'nun bir parçası yaptılar...[80]

“Rahman evlat edindi” dediler. Böyle diyen sizler, öyle çirkin bir iddia ileri sürdünüz ki nerdeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp çökecekti! Rahman’a çocuk isnad etmelerinden ötürü![81]

Yüce Allah'a çocuk isnat edenler:

1. Yahudiler, Üzeyir Allah'ın oğludur,

2. Hıristiyanlar, Mesih (İsa) Allah'ın oğludur,

3. Araplar, Melekler Allah'ın kızlarıdır, diyorlardı.

Yahudilerden bir kısım insanlar da: “...Üzeyir Allah’ın oğludur, dediler...”[82] Bu kişilerin isimleri ise; Selâm b. Mişkem, Numan b. Evfâ, Muhammed b. Dahiyye, Şe’s b. Kays ve Mâlik b. Dayf[83] olduğu nakledilir.

Bazı yaratılmışları Allah’ın oğlu ve kızı olarak nitelendirenler Allah’ın onlara “ruhundan üflemesini” kanıt olarak getirmeye çalışırlar. Böylesi yorumlar Tevhid İnancını tahrif etmektedir. Bu bakımdan Allah’ın ruhundan üflemesiyle ilgili ayetler üzerinde durmakta yarar bulunmaktadır:

1. Ona (Meryem'e) ruhumuzdan üfledik.[84]

2. Ona (İsa'ya) ruhumuzdan üfledik.[85]

3. Ona (Âdem'e) ruhumdan üfledim.[86]

Allah’ın ruhunun üflenmesi, Allah’ın evlat edinmesi anlamını taşımaz. Allah’ın onlara canlılık ve hayat vermesi anlamına gelir. Yaratma fiilinin kapsamındaki bir durumdur. Allah ile ruh üflenen kişi arasına nesep ilişkisi doğurmaz. Zira çocuklar ana-babanın bir parçası sayılır. Allah’a oğul veya kız isnat etmek, onun parçalarının bulunduğu anlamına gelir ki benzer tanrısal özelliklere sahip başka varlıkların da bulunduğu anlamına gelir. Bu durum ise tevhit inancıyla asla bağdaşmayan çok tanrıcılık göstergelerindendir. O’na parça izafe etmektir.[87] Oysa burada, Âdem ve Îsâ as.’lara ruh verilmesi ve yaratılışları anlatılmaktadır.

Muhammed as. Necranlı Hıristiyanlarla konuşurken biri:

— Ey Muhammed, sen İsa'nın beşerden bir babası olmadığını kabul ettin. O zaman da, onun babasının Allah olması gerekir, dedi. Bu konuşma esnasında şu ayet nazil oldu:

Muhakkak ki İsa'nın hâli de, Allah katında, Âdem'in hâli gibidir. Allah O’nu (Âdem'i) topraktan yarattı. Sonra ona "ol!" demesiyle, o da oluverdi.[88]

"Rahmân çocuk edindi" dediler. Hakikaten siz, pek çirkin bir şey ortaya attınız. Bundan dolayı, neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşecektir! Rahmân'a çocuk isnadında bulunmaları yüzünden. Hâlbuki çocuk edinmek Rahmân'ın şanına yakışmaz.[89]

Normal şartlar altında, her insanın bir babası vardır. İnsanlığın ilk babası da Kur'ân-ı Kerîm’e göre, Âdem as’dır.[90] Âdem'in, ne babası, ne de annesi vardı. Bunun için de, onun Allah'ın oğlu olması gerekmemişti. İsa as. için de söylenecek söz aynıdır.

Yüce Allah’ın Âdem'i topraktan yaratması caiz olunca, İsa as.’ı da Meryem'in kanından yaratmış olması niçin caiz olmasın? Bu, akla daha yakındır. Çünkü ana rahminde oluşan yumurtanın ilahi takdir ile aşılanıp bir canlının doğması, onun kuru topraktan meydana gelmesinden akla daha yakın görünmektedir.[91]

Konstantin 325’te İznik Konsilini topladı. Katılan din adamlarının sayısı 2048 idi. İnancın temel esaslarında birlik yoktu. Örneğin Arius: “Tanrı yalnız Baba’dır[92]. Oğul mahlûktur. Oğul yok iken de Baba vardı.” inancını savundu. Fakat eski Mısır tefekkürü, Yunan felsefesi ve Yeni Eflatunculuğun tesiri altındaki İskenderiye Kilisesi buna karşı koydu. Roma Kilisesi de İskenderiye’ye katıldı. Çatışma şiddetlenince bir karara varamadılar... İmparator, şiddet kullanarak işe müdahale etti. Muvahhitleri (tek ilâh inancına sahip olanları) dışarı çıkardı, çoğunu sürdü. Arius ile bazı taraftarlarını öldürdü. İsa’nın tanrılığını kabul eden 318 delege bu fikri karar altına aldı.[93]

İbrahim as. devrindeki insanlar baş ilâh olarak Merduk’a, güneş tanrısı Şamaş’a, fırtına tan­rısı Enlil’e ve ay tanrıçası İnanna’ya inanıyordu. Bu hayal ürünlerine İbrahim as. inan­mıyordu. “Allah’tan başka ilâh yoktur.” diyordu. Allah’ın Resûlü İbrahim’in as. di­nini, torunları olan İbranîler “millî dîn” haline getirdiler. Allah’ı da “millî ilâh” şekline dönüş­türdüler. Bu tutumları zamanla Allah’ı “baba” olarak değerlendirmelerine sebep olmuştur. Babalarımızın Allah’ı, atalarımızın Allah’ı, Yakub’un Allah’ı... gibi söylemlerin ötesine geçerek kendilerini “Allah’ın oğulları” konumuna getirdiler. Böylece; yüce Allah’ı insan kılı­ğına, kendilerini de Allah’ın çocukları mertebesine getirdiler.[94] Tevrat’ta “benî Elohim” yani “Allah’ın oğulları” sözcüğünün iyi anlaşılması için ibareyi buraya alalım: “Allah’ın oğulları adam kızlarının güzel olduğunu gördüler... Allah oğulları insan kızlarına vardıkları ve bu kızlar onlara çocuk doğurdukları zaman...”[95] Yüce Allah’a “Yaptığı bütün işten 7. günde istirahat etti.” ve “Allah yaratıp yaptığı bütün işten o günde istirahat etti.”[96] gibi isnatlar Allah’ı yorulan ve acizleştiren ifadeler dikkat çekicidir. İslam inanç esaslarına ters düşmektedir,

 

9- İlyâs as’ın kavminin ilâhı

İlyâs as, İsrail oğullarına gönderilmiş bir resûldü. Kavmi Allah’tan başka kadın ismi verilen[97] bir ilâh edinmişti. Ba'l kelimesi, Yemen lehçesine göre, eğiticinin-yöneticinin adıdır. Nitekim "Bu evin Rabbi (reisi) kimdir?" anlamında ifadesi kullanılır.[98] İlyâs as. Kendi toplumuna şöyle demişti:

...Yaratıcıların en güzelini bırakıp da Ba’l’e mi çağırıp dua ediyorsunuz?[99]

 

10- Kendilerini veya birilerini ilâhlaştırma

Melek, cin ve insanlardan her hangi biri; hangi konumda olursa ol­sun “ben bir ilâhım” sö­zünü söy­leme hakkına sahip değildir.

Onlardan her kim: O (Allah ilâh) değil, ilâh olan benim derse, onu Cehennem'le ceza­landı­rırız. Zalimlerin ceza­sını böyle veririz.[100]

Bazı varlıkları ilâh­laş­tıra­rak “me­lekler Allah’ın kızları”[101], “cinler Allah’ın hı­sımları”[102], “falan Allah’ın oğlu”[103], “Allah fi­la­nın babası”[104], “Allah çocuk edindi”[105]... gibi sözler Tevhîd İnancını bozmaktadır.

Allah çocuk edinmemiştir; O'nun ya­nında hiçbir ilâh yok­tur. Ol­saydı, her ilâh kendi ya­rat­tığı ile beraber gider (yarattığını sevk ve idare ederdi). Birbirinden de üstün ol­mağa ça­lışırlardı. Allah onla­rın va­sıf­landır­dıklarından mü­nez­zeh­tir.[106]

“Allah çocuk edindi” diyenleri uyarman için... Bu konuda, ne kendilerinin ve ne de baba­larının bir bilgisi var­dır. Ağızla­rından çı­kan söz ne büyük! Onlar sadece yalan söylüyorlar.[107]

 

11- Güneş, ay ve yıldızları ilâhlaştırma

Arabistan’ın bazı bölgelerinde yaşayan kabileler güneşe ve aya tapıyorlardı. Yemen’de Sebe kavmi güneşe ibadet ediyordu. Hatta Yemen’de güneş ilâhına ait bir mabetleri bile vardı.[108]

Himyer kabilesi Güneş’e,

Kinane kabilesi Ay’a,

Temim kabilesi Diyrân’a,

Lahm ve Cüzam kabilesi Müşteri’ye,

Tay kabilesi Süheyl’e,

Esed kabilesi Utarid’e ibadet ederlerdi.

Kays kabilesi Şi’ra el Abur’,[109] Huzâa ve Himyer kabileleri bu yıldıza taparlardı. Yıldızların içinde iki tane Şi'ra adında yıldız vardır. Birisine Şâmiyye, ikincisine Yemâniyye denirdi. Yemâniyye denilmesinin nedeni Yemen halkının ona tapmasındandır.[110]

Kur’ân-ı Kerîm bunları şöyle ikaz eder::

Gece, gündüz, güneş ve ay Allah’ın ayetlerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyin. Onları yaratan Allah’a secde edin. Ancak ona ibadet edeceksiniz.”[111]

Şurası bir gerçek ki; Şi’râ (yıldızının) Rabbi O’dur (Allah’tır).”[112]  

 

12- Cinleri ilâhlaştırma

Cahiliye Arapları; cinleri, şeytanları ve ruhları aynı cinsten sayarlardı. Onların şekil ve yaptıkları işlere göre isimleri vardı. Örneğin; Ormanlarda veya bazı meydanlarda çeşitli kıyafet­lerde insanlara görülen cine Ğul, dişisine Suulet ismi verilirdi.[113] Huza’a’dan Muleym oğulları cinlere tapıyordu.[114] Onlar hakkında şu ayet inmişti[115]:

Allah'ı bırakıp taptıklarınız da tıpkı sizin gibi kullardır. Eğer iddianızda doğru iseniz haydi onları çağırın da size cevap versinler.[116]

Cinleri guruplara ayırırlardı:

1- İnsanlarla düşüp kalkanlara Âmir,

2- Çocuklarla meşgul olanlara Ravh,

3- Şirret ve yaramaz olanlara; Şeytan,

4- Çirkin, şirret ve yaramazlara İfrid derlerdi. Bu hayali sınıflamalar Arap edebi­yatına girmiş ve çeşitli hikâyeler uydurulmuştu. Hatta bunlar üzerine şiir ve türküler söy­lenmişti.[117] Yüce Allah buyuruyor:

Cinleri Allah’a ortak koştular. (Hâlbuki) O (Allah), onları yaratmıştır. Ve (aynı şekilde) O (Allah’a), bilgisizce oğullar ve kızlar (isnat ederek) saçmaladılar. Hâşâ, O (Allah) onların vasıf­landırmalarından yücedir.[118] 

Cin ve insanlar, kendilerine kulluk edilsin diye yaratılmamıştır. Aksine onlar Allah’a kulluk etsinler diye yaratılmışlardır. Yüce Allah buyuruyor:

İnsan ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.[119]

 

13- Hevâların ilâhlaştırılması

Mekkeli müşrikler, Allah’ın elçisini işaret ederek:

— Kimse kalmadı da Allah şunu mu elçi olarak gönderdi? Eğer biz, ilâhlarımıza bağlı kal­ma­say­dık, nerdeyse bizi yolu­muzdan çevi­recekti, demişlerdi. Böylece kendilerini Allah yo­lundan uzak tut­tu­lar. Kendi arzu, düşünce ve menfaatlerine uygun olan şirk yaşantı­larına ve sapık inançlarına de­vam etti­ler. Bu tutumları kendilerini, hevâlarını ilâh edinme durumuna düşürdü.

(Mekke müşrikleri birbirine şöyle der:) Eğer onda (gidişat üzere) direnmeseydik, nerdeyse bizi ilâhlarımızdan sap­tıra­caktı... Hevâsını kendine ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil ola­cak­sın?[120]

Hevâ, insanların yaşantısında çok etkin yer aldığı ve zamanımızda geniş boyutlara yayıldığı için üzerinde biraz durmamız gerekiyor.

Hevâ sözcüğü, farklı kullanılış şekilleriyle Kur’ân-ı Kerîm’de 38 civarında zikredilmektedir. Ayetlerde “hevâ” sözcüğünün içi doğrudan veya dolaylı doldurularak anlam bakımından geniş­letilmiştir. Yine pek çok olumlu veya olumsuz tutum ve davranışlar ifade edilerek “hevâ” söz­cüğü üzerine vurgu yapılmak­tadır. Bazen de kavram konumuna getirildiğini görmekteyiz. Kur’ân-ı Kerîm’de ilâhlaştırmalardan söz edilirken, “hevâsını ilâh edinen” ifadesi karşımıza çıkmaktadır. İnsanı, sınırlarını aşmış arzu, istek ve hevesi yani havailiği pek çok yanılgılara düşürmektedir. Bu yanılgıların son notası ise; ilahlaştırmalardır.

Bu ifadenin tam anlaşılması için, “hevâ” sözcüğünün iyi bilinmesi gerekmektedir. Onun için fazla yorum yapmadan; farklı veya birbirine yakın anlamlarda kullanılan ayetlerden bazı örnekler verelim:

1- Hevâ; insanın gönlündeki eğilim:

(İbrahim as.): ...Rabbimiz! İnsanlardan olan gönülleri onlara hevâlandır (meylettir), şükret­meleri için onları ürünlerle rızıklandır.[121]

2- Nefsin hoşlanarak arzuladığı eğilim:

...Size bir resûl nefis­le­ri­nizin hevâ etmediği (ar­zu­lamadığı) bir şeyle gelince, büyüklendiniz. Bir kıs­mını ya­lan­ladınız ve bir kısmını da öl­dür­dü­nüz? Değil mi? [122]

3- Güzel görünümlü kötü işlere uyma:

Rabbinin katından açık bir delil (Kur’ân) üzere olan kimse, kötü ameli ken­di­sine süslü gösteri­len kim­seye ben­zer mi? Bunlar kendi hevâ­larına tabi olanlardır.[123]

4- Adalet karşısında tarafgirlik:

...Adaleti yerine getirme konusunda hevâya  (tarafgirliğe) uymayın.[124]

5- Bomboş:

...Kalpleri ise hevâdır (bomboştur).[125]

6- Çökertmek:

Altüst olan (şehri) de hevâlandırdı (çökertti).[126]

7- Gördükleri mucizeyi yalanlayıp eski saplantı veya şuursuz taklitlere devam etme:

Onlar bir âyet (mucize) görseler, yüz çevirirler ve “Bu süregelen bir büyüdür.” derler. Hem yalan­ladı­lar, hem de kendi hevâla­rına (şuursuz taklitlerine) tabi oldular. Ama her işin istik­rar kılacağı bir netice var­dır.[127]

8- Cennetlik olmaya mani olan nefsin eğilimleri:

Ama, kim Rabb’inin makamın­dan kor­kup da, hevâ husu­sunda nefsi(ni) alıkoyduysa (onun yeri Cenne­t'tir).[128]

9- İslâm’ı bilmeyenlerin eğilimleri:

Sonra seni de emr’de (dinde) bir şerîat üzere kıldık. Ona tabi ol!  Bilme­yenlerin hevâlarına tabi olma.[129]

10- Düzensiz ve ayarsızlığa neden olan istekler:

Eğer hak onların hevâlarına tabi ol­saydı, gökler, yer ve on­larda bu­la­nanlar fe­sada uğ­rardı (ayar ve düzen bozulurdu).[130]

11- Sürüklemek:

...Allah’a şirk (or­tak) koşan kimse, gökten düşüp de kuşların kap­tığı gi­bidir. Yahut rüzgârın he­vâ­la­dığı (sürüklediği) şeye ben­zer.[131]

12- Kaybolup batmak:

Hevâlandığı (battığı) zaman yıldıza ant olsun ki, arkadaşınız (Muhammed) sapmamış ve azmamıştır.[132]

13- Vahiy dışı, arzu, istek:

(Muhammed), hevâsından (kendi arzusundan, kendi kafasından) ko­nuşmaz.[133]

14- Allah’tan başkasına yalvarma:

De ki: Allah’tan başka yalvardıklarınıza kulluk etmem bana yasaklandı. (Yine) de ki: Sizin hevâla­rınıza tabi olmaya­cağım. Yoksa sapıklığa düşerim ve hidâ­yette olan­lar­dan olmamış olu­rum.[134]

15- Ahirete inanmayanların iddiaları:

...Ayetlerimizi yalanlayanların ve âhirete inanmayanların hevâ­larına tabi olma! Onlar Rabb’lerine (başkalarını) denk tutuyor­lar.[135]

16- Allah’ın indirdiği Kitab’a uymayan tutumlar:

(O halde:) Allah’ın indirdiği ile aralarında hükmet. Onların he­vâ­larına tabi olma!..[136]

17- İstikameti belli ve istikrarlı yolun dışı:

Bundan ötürü, sen davet et! Emrolunduğun gibi istika­metli ol. Onların hevâlarına tabi olma! Şöyle söyle: Allah’ın in­dirdiği Kitab’a inandım...[137]

18- Saptırma, şaşırtma: 

De ki: Allah’tan başkasına mı duâ ede­lim (yalvaralım)? Onlar, bize ne fayda ve ne de za­rar verirler. Allah, bizi hidayete eriştir­dikten sonra ge­risin geriye mi dönelim? Şeytanların yeryü­zünde hevâla­ndı­rıp (şaşırtarak saptırdığı) çöllere (kurak düşünce ortamına düşürdükleri) kimse­ler gibi... De ki: Allah’ın hidâ­yeti, (asıl) hidâyetin ta kendisidir.[138]

Ey Davud! Seni şüphesiz yer­yü­zünde halife kıldık. İnsanlar ara­sında adaletle hük­met. He­vâya tabi olma. Yoksa (o hevâ), seni dalâlete düşürür (Allah’ın yo­lundan saptı­rır)...[139]

19- Toplumsal taşkınlık:

(Ey Muhammed) de ki: Ey Kitap ehli! Haksız olarak dininizde taşkınlık etmeyin. Daha önce sapıtan, çoğunu saptıran ve doğru yoldan ayrılan bir toplumun hevâlarına (tutumlarına) uyma­yın.[140]

20- Allah’ı hatırlamayanların tutumları:

...Bizi anmaktan kalbini gafil tuttuğumuz kişiye itaat etme! O hevâsına tabi olandır.[141]

21- Yukarıdan aşağı düşmek, uçurum:

Onun anası Hâviye'dir (uçurum).[142]

Buraya kadar sıraladığımız maddeler ”hevâ” sözcüğünün anlaşılması içindi.[143] Bu ayetler ışı­ğında “hevâ” üzerinde biraz bilgi edindik. Şimdi, kafamızda oluşan bilgileri toparlayarak konu­muza asıl olan iki ayet üzerinde biraz duralım. Bu ayetler, bir insanın ilâhına taptığı gibi kendi hevâlarına tapar duruma gelen kişilerin sapıklıklarını açıklamaktadır. İbni Abbas’tan gelen bir rivayete göre: Taşları ilâh edinen birisi; istediğinde beyaz bir taşa, bıkınca da siyah bir taşa tapınırdı. Allah’ı bırakıp kafasına göre ilâhını ayarlayan kişi hakkında bu ayet indi:[144]

Hevâsını kendisine ilâh edineni gördün mü? Sen mi ona vekil ola­caksın?[145]

Aynı şekilde: Kureyş de beyaz bir taş olan Uzzâ’yı ilâh edinmişti. Daha güzelini bulunca ona yönelerek tapınmaya başladı. Kalbi kararmış ve gerçeği görmeyen bu adamlar için de bu ayetin indiği rivayet edilmiştir:[146]

Hevâsını kendisine ilâh edineni gördün mü? Allah, onu bir bilgi üzere sapıklığa düşür­müş­tür. Kulağını ve kalbini mü­hür­lemiş­tir. Gözünü de perde­le­miştir. Onu Allah’tan başka kim hidâyete erişti­rebilir? Hâlâ düşünmez misi­niz?[147]

“Hevâ” veya “hevâsını ilâh edinen” ibarelerin kapsadığı anlam, insanının birey­sel veya top­lumsal yaşantısıyla ilgili olduğu çok açıktır. Sıraladığımız ayetlerdeki “hevâ” sözcü­ğüne olumsuz ve zararlı pek çok anlamlar doğrudan veya dolaylı olarak yüklenilmektedir. Bu­rada üzerinde durulma­sında fayda olan üç ana konu karşımıza çıkmaktadır:

Birincisi: Hevâ; kelime olarak arzu, istek, eğilim ve sonu boşa çıkan şeylerdir.

İkincisi: “Hevâ sahiplerinin” inanç, iş, düşünce, istek, eğilim yönlerinden açılımı çok geniş sınır­ları kapsamaktadır. İlgili ayetlerde hevâ diye ifade edilen konularla, hevâ sahiplerinde öne çıkan bazı olumsuz özel­lik­leri özet olarak sıralayalım:

Hak ve hukuktan uzak, adaleti içine sindi­remeyen, insana saygısı olmayan, kendisini diğer insanlardan farklı görerek kibirlenen, Allah’ı hatırlamayan, Âhireti ciddiye alma­yan, dini dışlamaya çalışan, insanları dini yaşantıdan uzaklaş­tırmaya çalışan, İslâm’a sırt çeviren, sapıtan, saptıran, taşkınlık eden, Allah’tan başkasına yal­varıp yakaran, gerçeklerden yüz çeviren... ve benzeri özellikleri ta­şıyan inanç, iş, düşünce, istek, tutum, tavır ve eğilimler hevâ kapsamına girmektedir. Bunlar, kimde olursa olsun, o insan Kur’ân-ı Kerîm’in onaylamadığı hevâya sahiptir.

Üçüncüsü: Benliklerinde olumsuz “hevâ” olan kişiler, he­vâlarının arkasına düşmesi ve onları iş edinmesi; ayetlere dikkat edildiğinde “hevâsını ilâh edinme” olayıyla karşı karşıyadır.

 

3. İlâhlaştırılanlar sorgulanacaktır

Kur'ân-ı Kerîm'e göre, çok ilâhçılar ilâhlaştırmalarından ötürü Allah huzurunda sorumludurlar. Peki; ilâhlaştırılmaktan dolayı melek, Üzeyir ve Meryem oğlu İsa sorumlu mudur? gibi sorular akla gelebilir. Şu iki olay; bu ve benzeri sorulara çok güzel açıklık getirmektedir:

Bir gün, Allah’ın Resûlü Kureyş müşriklerinden bir toplulukla bir arada oturup konuşuyor­lardı. Müşriklerden biri ukalalık etti. O adama ve oradakilere:

—“Siz ve Allah’tan başkasına ibadet ettikleriniz Cehennem odunusunuz.”[148] ayetini okudu ve oradan ayrıldı. Daha sonra birisi tekrar Allah’ın Resûlüne gelerek: “Siz ve Allah’tan başkasına ibadet ettikleriniz Cehennem odunusunuz.” ayetini okuyarak Allah’ın indirdiğini mi söylüyorsun? Güneşe, aya, meleklere, Üzeyir’e ve Meryem oğlu İsa’ya da ibadet ediliyor. Bütün bunlar cehennemlik mi? dedi. Hâlbuki Allah’ın Resûlü sadece Kureyş müşrikleriyle konuşurken ilgili ayeti okumuştu. Yahudi ve Hıristiyanlar orada yoktu. Konuşma, Kureyş müşrikleri ve ilâhlaştırdıkları putları ile ilgiliydi. Hemen konuyu çarpıtarak ve tartışmak için İsa ve Üzeyir’i ortaya sürdüler. Bunun üzerine, hadiseye açıklık getiren ayetler indi.[149] Daha sonra: “Kendilerine bizden güzellik va’di geçmiş olanlar; işte onlar (yani İsa, Üzeyir, melekler...) ondan uzaklaştırılmışlardır,"[150] ayeti nazil oldu.[151] 

Yüce Allah, gönderdiği resûl/nebilerin sonuncusu olan Muhammed as.’a indir­diği Kur’ân-ı Kerîm’de Hıristiyanların çok ilâhçı tutumunu şöyle ikaz etmektedir:

Ey Kitap ehli! Dininizde taşkınlık etmeyin. Allah hakkında ancak hakkı söyleyin. Meryem oğlu İsa Mesih, Allah'ın Resû­lüdür. (İsa, Allah’ın) Meryem'e ulaştırdığı “kün: Ol!..” kelimesi(nin eseridir) ve kendinden bir ruhtur. O halde, Allah'a ve resûl­lerine iman edin. İlâh "üçtür" demeyin. (Bu sözden) vazgeçin, sizin için hayırlı olur. Allah ancak bir tek ilâhtır. Çocuğu olmak­tan münezzehtir. Göklerde ve yerde olanlar da O'nundur. Vekil olarak Allah yeter.[152] 

Bir değerlendirme: Çok ilâhçılığın temelindeki önemli etkenlerden biri; yaratılmış varlıkların değerini olduğun­dan fazla duruma getirmektir. Bazı varlıklar önemli veya diğer varlıklara göre daha değerli olabi­lir. Ancak o varlığı bulunduğu güzel konumda bırakmak lazımdır. Daha ileriye götürmek veya vazgeçilmez ve ulaşılamaz konuma getirmek yanlış sonuçlara götürür. Çok değerli zannedilerek kıymetlendirilen nesne; kendisi gibi kıymetli veya ondan da daha öncelikli olan varlıkların değe­rini gölgeler ve ötelere itilmelerine sebep olabilir. Ayrıca, en üstünlüğe sahip olan varlığın kıy­meti zedelenmiş olur. Burada çok açık olan bir örnek verelim: İnsanlar arasında saygın ve çok itibarlı olan resûl/nebileri olduğundan fazla duruma getirmek gibi. Zaten onların saygınlığı ve itibarları diğer insanlara göre tartışılamayacak kadar çok üstündür. Onları olduğundan daha ile­riye götürmek akıl işi değildir. Hem de onların böyle bir “en üstünleştirilmeye” ihtiyaçları yoktur. Daha ileriye götürülecek yer yoktur. Ancak, Allah’ın sıfat­ları veya Allah’la hısımlık veya ortaklık geriye kalır. Bu da şirki meydana getirir.

Sahabeden biri vefat etmişti. Bir bayan, vefat edeni överek şöyle demişti:

- Ey Ebu Sâib!.. Allah’ın rahmeti üzerine olsun. “Allah’ın sana ikramda bulunduğu husu­sunda” sana şahitliğim vardır, dedi. Oracıkta bu sözleri duyan Nebî as.:

— Allah’ın ona ikramda bulunduğunu sen nereden biliyorsun? buyurdu. Bayan da:

— Babam sana feda olsun!.. Ey Allah’ın Resûlü!.. Allah ya kime ikramda bulunur? dedi.  Allah’ın Resûlü:

— O kendisine gerçek (ölüm) gelmiş bir kimsedir. Onun hakkında iyilik umuyorum. Vallahi ben Allah’ın Resûlü olduğum halde bana ne yapacağını ben de bilmiyorum, buyurdu.

Vefat eden kişiyi tezkiyede bulunan bayan daha sonraları şöyle demiştir:

— Bundan sonra asla birini tezkiyede bulunmuyorum.[153]

Zamanımızdaki bazı insanların; bir kısım düşünceleri, türbeleri, yatırları, kabirleri, babaları, dedeleri… tezkiyesini sadece cehaletle ifade etmek yeterli sayılmaz. Tezkiyenin arkasında her türlü ihtiraslar birbirini kovalamaktadır. Böylesi yerler adeta Allah’tan umut kesenlerin umut kaynağı olmuş. Buralarda yapılan iş, söylenen söz ve takınılan tavırlar mutlaka Kur’ân ve Sünnet’le sorgulanmalıdır.

 

İLÂH VE İLÂHLARIN TASNİFİ

 

1. İlâh ifadesinin kısaca açılımı

Kur’ân-ı Kerîm’de “ilâh” kelimesi çeşitli kullanım şekilleriyle 150'ye yakın yerde geçmek­tedir. Kavram ola­rak tanımı Kur’ân-ı Kerîm’de yoktur. Ancak, konuyla ilgili ayetleri bir araya getirdiği­mizde, ilâh sözcüğü hakkında bir bilgi birikimi meydana gel­mektedir. Bu bilgi yar­dı­mıyla aşağı yukarı bir tanım yapılabilir. Ayrıca, ilâhlarla ilgili diğer ayetlerde vurgulanan önemli noktalar da unutulmamalıdır. Örneğin: Yalvarma, dua etme, iba­det etme, güvenme, teslim olma, sakınarak korunma, zararlardan korunma, koruma, rızkı verme, diri olma, varlığı kendinden olma, öldürme ve diriltme, yaratma, bir tek olma... gibi hususlar tanım yapma es­nasında göz önüne getirilmeli­dir. Yapılacak olan tanım, kesin olamaz. Zikredilen ayetler göl­gesinde meydana gelen bir fikir olabilir.

a. Kelime anlamı

Kelime anlamı; ısınmak, alışmak, korkulan bir işin başa gelmesi, birisini ko­ru­mak, kurtarmak, birisine aşırı sev­giyle yönelmek, kulluk etmek, örtünmek, gizlenmek... an­lamlarına gelmektedir.[154]

İlâh; (insanları) tapındıkları her mabuda verdikleri bir (genel) isimdir. Örneğin: Güneşi ilâhe (tanrıça) olarak isimlendirmişlerdi. Nedeni; onu kendileri için bir mabut edinmişlerdi.[155]

b. Terim anlamı

Terim anlamı; sığ