Hicretten
sonra Medine’de devletleşmeye temel olan bazı oluşumlar
başlayınca, bir takım kişi ve topluluklarda huzursuzluklar
ortaya çıktı. Bu ortamı şöyle ifade edebiliriz:
1.
Medine’de devletleşmeye temel olan oluşumlar,
2.
Sağlanmış olan huzuru bozmaya çalışan
yıkıcı faaliyetler. Şimdi bunları çok kısa
ve genel hatlarıyla toparlamaya çalışalım:
Medine’de devletleşmeye temel
olan oluşumlar
Arabistan’da yaşayan
insanların hayat şartları, gelenek ve görenekleri katı
bir kabilecilik temeli üzerine kuruluydu. Kabilecilik geleneğini
devletleşme temeline taşıma ve yeniden şekillendirme
elbette ki kolay değildir. Hele hele uzun zamanlardan beri kabilecilik
temeli üzerine kurulmuş olan bir takım çıkar
tezgâhların kaldırılması ve zaman zaman tekrar ortaya
çıktığında giderilmesi nerdeyse
imkânsızdı. Bu zor işi, İslam Dini kısa zamanda
başarmıştır. Ama bu süreç Allah’ın
Elçisine asla rahat bir gün göstermemiştir.
Hicretten
sonra Medine’de pek çok faaliyetler meydana geldi. Bu faaliyetleri
şöyle özetleyebiliriz:
1- Muhammed as. lider olarak kabullenildi.
2- Nüfus sayımı yapıldı. Erkek,
kadın, çocuk, ihtiyar...'lar tesbit edildi. Değerlendirmeler
yapıldı.
3- Mescidü'n Nebi inşa edildi.
Bütün devlet işleri burada yürütülmeye
başladı. Askeri, sosyal ve kültürel faaliyetler burada
düzenlendi. Allah'tan inen bütün yasalar burada halka
duyuruluyordu. Hatta gerekli açıklamalar yine burada
yapılıyordu. Beş vakit namaz burada cemaatle eda ediliyordu.
4- Yardım, sevgi, saygı, birlik, beraberlik ve
kardeşliği kuvvetlendirme açısından Mekkeli
muhacirlerle Medineli Ensar arasında tek tek kardeşlik
sözleşmesi yapıldı. Böylece Ensar,
varını-yoğunu Mekke’de bırakan muhacir
kardeşlerine yardım elini uzattı.
5-
Mescidü'n Nebi
bitişiğinde yapılan Suffa salonunda her türlü
ilmi faaliyetler yerine getiriliyordu. Burada eğitim-öğretim tam
anlamıyla veriliyordu. Bazen da misafirler ağırlanıyordu.
Fakir ve kimsesizlere yine burada el atılıyordu.
6-
Anayasa
hazırlandı. Bundan böyle; Medineli Yahudi, müşrik
ve Müslümanların müşterek uyması gereken kurallar
belirlendi. Bu
anayasa Medine'de yaşayan bütün taraflarca onaylandı.
Herkesin hak ve hürriyeti belirtildi. Aralarında meydana gelecek
anlaşmazlıkları kendi inançlarına göre
çözümlemeleri teminat altına alındı. Yani,
herkesin dini kendisine aitti. Medine'de yaşayanlar, savaşta ve
barışta bu anayasaya göre hareket edecekti. Yurt
savunmasında Müslim veya Gayri Müslim ayırımı
yoktu. Bütün vatandaşlar birlikte olacaktı.
Müslümanları ilgilendiren her türlü
anlaşmazlıklar Allah'ın indirdiği hukuk kuralları
çerçevesinde halledilecek. Allah Rasûlü Muhammed
as'ın aldığı kararlara itiraz edilmeyecekti.
Yahudiler: Hicret
esnasında Medine halkının yarısını
oluşturuyorlardı. Kabileler halinde yaşadıkları gibi
aralarında sıkı bir birlik de yoktu. Ancak Muhammed as.’a
karşı bir bütünlük arz ediyordu. Müslüman
olmamaları için birbirlerini sıkı takibe alan Yahudilerin
çok azı Rasûlullah’a iman etmiştir.
Medineli
müşrik Araplar arasında İslam hızla
yayılıyordu. Fertlerin gönülleri, toplumların
kafası şirk pisliklerinden temizleniyordu. Bu temiz yerlere
Allah'ın emir ve yasakları yerleşiyordu. Artık insanlar;
şirkten arınıyor, tevhide koşuyorlardı.
İnançları berraklaşıyor, ahlakları
düzeliyordu. Toplumda; birlik-beraberlik, kardeşlik,
vefakârlık, fedakârlık, sevgi, saygı... hakim olmaya
başladı. Bu durum karışsında kalan Yahudiler, kara
kara düşünmeye başladılar. Onların menfaatleri
yalan, hile, entrika, suikast, kışkırtma, faiz... gibi temellere
dayanıyordu. Bu temeller de teker teker yıkılıyordu.
Menfaat yolları kapanan Yahudiler, İslam'a ve Rasûlullah'a
karşı köpürüyor ve kin kusuyorlardı.
İslamî yapılanmayı laçkalaştırmak
için; sabahleyin Müslüman olduklarını
açıklıyorlardı. Akşam olunca da,
beğenmediklerini bahane ederek vazgeçtiklerini ifade
ediyorlardı. İslam'a karşı
düşmanlıkları, duruma göre değişiyordu.
Bazen açık, bazen gizli, bazen sinsice, kimi zaman da -güya-
ilmi münazara şeklindeydi. Mekke müşrikleri, Medine'deki
müşrik ve münafıklarla çok sıkı irtibatlıydılar.
Ama her şeye rağmen, Allah Rasûl'ü Muhammed as bunlara
karşı yine müsamaha gösteriyordu. Bazı Yahudi
kabileleri:
a.
Kaynuka Yahudileri: İlk önceleri
Müslümanlarla anlaşma yapmışlardı.
Anlaşmayı bozdular. Savaş ilan ettiler. Müslümanlar, Kaynuka Yahudilerini
muhasara altına aldılar. Hiçbir
yerde yardım gelmeyince, mecburen Müslümanlarla anlaşma
yaptılar. Anlaşmaya göre; yurtlarını
bırakıp, Suriye taraflarına sürgün edildiler. (H.2
Şevval)
b.
Kureyza Yahudileri: Müslümanlarla
aralarındaki anlaşmayı Hendek savasında bozdular. Mekkeli
müşriklerin, Medineli münafıkların ve diğer
Yahudilerin kışkırtmalarıyla Müslümanları
arkadan vurmaya çalıştılar. Ancak, muvaffak
olamadıkları gibi bertaraf edildiler.
Nadir Yahudileri: Bu Yahudiler de, diğer
Yahudiler gibi münafık ve müşriklerin tahriklerine uydular.
Rasûlullah için suikasta yeltendiler. Bunların da
hainliklerinin farkına varıldı. Müslümanlara
karşı savaş ilan ettiler. Yenildiler. Anlaşmaya göre; Medine'yi
terk ettiler. Bir kısmı Hayber Yahudilerine sığındılar.
(H.4 Rebiulevvel)
c.
Mustalıkoğulları: Mustalıkoğulları
Haris başkanlığında, Müslümanlara ani baskın
yapmak istedi. Fakat Rasûlullah, bunun farkına vardı.
Hiç fırsat vermeden küçük bir orduyla, onları
bertaraf etti. (H.5. yıl)
d.
Hayber Yahudileri: Hayber'de Yahudiler oturuyordu.
Sonradan sürgün ve kaçkın insanlar da buralara
yerleştiler. Derken Hayber, Medine’deki Müslümanların
aleyhine olan bütün hal ve hareketlerin merkezi durumuna geldi.
İslam'a düşman olan herkesi destekliyor ve gerekli
yardımları yapıyorlardı. Hendek savaşı
için, bütün müşrik Arapları bunlar bir araya
getirmişlerdi. Rasûlullah, bunlarla anlaşmak istedi. Kabul
etmediler. Yıkıcı ve bölücü faaliyetlerine devam
ettiler. Yakınlarında bulunan Kinane ve Gatafan müşrik
Arapları da kandırarak yanlarına aldılar. Büyük
bir orduyla Medine'ye saldırmak istediler. Muhammed
as 1600 kişilik mücahit ordusuyla Hayber’e hareket etti.
İslam ordusunu gören Yahudiler, kalelerine çekildiler. Uzun ve
şiddetli bir muhasaraya girişildi. Daha sonraları Hayber'in kaleleri
teker teker düşmeye başladı. Hayber Yahudileri de teslim
oldular. Anlaşma yapıldı. Böylece; İslam aleyhine her
türlü faaliyetleri destekleyen, Mekkeli putperestlerin eli-kolu
bağlanmış, münafıkların akıl hocaları
olan Yahudilerle alakalı konular yüzeysel olarak bitmiş oldu.
Evs ve Hazrec kabilleri: Hicret esnasında Medine’de
Evs ve Hazrec diye bilinen iki büyük Arap kabilesi vardı. Bunlar
iki kardeşin neslinden gelmekteydi. Sonradan aralarına bir
düşmanlık girdi. Zaman zaman aralarında anlaşmazlık
ve kavgalar oluyordu. En son aralarında Büâs savaşı
çıkmış ve iki taraf da ağır kayıplar
vermişti. Hatta pek çok ileri gelenlerin telef olmasıyla iki
tarafın da gücü zayıflamıştı. İslam
dini birbirine düşman olan bu iki kabile arasında yayılmaya
başladı. Hicretin ilk zamanlarında bu iki kabileden
Müslüman olmayan müşrik Araplar genel olarak İslam
karşıtı tarafında gözüküyordu. Yahudi ve
münafıkların çıkardıkları fitne, fesat ve
yaygaraların tesiri altında kalarak akrabalarının
Müslüman olmamaları için baskı yapıyor ve
Müslümanlar olanları da zaman zaman incitiyorlardı. Her
şeye rağmen İslâmiyet aralarında hızla
yayılıyordu. Kısa zamanda bu iki kabile arasındaki kin ve düşmanlık
İslamiyet’in getirdiği evrensel kurallarla dostluk ve
kardeşliğe dönüştü. Hatta hayırlarda
yarış birbirleri arasında doruğa ulaştı.
Münafıklar Müslüman
görünümlü Medineli müşrikler: Abdullah bin
Ubeyy,
münafıkların öncüsü durumundaydı. Kavmi
nezdinde itibarlı biriydi. Rasûlullah; Medine'ye hicret etmeden
evvel Abdullah bin Ubeyy, kendisini kral ilan etme
hazırlığındaydı. Bu konuda da epey mesafe
almıştı. Ancak, Rasûlullah Medine'ye gelince; Abdullah bin
Ubeyy'in etrafındaki insanların bazısı
dağıldı. Çalışmalar sonuçsuz kaldı.
O da, Rasûlullah'a düşman kesildi. Bir müddet
sözlü ve hakaretimsi tavırlara girdi. Daha sonra,
açıkça düşman olmanın zararlarını
gördü. Çaresiz kaldı.
Çalışmalarını sürdürebilmek için,
Müslüman gözükmek zorunluluğunu hissetti.
Müşrik olduğu halde, etrafındaki aveneleriyle birlikte
Müslüman olduğunu açıkladı. Fırsat
buldukça; Rasûlullah'a ve Müslümanlara karşı
ayrılıkçı, fitne, itham, iftira, dedikodularıyla
yıpratma hareketlerine devam etti. Mekkeli müşrik ve Medineli
Yahudilerle gizli anlaşma ve ittifaklar hızlandı.
Ka’b’ın
babası Eşref, Tay Kabilesinin Nebhân oğullarından bir
Arap’tı. Kan davası nedeniyle kabilesini terk edip
Medine’ye gelip yerleşti. Nadiroğullarından Akîle
isminde Yahudi bir kadın ile evlendi.[1] Bu evlilikte
Kâ’b doğdu. Yahudi olarak yetişti. Bulunduğu
toplumun ileri gelenleri arasında sayılırdı. Yahudi
şairlerindendi.[2]
Bedir
savaşında Müslümanların galibiyetini müjdeleyen
ve öldürülen Kureyşlilerin haberini duyunca, canı
sıkıldı. Şaşkınlık içinde:
- Vay be, size yazıklar olsun!.. Bu
gerçek mi? Onlar Arap’ın melikleri ve insanların
efendileridir. Vallahi Muhammed bunları öldürdüyse,
artık bundan böyle yerin altı üstünden daha hayırlıdır,[3] dedi. Böylece
İslâm’a ve Müslümanlara karşı duyduğu
kin ve düşmanlığı etrafına ilan ediyordu.
Ka'b, arkadaşı Huyey b.
Ahtab’la birlikte atmış-yetmiş Yahudi’yi de alarak
Medine’den kalkıp Mekke’ye gitti. Mekkeli
müşriklerin Bedir ölüleri üzerine ağlayarak
ağıtlar yaktı. Yaptığı konuşmalar ve
söylediği şiirlerle müşrikleri Müslümanlar
üzerine kışkırtıyordu.[4]
Ebu
Süfyân misafiri olan Kâ’b’a dönerek:
- Allah aşkına söyle!.. Allah
katında bizim dinimiz mi yoksa Muhammed’in ve
arkadaşlarının dini mi daha sevimlidir?[5] diye sordu. O da:
- Yol olarak siz onlardan daha iyisiniz[6], dedi.
Kâ’b
ve Huyey ehli kitap olan Yahudilerin ileri gelenleri ve âlimlerindendi.
Muhammed as.’a iman etmemeleri sırf kuru bir inat, haset, kin ve
düşmanlıklarından dolayıdır. Bir ehli kitap
mensubu olarak Tevhid Dini olan İslâm’ı reddederek
putperestliğin Allah’a daha yakın olduğunu kabullenmek
büyük yanlıştı. Çünkü burada
putperestlik Yahudi âlimlerine göre sevimli olabilir. Ama
putperestliğin yol olarak İslâm’dan daha iyi
olduğunu söylemek büyük bir azgınlık ve
taşkınlıktır. Hele hele putperestlikle
İslam’ı bir araya getirerek ve putperestliğin yol olarak,
Allâh’a daha sevimli olduğunu iddia etmek Allah’a
iftiradır. Allah adına bu seçimi yapma yetkisini kendilerinde
görmek affedilecek bir ahmaklık değildir. Bu küstahlık
Kur’ân’ı Kerîm’de şöyle
özetlenmektedir: “Kendilerine Kitap’tan bir nasip verilmiş
olanları görmüyor musun? Onlar ‘cibt’e ve
‘tâğût’a inanıyorlar. İnkâr
edenler için de, “Bunlar, iman edenlerden daha doğru
yoldadır” diyorlar.”[7]
Şimdi
bu ayeti biraz yorumlayalım:
1. “Kendilerine Kitap’tan bir nasip verilmiş
olanlar” Yahudilerdir.
2.
“Onlar
‘cibt’e ve ‘tâğût’a inanıyorlar.” Ayette geçen
cibt’in kelime anlamı; adî, değersiz ve pis olan şey
demektir. Bu kelime terimleştirilerek Huyey İbn Ahtab’ın
şahsından putlar ifade ediliyor. Tâğût ise kelime
olarak azgınlaşan, haddini aşan anlamına gelmektedir. Bu
kelime de terimleşerek Kâ’b ibnu’l Eşref’in
şahsında çığırtkan putçuları ve
bağlı oldukları kuralları ifade eder. Başka bir ifade
ile Tâğût; putların tercümanlarıdır. Cibt[8] ve Tâğût[9] sözcükleri
Kâ’b ibnu’l Eşref’in ve onun gibilerin
sergilediği konumu çok güzel yansıtmaktadır.
3. Müşrik Ebu
Süfyân’ın sorusuna Yahudi Kâ’b’ın:
“- Yol
olarak siz onlardan daha iyisiniz,” diye verdiği cevap hatırlatılıyor.
Tefsir kitaplarından bu ayetin etraflı yorumlarına bakmak
faydalı olacağı kanaatindeyim.[10]
Kâ'b’ın şiirleri
Muhammed as.’ı ve
Müslümanları rencide ediyor ve manevi eziyet veriyordu.[11] Hatta
Müslüman kadınların üzerine gazal söyleyerek
onların güzelliklerini teşhir ediyordu.[12]
Muhammed as için suikast de
hazırladığı[13] ifade edilen Ka'b, Mekke’den
ayrılmadan evvel, Mekke müşriklerini Muhammed as’la
topyekûn savaşma konusunda bir araya getirmiş ve
anlaşmalarını sağlamıştır.[14] Kısacası:
Bu adam, tam azgınlaşmış ve Kur’ân’ı Kerîm tabiriyle de
tâğûtlaşmıştı. Suç sicili
oldukça kabarmış bu densiz, kendisine gösterilen
müsamaha sınırlarını çok
aşmıştı.
Mekke’den Medine’ye
döndükten sonra iyice azıttı.
Düşmanlığını iyice açığa vurdu.
Yaptığı yıkıcı faaliyetleri aleni şekilde
yürütmeye başladı. İyice tehlikeli duruma geldi.
Kâ’b zamanında Müslümanlara karşı
açılmış bütün savaşlara temel olan
kışkırtıcı, yıkıcı,
aşağılayıcı şiir, söz ve hareketlerde hep
öncülük yapmıştır.
Allah’ın Elçisi:
- Benim adıma İbni
Eşref’in hakkında kim gelecek?[15]
Çünkü o Allah’ı ve Elçisini
incitmiştir.[16] Buyurunca; Muhammed
b. Mesleme hemen kalktı ve:
- Ey Allah’ın Elçisi onu
benim öldürmemi ister misin? Diye sorunca; Allah’ın
Elçisi:
- Evet, buyurdu. Muhammed b. Mesleme:
- Ey Allah’ın Elçisi onu
ben senin için öldüreceğim, dedi. Allah’ın
Elçisi:
- Öyleyse git Muaz’la bu işi
görüş, buyurdu. Muhammed b. Mesleme:
- Onun yanında senin aleyhine
konuşabilir miyim? Dediğinde Allah’ın Elçisi:
- Konuşabilirsin, buyurdu.
Kâ’b’ı
öldürmek için Evs kabilesine ait; Muhammed b. Mesleme,
Silkân b. Selâme, Abbâd b. Bişr, Ebû Abs b.
Cübr, Sa'd b. Hâris’den oluşan bir müfreze
gönderildi.
İlk önce Silkân onun
yanına gitti. Uzun bir sohbetten sonra Silkan Mumammed as. aleyhine
birkaç söz söyledikten sonra maddi sıkıntı
çektiklerini, bundan dolayı da kendilerine bir veya iki
ölçek ödünç yiyecek vermesini söyledi. Uzun
bir pazarlıktan sonra Kâ’b kabul etti. Geceleyin Muhammed b.
Mesleme ve arkadaşları Kâ’b’a seslenerek
dışarı çıkmasını istediler. O da geldi.
Muhammed b. Mesleme, Kâ’b’ın saçlarından
tuttu. Hemen Ebû Abs, Kâ’b’ı kucakladı.
Muhammed b. Mesleme kılıcını Kâ’b’ın
böğrüne sapladı. Arkadaşları da
kılıç darbelerini indirdiler. Bu kargaşada Hâris de
bazı kılıç darbelerinden başında veya
bacağında yaralandı. Böylece Allah’a, Elçisine
ve Müslümanlara karşı bazen açık, bazen gizli,
bazen de sinsice savaş açan Allah’ın
düşmanı Kâ’b yaptıklarının
karşılığına ulaşmış oldu.
Olay etrafa yayılınca, Yahudi ve
müşrik Araplar paniğe kapıldılar. Yaptıklarından
dolayı kendi kendilerinden korkmaya başladılar. Sabah olunca bir
gurup Muhammed as’ın yanına gelerek:
- Arkadaşımız olan
(Kâ’b) bu gece öldürüldü. O ileri
gelenlerimizdendi, dediler.[17]
Allah’ın Elçisi,
Kâ’b’ın şiirlerinde neler söylediğini ve yaptığı
eziyetleri onlara hatırlattı. Ayrıca kendilerini de
anlaşmaya davet etti. Onlar da kabul ettiler. Böylece
Allah’ın Elçisi ve Yahudiler arasında yeni bir
anlaşma yapılmış oldu.[18]
Evs kabilesine ait bir gurup
Müslüman tarafından Allah’ın Elçisine
düşmanlık yapan Kâ’b b. Eşref öldürülünce;
hemen Hazrec kabilesinin ileri gelenleri harekete geçerek:
- Vallahi Allah’ın Elçisi huzurunda
İslâm’da fazilet bakımından bizi
geçemezsiniz.[19] Dediler. Derhal Allah’ın
Elçisine düşmanlık konusunda Kâ’b b.
Eşref’e denk bir kişiyi soruşturmaya başladılar.[20] Sonunda Hayber’de ikamet eden
İbn Ebi'l-Hukayk üzerinde karar kıldılar. Ebu
Râfi’ diye de anılan İbn Ebi'l-Hukayk gerçekten
haddini aşarak Allah’ın Elçisini çok üzüyordu.[21]Bunu öldürmek için
Allah’ın Elçisinden izin istediler. İzin verildi. [22] Allah’ın Elçisi:
- Kadın ve çocukları
öldürmeyin, [23] buyurdu. Böylece kadın ve
çocukların öldürülmeleri yasaklandı.[24]. İbn Ebi'l-Hukayk’i
öldürmek için beş kişi Hayber’e gitti. Bunlar;
Abdullah b. Atîk, Mes'ud b. Sinan,
Abdullah b. Üneys, Ebu Katâde el-Hâris b. Rib'î ve
Huzâî b. Esved’den oluşan müfrezeydi.
İbn Ebi'l-Hukayk'ın evini buldular.
Burası kale biçiminde büyük ve geniş bir evdi.
Geceleyin eve girdiler. Odaları içindeki ev halkının
üzerlerine kilitlediler. Sonra İbn Ebi'l-Hukayk'ın
şahsına özel yapılmış köşke
vardılar. Kapıyı vurup izin istediler. Karısı:
- Siz kimsiniz? Dedi. Onlar da:
- Biz Arap tüccarlarındanız.
Yiyecek satın alacağız, dediler. Kadın:
- Arkadaşınız
şuradadır. Onun yanına buyurun, dedi. İçeri
girdiler. İbn Ebi'l-Hukayk'ın kaçmaması için
kapıyı kilitlediler. Kadın panikleyip bağırınca,
kılıcı çekip öldürmek istediler. Ama Allah’ın
Elçisinin “çocuk ve kadınların
öldürülmeme yasağını”
hatırlayınca vazgeçtiler. İbn Ebi'l-Hukayk'ın
üzerine saldırdılar. Karanlık olduğu için
kılıç darbelerini rastgele indirdiler. Abdullah b. Üneys
karnına kılıcı sapladı. Kılıç
sırtından çıktı.
- Beni öldürdünüz, beni
öldürdünüz, yeter yeter, diye inlemeye
başlayınca, evden dışarı çıktılar. Abdullah b. Üneys dışarı
çıkış esnasında elini veya ayağını
şiddetli şekilde incitti. İbn Ebi'l-Hukayk’ın
öldüğünden emin olunca, oradan ayrıldılar.
Medine’ye vardılar.[25]
Resûlullâh Cuma günü mescitte minber üzerinde
insanlara hutbe veriyordu. Onları görünce:
- Yüzünüz iki cihanda mutlu
olsun, buyurdu. Onlar:
- Senin yüzün de iki cihanda mutlu
olsun ey Allah’ın Elçisi, dediler. Resûlullâh:
- Onu öldürdünüz mü,
diye sordu. Onlar da:
- Evet, dediler.[26]
Nebi
as., Medine’ye geldiğinde; Amr b. Avf kabilesinden yaşı
yüz yirmiye ulaşmış Ebû Afek diye anılan Yahudi
bir ihtiyar vardı. İslâm dinine girmediği gibi
insanları Nebi as.’ın aleyhine düşmanlık etmeye
kışkırtıyor. Rasûlullâh’ı
üzüyor ve manen eza-cefa ediyordu.
Çıkardığı nifak doruktaydı. Allah’ın
Elçisi Bedir savaşına çıktığında,
Allah onu muzaffer olarak geri döndürdü. Ebû Afek,
Allah’ın Elçisine haset ederek taşkınlık
etmeye başladı. İnsanları Nebi as.’ın aleyhine
kışkırtan hicivli şiirler söylemeye devam etti.
Yapılan bu taşkınlığa canı sıkılan
Sâlim b. Umeyr:
-
Ebû Afek’i öldürmek veya bu uğurda ölmek
üzerime adak olsun, dedi. Fırsat kollamaya başladı.
Ebû
Afek’ın hiciv şiirleriyle çıkardığı
fesat ve yaptığı eziyet üzerine bir gün
Rasûlullâh:
-
Şu habisi benim adıma kim halledecek, buyurdu.
Sâlim
fırsatı yakalamıştı. Bir yaz gecesiydi. Ebû
Afek, Amr b. Avf mevkiindeki evinin avlusunda uyuyordu. Sâlim geldi.
Kılıcını Ebû Afek’in ciğerine
sapladı. Kılıç ta yatağa dayandı.
Allah’ın düşmanı iğrenç bir
çığlık atarak bağırdı. Sesi duyan insanlar
koşarak geldiler. Onu evinin içine koydular. Sonra da bir kabir kazıp
gömdüler.[27]
Esmâ binti Mervân,
Medine’de yaşayan Yahudi kabilelerinden Benî Ümeyye b.
Zeyd kabilesine mensuptu. Yahudi şairelerindendi. Beş
çocuğu vardı. Bunlardan biri anne sütü emme
çağındaydı.
Allah’ın elçisi Muhammed
as., Müslümanları yok etmek için gelen 1000 kişilik
tecrübeli bir orduyla Mekkeli müşriklere karşı koymak
için 300 kişilik bir
topluluğu alarak Bedir’e gitmişti. Müşrikler tam
teçhizatlı buna karşın Müslümanların
çoğunda savaş tecrübesi yoktu. Bir kısmı daha
çocuk yaşta, bir kısmı da yaşlı
durumundaydı. Silah ve binek bakımından çok
zayıftı. Bu savaşta Müslümanlar var olma veya yok olma
ile karşı karşıyaydı.
Allah’ın elçisi
Bedir’deyken, Medine’de Yahudi şâiresi Esmâ binti
Mervân haddini aşan şiirler söylemeyi
hızlandırdı. Bu hicivli şiirlerle Allah’ın
elçisini, İslâm’ı, Müslümanları
aşağılıyordu. Hatta bu yetmiyormuş gibi Medinelileri
ve diğer Arap kabilelerini Muhammed as.’ı öldürmek ve
İslâm’a karşı savaşmak için
kışkırtıcılık yapıyordu.[28] Söylediği
son şiirler dilden dile dolaşarak Medine’ye ulaşınca
Müslümanlar üzüldü. Bedir’e mazeretinden
dolayı gidemeyen Umeyr b. Adî el-Hatmî’nin canı sıkıldı.
Asabı bozuldu. Adakta bulunarak:
- Ey Allah’ım!.. Ben Senin
için adakta bulunuyorum. Eğer sen Rasûlullah’ı
Bedir’den sağ-salim Medine’ye geri döndürürsen;
ben o kadını mutlaka öldüreceğim, dedi.[29]
Müslümanların
müşrikler karşısındaki Bedir zaferi bir takım
insanları rahatsız etmişti. Bazıları da kudurma
safhasına kadar gelmişti. İmkânları dâhilinde
ölümüne saldırıyorlardı. Kâ’b
ibnu’l Eşref, Huyey b. Ahtab, İbn Ebi'l-Hukayk, Esmâ
binti Mervân… gibiler Muhammed as.’ı,
İslâm’ı ve Müminleri çok rencide edici
tutumlar sergiliyorlardı. Elbette bunlar usulüne uygun şekilde tekrar
tekrar ikaz ediliyorlardı. Ama
yine bildiklerini okuyorlardı. Artık hak ettikleri cezaya
çarptırılmaları gerekiyordu.
İslâm, Yüce
Allah’ın gönderdiği en son dindir. Bu dinin kendisini,
peygamberini, inanan müminlerini söylenen hicivlerle
aşağılayan, hakaret eden,
düşmanlığını ve kinini sürekli dile
getirenler mutlaka durdurulmalıydı. Etraftaki insanları
Müslümanlara karşı kışkırtmak, kin ve
düşmanlığı artırmak, fesat çıkarmak,
savaştırmak için yapılan tahrikler
“bardağı taşıran son damla”ları
çoktan geride bırakmıştı. Dayanılmaz hale
gelince Allah’ın Elçisi:
- Benim için
Mervân’ın kızı hakkında kim gelecek, buyurdu.[30] Kadının
kabilesinden olan Umeyr b. Adî el-Hatmî, Rasûlullâh
Bedir’deyken hicivlerinden dolayı “ben o kadını
mutlaka öldüreceğim” diye adakta bulunmuştu.
Hiç kimseye fırsat vermeden:
- Ben, dedi.
Umeyr, gece yarısı
Esmâ’nın bulunduğu mevkie geldi. Eve geldi. Uyuyan
kadının bulunduğu odaya girdi. Etrafında uyuyan
çocukları vardı. süt emzirdiği bebeği de
kucağındaydı. Umeyr eliyle araştırdı.
Kadının emzikli küçük çocuğunu buldu.
Bebeği öteye götürdü. Sonra
kılıcını kadının göğsüne
sapladı. Kılıcın ucu kadının sırtından
çıktı.[31] Sonra evden
çıktı. Medine’ye gitti. Sabah namazını
Nebî as.’la beraber kıldı. Nebi as., Umeyr’i
gördüğünde:
- Mervân’ın
kızını öldürdün mü? Diye sordu? Umeyr:
- Evet, Babam sana feda olsun ey
Allah’ın Elçisi, dedi. Sonra Umeyr hadiseden dolayı
karşılıklı herhangi bir kavgaya sebep olup
olamayacağı konusunda tereddüt edince:
- Ey Allah’ın Elçisi, bu
işten dolayı üzerime düşen bir şey var mı,
diye sordu. Allah’ın Elçisi:
- Ondan dolayı iki keçi bile
birbirine toslamaz,[32] buyurdu. Bu cevap
Umeyr’in çok hoşuna gitti. Umeyr doğruca kabilesine
gitti. Onlar kadının öldürülmesi konusunda muhtelif
görüşlere sahiptiler. Onlara:
- Ey Hatmeoğulları!..
Mervân’ın kızını ben öldürdüm.
Topluca benim için el birliği yapın. Elinizden geleni
arkanıza bırakmayın, diyerek onlara sert yaptı. Onlar da
korkularından Umeyr’e hiçbir şey yapamadılar. Bu
kabile içerisinde Müslüman oldukları halde imanlarını
gizleyenler, insanları suskun vaziyeti görence; Müslüman
olduklarını açıkladılar. Böylece bugün,
Hatmeoğulları için İslam’ın izzetine
giriş kapısı durumuna gelmiştir.[33]
[1]
Târîhu’t Taberî
c.2 s.52
Sîretü
İbni Hişâm c.1 s.514
Fethu’l
Bârî, İbnu Hacer, c.7 s.337
Sîretu
İbni Kesîr c.3 s.9
[2] Târîhu’t Taberî
c.2 s.52
Tabakâtu’l
Kübrâ İbnu Sa’d c.2 s.32-33
Fethu’l
Bârî, İbnu Hacer, c.7 s.337
Târîhu’l
Yakûbî c.1 s.122
Târîhu’l
İslam, Zehebî c.2 s.161
[3] Sîret İbnu İshâk
c.1 s.297,
Sîret
İbnu Hişâm c.2 s.51,
Uyûnu’l
Eser… İbnu Seyyidi’n Nâs c.1 s.392
Târîhu’t
Taberî c.2 s.52
Târîhu’l
İslâm… ez Zehebî c.2 s.157
Delâilu’n
Nübüvveti lil Beyhakî c.3 s.209
Tabakâtu’l
Kübrâ İbnu Sa’d c.2 s.32-33
Sîretu
İbni Kesîr c.3 s.9
[4] Sîretu
İbni Kesîr c.3 s.9
Tabakâtu’l
Kübrâ İbnu Sa’d c.2 s.33
Ensâbu’l
Eşrâf, Ensâbu’l Eşrâf c.1 s.123
Fethu’l
Bârî, İbnu Hacer, c.7 s.340
Târîhu’t
Taberî c.2 s.52
Sîret
İbnu İshâk c.1 s.297
Uyûnu’l
Eser… İbnu Seyyidi’n Nâs c.1 s.392
[5] Sîretu İbni
Kesîr c.3 s.9
Delâilu’n
Nübüvveti lil Beyhakî c.3 s.210,214
Târîhu’l
Medîne, el Kismu: es Sîretu ve’t Târîh c.2 s.454,
461
Uyûnu’l
Eser… Muhammed b. Abdullah b. Yahyâ İbn Seyyidü’n
Nâs c.1 s.392
[6] Delâilu’n
Nübüvveti lil Beyhakî c.3 s.210
Sîretu
İbni Kesîr c.3 s.9
Târîhu’l
İslâm… ez Zehebî c.2 s.158
[7] 4/Nisa:51
[8] İkmâlu’l
Kemâl, el Kısmu: es Sîretu ve’t Târîh c.2
s.156
Târîhu’l
Medîne, el Kısmu: es Sîretu ve’t Târîh c.2
s.453
[10] Örnek olarak:
Tefsir-i
Kebîr Mefâtîhu’l Ğayb, Fahruddîn
er-Râzî, Nisâ 51. Ayetin tefsiri
Kurtubî el
Câmiu lil Ahkâmi’l Kur’ân, İmâm
Kurtubî, Nisâ 51. Ayetin tefsiri
Tefsîru’l
Munîr, Vehbe Zuhaylî, Nisâ 51. Ayetin tefsiri
Hak Dini
Kur’ân Dili M.Hamdi Yazır, Nisâ 51. Ayetin tefsiri
Et
Tefsîru’l Hadîs, İzzet Derveze, Nisâ 51. Ayetin
tefsiri
[11] Üsdu’l
Ğâbe, Kismu’s Sîre ve’t Târîh
İbnu’l Esîr c.2 s.70, 189, 197
Sîretu
İbni Kesîr c.3 s.9, 261
El Kâmil
fi’t Târîh, İbnu’l Esîr c.1 s.292
Tabakâtu’l
Kübrâ İbnu Sa’d c.2 s.33
Sîretu
İbni Kesîr c.3 s.9
Uyûnu’l
Eser… Muhammed b. Abdullah b. Yahyâ İbn Seyyidü’n
Nâs c.1 s.397
Fethu’l
Bârî, İbnu Hacer, c.5 s.143, c.7 s.337, c.8 s.231
Târîhu’t
Taberî c.2 s.55
Sîretü
İbni Hişâm c.1 s.514
Târîhu’l
Medîne, el Kismu: es Sîretu ve’t Târîh c.2 s.453
el
İstî’âb fî Ma’rifeti’l Ashâb
İbnu Abdu’l Berr c.1 s.460
[12] Târîhu’t
Taberî c.2 s.52-53
Fethu’l
Bârî, İbnu Hacer, c.7 s.337
Sîretu
İbni Kesîr c.3 s.9
El Kâmil
fi’t Târîh İbnu’l Esîr c.1 s.290
Uyûnu’l
Eser… Muhammed b. Abdullah b. Yahyâ İbn Seyyidü’n
Nâs c.1 s.392
Delâilu’n
Nübüvveti lil Beyhakî c.3 s.209
[13] Târîhu’l
Yakûbî c.1 s.122
[14] Sîretu İbni
Kesîr c.3 s.9
Târîhu’t
Taberî c.2 s.52-53
Târîhu’l
Medîne, el Kismu: es Sîretu ve’t Târîh c.2 s.455
el
İstî’âbu fî ma’rifeti’l Eshâbi
c.1 s.242
Delâilu’n
Nübüvveti lil Beyhakî c.3 s.210
Fethu’l
Bârî, İbnu Hacer, c.7 s.337
Târîhu’l
İslâm… ez Zehebî c.2 s.158
Tabakâtu’l
Kübrâ c.2 s.32-33
[15] Sîretu İbni
İshak c.1 s.297
Delâilu’n
Nübüvveti lil Beyhakî c.3 s.217
Sîretu
İbni Hişam c.2 s.54
Târîhu’t
Taberî c.2 s. 53
El Kâmil
fi’t Târîh, İbnu’l Esîr c.1 s.290
Uyûnu’l
Eser… Muhammed b. Abdullah b. Yahyâ İbn Seyyidü’n
Nâs c.1 s.393
[16] Sahih Buhari 2375, 2867, 3811
Sahih Müslim
4765
Sünen Ebu
Dâvûd 2770
Mu’cem
İbu Asâkir c.1 s.112
Delâilu’n
Nübüvveti lil Beyhakî c.3 s.215
Târîhu’l
Medîne, el Kismu: es Sîretu ve’t Târîh c.2 s.455
Fethu’l
Bârî, İbnu Hacer, c.5 s.143, c.7 s.337, c.8 s.231
Târîhu’l
İslâm… ez Zehebî c.2 s.158
[18] Târîhu’l
Medîne, el Kismu: es Sîretu ve’t Târîh c.2 s.461
Târîhu’l
İslâm… ez Zehebî c.2 s.162
Mekketu ve’l
Medînetu fi’l Câhiliyyeti ve ahdi’r Resûli sav,
Ahmed İbrâhîm c.1 s.386
Delâilu’n
Nübüvveti lil Beyhakî c.3 s.216
Meğâzî
Vâkidî c.1 s.192
[19] Sîret İbnu
Hişâm c.2 s.273
Tarih,
Tâberî c.2 s.56
Târîhu’l
İslâm… ez Zehebî c.2 s.341
Fethu’l
Bârî, İbnu Hacer, c.7 s.342
Musannef,
Abdurrezzâk c.5 s.407 hadis no: 9747
[20] Üsdu’l
Ğâbe, Kismu’s Sîre ve’t Târîh
İbnu’l Esîr c.1 s.52
Sîret
İbnu Kesîr c.3 s.261
Sîret
İbnu Hişâm c.2 s.273
Târîh,
Tâberî c.2 s.56
El
Kâmil fi’t Târîh İbnu’l Esîr c.1 s.292
Târîhu’l
İslâm… ez Zehebî c.2 s.341
[21] Sahih Buhari hadis no: 3813
Câmiu’l
Usûl min Ehâdîsi’r Resûl, İbnu’l
Esîr hadis c.8 no: 6060
el
İstî’âb fî Ma’rifeti’l Ashâb
İbnu Abdu’l Berr c.1 s.242
Delâilu’n
Nübüvveti lil Beyhakî c.4 s.93 hads no: 1387
Sîretu
İbni Kesîr c.3 s.261
Fethu’l
Bârî, İbnu Hacer, c.7 s.343
El Kâmil
fi’t Târîh, İbnu’l Esîr c.1 s.292
Târîhu’l
İslâm… ez Zehebî c.2 s.343
Târîhu’t
Taberî c.2 s.55
[22] Sîret İbnu
Hişâm c.2 s.273
Sîret
İbnu Kesîr c.3 s.261
Uyûnu’l
Eser… Muhammed b. Abdullah b. Yahyâ İbn Seyyidü’n
Nâs c.2 s.65
Fethu’l
Bârî, İbnu Hacer, c.7 s.342
Târîh,
Tâberî c.2 s.56
[23] Musannef Abdurrezâk c.5
s.407 hadis no: 9747
[24] Sîret İbnu
Kesîr c.3 s.261
Uyûnu’l
Eser… Muhammed b. Abdullah b. Yahyâ İbn Seyyidü’n
Nâs c.2 s.65
Târîh,
Tâberî c.2 s.55
[25] Olayın
ayrıntıları için bakınız:
Sîret İbnu Kesîr c.3
s.261
Sîret
İbnu Hişâm c.2 s.274-5
Târîh,
Tâberî c.2 s.55-58
Târîhu’l
İslâm… ez Zehebî c.2 s.341-342
[26] Sünenu’l Kubrâ
Beyhakî c.3 s.222
Musannef
Abdu’r Rezzâk c.3 s.215 hadis no: 5387, c.5 s.410 hadis no: 9747
Müsned, Ebu
Ya’lâ c.2 s.204, hadis no: 907
Tabakâtu’l
Kübrâ, İbnu Sa’d, c.2 s.91
Târîhu’l
Medîne, el Kismu: es Sîretu ve’t Târîh c.2
s.466-467
Delâilu’n
Nübüvveti lil Beyhakî c.4 s.95 hads no: 1389, c.6 s.81 hads no:
2206
Sîret
İbnu Kesîr c.3 s.261
Uyûnu’l
Eser… Muhammed b. Abdullah b. Yahyâ İbn Seyyidü’n
Nâs c.2 s.9
Meğâzî
Vâkidî c.1 s.392, 532
Üsdu’l
Ğâbe, Kismu’s Sîre ve’t Târîh İbnu’l
Esîr c.1 s.50
[27] Aşağıdaki kaynakların özeti bir araya getirildi.
Meğâzî Vâkidî c.1 s.175
Sîret İbnu Kesîr c.4 s.432
Sîret İbnu Hişâm c.2 s.635
Tabakâtu’l Kübrâ, İbnu Sa’d, c.2 s.28
Târîhu’l İslâm… ez Zehebî c.2 s.138
Ensâbu’l Eşrâf, Ensâbu’l Eşrâf c.1 s.165
Üsdu’l Ğâbe, Kismu’s Sîre ve’t Târîh İbnu’l Esîr c.3 s.315
Uyûnu’l Eser… Muhammed b. Abdullah b. Yahyâ İbn Seyyidü’n Nâs c.1 s.383
[28]Konunun
ayrıntıları için aşağıdaki eserlere
bakınız.
el İstî’âb
fî Ma’rifeti’l Ashâb, İbnu Abdu’l Berr c.1
s.378
Müsnedü’ş
Şihâb, el Kadâî c.2 s.48 hadis no: 858
Tabakâtu’l
Kübrâ, İbnu Sa’d
c.2 s.27
Ensâbu’l
Eşrâf, Ensâbu’l Eşrâf c.1 s.164-165
Sîretü
İbni Hişâm c.1 s.514
Uyûnu’l
Eser… Muhammed b. Abdullah b. Yahyâ İbn Seyyidü’n
Nâs c.1 s.382
Meğâzî
Vâkidî c.1 s.173-374
Târîhu’l
İslâm… ez Zehebî c.2 s.136
El
İsâbetü fî Temyîzi’s Sahâbe, İbnu
Hacer el Askalânî c.4
s.721
[29] Müsnedü’ş
Şihâb el Kadâî c.2 s.48 hadis no: 858
Ensâbu’l
Eşrâf, Ensâbu’l Eşrâf c.1 s.165
Meğâzî
Vâkidî c.1 s.173
[31] Tabakâtu’l
Kübrâ İbnu Sa’d c.2 s.27
Meğâzî
Vâkidî c.1 s.174
Uyûnu’l
Eser… Muhammed b. Abdullah b. Yahyâ İbn Seyyidü’n
Nâs c.1 s.382
[32] Müsnedü’ş
Şihâb el Kadâî c.2 s.48 hadis no: 858
Ensâbu’l
Eşrâf, Ensâbu’l Eşrâf c.1 s.165
Meğâzî
Vâkidî c.1 s.174
El İsâbe
fî Temyîz’s Sahâbe. İbnu Hacer el
Askalânî c.4 s.721
Tabakâtu’l
Kübrâ İbnu Sa’d c.2 s.27
Sîretü
İbni Hişâm c.2 s.636
Uyûnu’l
Eser… Muhammed b. Abdullah b. Yahyâ İbn Seyyidü’n
Nâs c.1 s.382
[33] Sîretü İbni
Hişâm c.2 s.636