KUR’ÂN-I
KERÎM’DE ADI GEÇEN ENBİYA
Kâinat ve Yaratılışı
Allah kimin daha güzel iş işleyeceğini ortaya
koyması için (11/Hud: 7), kâinatı yarattı (32/Secde: 4). Gökler, yer küresi ve
her şey toplu bir haldeydi. Daha sonra birbirlerinden ayrıldılar (21/Enbiya:
30).
Gaz veya duman halindeki (41/Fussilet: 11)
gökler, yer ve ikisi arasındaki varlıklar altı günde (devrede) yaratıldı
(25/Furkan: 59). Bunlar belirli bir süreye kadar devam edecektir (46/Ahkaf: 3).
Ayetlerden anladığımız kadarıyla bu altı devrede şekillenme olayı şöyledir:
1- Altı devrenin herhangi iki devresinde, yer
küresi şekillendi (41/Fussilet: 9). Ey insanlar! ...Yeryüzünü kül yığını
(kurak) görürsün. Fakat Biz ona su indirdiğimiz zaman harekete geçer, kabarır,
her güzel bitkiden çift çift yetiştirir (22/Hacc: 5). Daha sonra, yaşanır hale
gelmesi için de kendisine has dört merhale geçirmiştir (41/Fussilet: 10).
Dışarıdan yere inen, yerden de dışarıya yükselenler vardır (57/Hadid: 4).
2- Altı devrenin herhangi iki devresinde,
gökler oluştu. Yakın gök ışıklarla donatıldı ve dengesinin bozulmaması için de
muhafaza altına alındı (41/Fussilet: 12). Göklerin sayısı yedidir veya daha
çoktur. (Çünkü yedi; pekçok anlamına da gelmektedir.) (17/İsra: 44, 23/Muminun:
86, 41/Fussilet: 12, 65/Talak: 12, 67/Mülk: 3, 71/Nuh: 15, 78/Nebe:12). Şekli
ise; tabaka tabakadır (67/Mülk: 3, 71/Nuh: 15). Sağlamlığı ise; çok kuvvetli
bina edilmiştir (78/Nebe:12).
3- Altı devrenin tümünü kapsadığı zaman
içinde de, yer ile gökler arasındaki varlıkların oluşumu tamamlandı (25/Farkan:
59, 32/Secde: 4, 50/Kaf: 38).
Güneş ve ay farklı farklı yerlerdedir. Her
biri ayrı ayrı dairesel yörüngelerde hareket ederler. Birbirlerine ulaşmaları
mümkün değildir (36/Yasin: 40). Yaratan'ın emri gereği, gündüz sürekli geceyi
kovalar şekildedir.. Güneş, ay ve yıldızlar
kendilerine verilen emre boyun eğerek hal ve hareketlerini devam
ettirmektedirler (7/Araf: 54).
İnsanlık ölü halindeydi, diriltildi. Dirilen
insanlık tekrar öldürülecek ve yine son defa diriltilecektir (2/Bakara: 28).
Öldüren de dirilten de Allah'dır. Herhangi bir şeyin olmasını dilerse, ona: -
Ol, der. O da, oluverir (40/Mümin: 68). Yaratılma hususlarında, müminler için
ibretler vardır (45/Casiye: 4). İlk yaratılış ve insanın menşeini ifade eden
bazı kelimeler:
1- Turâb: Toprak anlamına gelir. (22/Hacc: 5,
35/Fatır: 11, 30/Rum: 20, ...)
2- Salsâl: Kurumuş sert çamur, hafifce
vurulduğunda "tın tın" sesi verir. (15/Hicr: 26-28- 33, 55/Rahman:
14)
3- Tîn: Çamur, pişirilip sertleşmeye müsait
çamur cinsi. (23/Muminun: 12, 32/Secde: 7, 38/Sad: 71-76, ...)
4- Hame: Siyah çamur. (15/Hicr: 26-28-33)
5- Mesnûn: Kokmuş, değişmiş, mayalanmış...
(15/Hicr: 26-28-33)
6- Sülâle: Bir şeyin özü, hülâsası...
(32/Secde: 8, 23/Muminun: 12)
7- Mudğa: Ağızda çiğnenecek kadar küçük et
parçası. (22/Hacc:5, 23/Muminun: 1)
8- Muhalleka: Yaratılışı tam. (22/Hacc: 5)
9- Mehîn: Adi, zayıf, bayağı... (32/Secde: 8)
10- Nutfe: Su damlası, az su damlacığı...
(16/Nahl: 4, 22/Hacc: 5, 23/Muminun: 13, 35/Fatır:11, ...)
11- Alaka: Asılı olan nesne, katılaşmış ve
donmuş kan parçası. (23/Muminun: 14, 96/Alak: 2, ...)
12- Menî: Meni. (53/Necm: 46, 75/Kıyame: 37,
...)
13- Ahseni takvîm: En güzel şekilde yaratılış.
(95/Tin: 4)
14- Ruh sahibi: Kendisine ait bir ruhu
vardır. (32/Secde: 9)
Cennetin genişliği gökler ve yerin genişliği
gibidir (3/Aliimran: 133). Pekçok kapıları vardır. Kapılarında müminleri
karışlayacak bekçileri vardır (39/Zümer: 73). Cennetü'l Me'vâ ve Firdevs adında
güzel konaklama yerleri (32/Secde: 19, 78/Kehf: 104) ve Adn Cennetlerinde
hoşmeskenler vardır (61/Saf: 12). Cennet'liklerin kalacakları yer çok iyi,
dinlenecekleri yer çok güzeldir (25/Furkan: 24). Cennet'te bozulmayan sudan,
tadı değişmeyen sütten, içenlere lezzet veren şurubdan ve süzme baldan ırmaklar
vardır. Orada meyvelerin her çeşidi onlarındır (47/Muhammed: 15). Yine Cennet'te çağlayan sular (56/Vakıa: 31), pınarlar (76/ınsan:
18), ırmaklar (5/Maide: 85), tahtlar ve koltuklar (18/Kehf: 31), arzu edilen
her çeşit meyveler (36/Yasin: 57), dikensiz kirazlar (56/Vakıa: 28), bağlar,
bahçeler (78/Nebe: 32), vildanlar (56/Vakıa: 19), iri gözlü huriler (44/Duhan:
54), nefis iştahlanıp neyi arzu ederse sürekli mevcuttur (21/Enbiya: 102). Ayrıca,
zevk veren hoş meşguliyetler (eğlenceler) vardır (36/Yasin: 55). Ne istenirse;
var. Hem ebedi ve hem de süreklidir. Bunların hepsi Allah'ın va'didir (25/Furkan:
16).
Hiçbir sıkıntı yok (20/Taha: 117), acıkma
yok, çıplaklık yok (20/Taha: 118), susama yok, aşırı sıcaklık yok (20/Taha:
118), korku yok, mahzuniyet yok (7/Araf: 49), lağiv, yalan (78/Nebe: 35), boş
söz ve günaha sürükleyici laflar yoktur (56/Vakıa: 25). İlk (dünyadaki) ölümden
başka bir ölüm de olmayacaktır (44/Duhan: 56).
Allah'ın nimetleri ne güzel! Allah u Ekber.
***
İnsanlar bir tek ümmetti. Allah nebileri
müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdi. İnsanların ayrılığa düşecekleri hususlarda
aralarında hüküm vermek için onlarla birlikte Hak Kitaplar indirdi...
(2/Bakara: 213).
***
Ey insanoğulları!..
Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak
ana-babanızı Cennet'ten çıkardığı gibi sizi de fitneye düşürmesin. Sizin onları
görmediğiniz yerlerden, o ve taraftarları sizi görürler. Biz şeytanları,
inanmayanlara dost kılarız (7/Araf: 27).
KUR'AN'DA ADI GEÇEN BAZI ENBİYA
Adem as. ve yaratılışı,
Nuh, İbrahim, Yakub, Yusuf, Musa, İsa, Zekeriyya, Yahya (aleyhimu's selâm).
Allah, gökleri ve yeryüzünü çeşitli
merhaleler şeklinde yarattı. Yeryüzünde; dağlar, ovalar, ağaçlar, hayvanlar
yaratıldı. Sular gürül gürül akıyordu. Dünya denilen yaratık, üzerinde
yaşanmaya müsait hale gelmişti. Rabb'imiz, meleklere:
- Ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim,
dedi (2/Bakara: 30).
- ...Kokuşmuş siyah çamurdan kurumuş (hafifçe
vurulduğunda tın-tın ses çıkaran tür) topraktan bir beşer (insan) yaratacağım,
dedi (15/Hicr: 28).
Yaratılacak olan varlık hakkında biraz bilgi
sahibi olan melekler hayretle sordular:
- Sen, orada (yeryüzünde) fesat çıkaracak,
kan akıtacak kimseyi mi var edeceksin? Biz, Seni hamdınla tesbih ve takdis
ediyoruz. Allah onlara buyurdu ki:
- Ben, sizin bilmediklerinizi bilirim
(2/Bakara: 30).
Allah, Adem'i
topraktan yarattı. O'na (Adem'e) "ol!" dedi.
O (Adem) de, oluverdi (3/Aliimran: 59).
Yaratılış mükemmel ve en güzel biçimdeydi
(95/Tin: 4). Allah, bütün varlıkların isimlerini de öğretti (2/Bakara: 31).
Etrafını tanıyor ve artık konuşuyordu (2/Bakara: 33). Allah, meleklere buyurdu:
- Eğer, siz doğrulardansanız, Bana bunların
(etrafta bulunan varlıkların) isimlerini haber verin. Yüce Allah'ın bu
hitabıyla karışlaşan melekler mahcup oldular. Özür mahiyetinde şöyle dediler:
- Sen Sübhân'sın (bütün üstün özellikler Sana
aittir). (Bizim, Sana vereceğimiz farklı) bir ilmimiz yoktur. Ancak, Senin
öğrettiğin bilgiler var. Hiç şüphesiz, Sen Alîm'sin (:Gizliyi,
açığı. büyüğü, küçüğü... her
şeyi bilirsin.) Hâkim'sin (:Yarattığın bütün kâinatın her şeyine hükmedensin.)
(2/Bakara: 32). Allah, Adem'e buyurdu:
- Ey Adem! Sen o
varlıkların isimlerini, onlara haber ver (söyle). Adem
de o varlıkların isimlerini teker teker söyledi (2/Bakara: 33). Bunun üzerine
Allah meleklere buyurdu:
- Ben, size demedi mi? Yerin ve göklerin
ğaybını (görünmeyen ve bilinmeyenlerini) gerçek olarak ancak Ben bilirim. Yine
Ben, açıkladıklarınızı da gizlediklerinizi de tam olarak bilirim (2/Bakara:
33). Allah meleklere emretti:
- Onun (Adem'in
şeklini) tamamladığım zaman, ona ruhumdan üflediğimde Onun (Adem) için secdeye
kapanın (15/Hicr: 29). Meleklerin hepsi topluca secde ettiler (15/Hicr: 30).
Ancak; İblis secde edenlerle birlikte olmaktan yüz çevirdi (verilen emri
umursamadı) (15/Hicr: 31). Kibirlendi. Böylece kâfirlerden oldu (2/Bakara: 34).
Allah, İblis'e sordu:
- Sana emrettiğim halde, seni secde etmekten
alıkoyan nedir? O da:
- Ben, O'ndan hayırlıyım. Beni ateşten
yarattın. O'nu da (kuruyunca sertleşebilen) çamurdan yarattın. Ben, (kuruyunca
vurulduğunda tın tın ses veren) kokuşmuş kara çamurdan kurutulmuş bir beşere
secde etmem için var olmadım (yaratılmadım) (15/Hicr: 33), dedi. Allah buyurdu:
- Oradan dışarı çık! Artık sen kovuldun
(15/Hicr: 34). Din Günü'ne kadar da, lanet senin üzerine olacaktır (15/Hicr:
35). Oradan aşağı in! Senin orada kibirlenmen yakışık değildir. Dışarı çık!
Çünkü sen artık küçülenlerdensin (7/Araf: 13). İblis isyankâr inadına devam
ederek dedi ki:
- Benden üstün kıldığın şuna bak! Eğer,
Kıyamet Günü'ne kadar bana müsaade etsen, ben onu ve zürriyetinin çoğunu mutlaka
hükmüm altına alırım (17/İsra: 62).
- Bana Tekrar Diriliş Günü'ne kadar müsaade
et, dedi (7/Araf: 14). Allah buyurdu:
- Haydi (bakalım),
sen mühlet verilenlerdensin (7/Araf: 15). İblis inadına devamla dedi ki:
- Yemin ederim ki: Senin beni (Adem'in yüzünden) azdırmana karışlık Sırâtu'l Mustakîm'e
(koyulmamaları için) üzerinde oturacağım (7/Araf: 16). Sonra onların
önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım. Böylece onların
çoğunu şükredenlerden bulamayacaksın (7/Araf: 17). Devamla:
- Ey Rabbim! Yine beni azdırmana karışlık,
ben de yer yüzünde onlara (sapıklıkları) süsleyip
cazip göstereceğim ve onların tümünü azdıracağım (15/Hicr: 39). Allah buyurdu
ki:
- Haydi git! Onlardan sana kim tabi olursa,
Cehennem ceza olarak tam size (göre)dir. Mükemmel bir mükâfattır (17/İsra: 63).
- Onlardan kime gücün yetiyorsa, sesinle
(davetinle) şaşırt! Süvarilerinle, yayalarınla (yaygaraya boğarak kendine)
celbet! Mallarına çocuklarına ortak ol! Onlara (çeşitli) vaatlerde bulun!.. (17/İsra: 64). Gerçek şu ki: Benim (muttakî) kullarım
üzerinde senin hiçbir saltanatın olmayacaktır (17/İsra: 65). Yine Allah buyurdu
ki:
- Haydi
(tarafımdan), zemmedilmiş ve kovulmuş olarak oradan (dışarı) çık! Yemin olsun!
Onlardan sana kim tabi olursa; sizin tümünüzü kesinlikle Cehennem'e
dolduracağım (7/Araf: 18).
Daha sonra, Allah Adem'den
zevcesini yarattı (4/Nisa: 1, 7/Araf: 189, 39/Zümer: 6). Onlara uyarıda
bulundu:
- Ey Adem!.. Bu,
senin ve zevcinin düşmanıdır. Sakın ikinizi de Cennet'ten çıkarmasın. Yoksa
meşakkat çekenlerden olursunuz. Doğrusu orada (Cennet'te) ne acıkırsın, ne de
çıplak kalırsın. Orada ne susarsın, ne de güneşin sıcağında kalırsın (20/Taha:
117-119). Devamla:
- Ey Adem! Sen ve
eşin Cennet'te yerleşin. Dilediğinizi yiyin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa
zalimlerden olursunuz (2/Bakara: 35, 7/Araf: 19).
Adem'le eşi Cennet'te mutluca yaşıyorlardı.
Dilediğini yiyor, dilediğini içiyorlardı. Hiçbir sıkıntıları yoktu. Her şey
boldu. Her taraf emniyet içindeydi. Ağaçlar, kuşlar, sular... her biri birbirinden güzeldi...
Cennet'ten uzakta bulunan şeytan kuduruyordu.
Onları çekemiyordu. İntikam hisleri doruktaydı. Kendisi
sürgün hayatında, Âdem’le eşi nimet içinde. Evet. Onları oradan
çıkartmalıydı. Sağından, solundan O'na yaklaşmalıydı. Hem, yemin de içmemiş miydi?
Kâfir şeytan'ın küfür inadı boşta mı kalacaktı?!.
Hayır, hayır... Şeytan'ın inadı inattır. Kıyamet'e kadar inadı ve isyanı devam
edecekti.
Nihayet şeytan, Adem'e
(dost görünümünde ve nasihat verircesine) yaklaştı. (Adem'le
eşinin) ikisinin çirkin yerlerinin gözükmesi için vesvese vermeye başladı...
(7/Araf: 20). Dedi ki:
- Ey Adem! Sana
sonsuzluk ağacını göstereyim mi? Çöküşü olmayan saltanatı da (20/Taha: 120).
Rabb'niz ikinize de iki melek olmayasınız ve Cennet'te ebedi kalmayasınız diye,
bu ağacı yasakladı (7/Araf: 20). Yemin ediyorum. Ben size nasihat ediyorum
(7/Araf: 21).
Nihayet ikisine de hata yaptırdı (2/Bakara:
36). Ağaca yaklaştılar. Ağaçtan tadınca, ayıp yerleri açıldı. Kendilerini
Cennet'in yapraklarıyla örtmeye başladılar (7/Araf: 22, 20/Taha: 121). Allah
onlara:
- Ben, sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim? şeytan'ın size apaçık düşman olduğunu söylememiş miydim?
Diye seslendi (7/Araf: 22). İkisi de dediler ki:
- Rabb'imiz! Kendi kendimize zulmettik. Sen,
bizi bağışlamazsan ve bize merhamet etmezsen, hüsrana düşenlerden oluruz
(7/Araf: 23). Allah buyurdu:
- Haydi, kiminiz kiminize düşman olarak
olarak (aşağı) inin! Sizin için yeryüzünde bir müddet yerleşme ve faydalanma
vardır. Orada yaşar, orada ölür ve oradan da (tekrar diriltilerek huzura)
çıkarılacaksınız (7/Araf: 24-25).
Böylece; şeytan onları kandırdı. Cennet'ten
çıkarttı. O güzel nimetlerden uzaklaştırdı (2/Bakara: 36). Adem
hatasını anladı. Allah'a tevbe etti. Allah ise; Adem'in
tevbesini kabul etti (2/Bakara: 37, 20/Taha: 122).
Adem as'ın iki oğlu: Her ikisi de Allah'a birer
kurban takdim ettiler. Birinin kurbanı Allah tarafından kabul edildi.
Diğerininki ise; kabul edilmedi. Kurbanı kabul edilmeyen diğerine:
- Yemin olsun, mutlaka seni öldüreceğim,
dedi. Kurbanı kabul edilen de cevap olarak:
- Allah sadece muttakilerinkini kabul eder,
diyerek şöyle devam etti:
- Beni öldürmek için, elini bana uzatsan
bile; ben seni öldürmek için, sana elimi uzatmam. Ben âlemlerin Rabb'i olan
Allah'dan korkarım. İstiyorum ki; sen benim günahımı ve kendi günahını da
yüklenip Cehennem'liklerden olasın. Esasında, zalimlerin cezası da budur.
Adem'in isyankâr oğlu, nefsine uyarak kardeşini
öldürdü. Böylece, dönüşü olmayan bir hüsrana düştü. Yaptığı bu yanlış olayın
şaşkınlığı içindeyken, kardeşinin ölüsünü nasıl gömeceğini göstermek için yeri
eşeleyen bir kargayı oraya Allah gönderdi. Adem'in
isyankâr oğlu:
- Bana yazıklar olsun!..
Bu karga gibi bile olamadım. Kardeşimin ölüsünü örtemedim, dedi. Adem'in isyankâr oğlu yaptığına pişman oldu. Ama iş işten
geçmişti (5/Maide: 27-31).
Nuh as kavmine rasûl olarak gönderildi
(29/Ankebut: 14, 23/Müminun: 23, 71/Nuh: 1)
Bu toplum, ilk önceleri genellikle bolluk
içerisinde yaşıyordu. Bağları, bahçeleri, verimli tarlaları, sürü sürü davar ve
sığırları vardı. Ama yine de insanların bir kısmı zengin, bir kısmı fakirdi.
Variyetli kişiler toplumun gidişatını yönlendiriyordu. İnsanları arkalarına
takıp istedikleri tarafa sürüklüyorlardı. Bunlar, büyüklenmeyi şeref kabul
ederlerdi. Kendi kendilerini büyük gördükçe iyice şımarıyorlardı. Fakir ve
kimsesiz insanları küçümsüyorlardı. Onların söz hakkı yoktu. Zaten onlara,
"reziller" ismini vermişlerdi. Bu horladıkları kimseleri, kendilerine
fazla yaklaştırmazlardı. Onlarla bir arada oturup-kalkmazlardı. Onların inanç
ve düşüncelerine değer verilmezdi. Toplum sınıflara ayrılmıştı. İnsanların
kalabalıklardaki yeri, zenginliğine ve kuvvetliliğine bağlıydı.
Bunların inançları da bozulmuştu. Allah'ın
yolunu bırakmışlardı. Ahireti hiç hesaba katmıyorlardı. Hak-hukuk kaybolmuştu.
Batıl fikirlerin esiri olmuşlardı. Hurafeler kendilerini kuşatmıştı. Bazı
kişileri efsaneleştirmişlerdi. Bu efsane kahramanlarının heykellerini
yapmışlardı. Aynı zamanda kişi ve heykelleri ilahlaştırmışlardı. İlahlaştırılan
bu heykeller adına bazı fikirler ve kurallar uydurulmuştu. Heykellerin
sembolize ettiği batıl fikir ve kuralların dışına çıkamıyorlardı. Bunların
aleyhine konuşmak da yasaktı. Heykellerin dokunulmazlığı vardı. Heykeller adına
konulan kurallar; heykelcilere göre, bütün kurallardan üstündü. Hatta rasûl ve
nebilere indirilen vahiyler bile önemli değildi. Tek kurtuluş yolu, heykelci
kurallardı. O kurallar istikametinde koşuyorlardı. Sessiz kitleler, zorla
koşturuluyorlardı. Karışsında küçüldükleri heykellerden bazıları; Vedd, Suvâ,
Yeğûs, Yeûk, Nesr...'di.
Böylece; sapık inanç, heykel ve sembollerin
kulu oldular. Adem ve İdris as'ların getirdiği Tevhid
Dini esasları yerine, heykelcilik topluma hakim oldu. Bunun neticesi olarak da,
ilahlar şirketine dayalı olan sapık hayat tarzının içinde çürüyüp gidiyorlardı.
Bütün ümitleri heykelcilik üzerine
oturtulmuştu. Heykellere ve heykelciliğe toz kondurmazlardı. Toplumdaki bazı
kişilerin çıkarları, bu heykelciliğin arkasında gizliydi. Heykeller adına bazı
kural ve kanunlar vardı. Bunlar; çıkarcıların menfaatını ön plana alıyordu.
Heykellere bakım ve koruma büyük bir meziyyet olarak görülürdü. Toplum
sınıflara ayırılmıştı. Bazıları, başheykelci olduklarından dolayı, memleketin
asıl sahibleri rolünü oynuyorlardı. İstediklerine makam-mevki veriyorlardı.
İstediklerini de azlediyorlardı, hatta istemedikleri kişileri memleketten
kovuyorlardı. Bazan da taşa tutuyorlardı... Ne yapıyorlarsa, heykelleri için
yaptıklarını söylüyorlardı. Öyle ya, zulümlerine ve çıkarlarına bir kılıf
bulmaları lazımdı. En uygun gizlenme zemini heykellerin arkasıydı. Başka bir
ifadeyle; menfaatcılar heykelleri kalkan olarak kullanıyorlardı. Bütün
zulümlerini ilahcıklaştırdıkları heykellerin gölgesinde gerçekleştiriyorlardı.
Allah tarafından görevlendirilen rasûllerin karışsına heykelleri tampon olarak
kullanıyorlardı. Onlardan vazgeçemezlerdi. Yoksa zulüm ve şirk temellerine
oturtulmuş şatafatlı hayatları yok olur, kolay ve haksız kazanç yolları
kapanırdı.
Çok ilahlı olan bu toplum; dengesiz,
adaletsiz, sapık kanun ve kurallarla çalkalanıyordu. Bu gidişat değişmeliydi.
Bu zulüm sistemi gitmeliydi. Gitmeli ama yerine ne gelmeliydi? Bir zulmün
yerine başka bir zulüm mü gelmeliydi? Hayır, hayır... Başka bir zulüm sistemine
ihtiyaç yoktu. Hem de Allah'ın koyduğu şerefli bir şeriat sistemiyle
değişmeliydi. Adem ve İdris as'ların getirdiği Tevhid Dini esaslarına
dayanmalıydı.. Asıl ihtiyaç hakk ve adaletti.
Rasûllerin genel tebliğ sahası aynıydı. Allah buyuruyor ki:
- Allah, Nuh'a buyurduğu şeyleri size de
şeriat olarak buyurmuştur. (Ey Muhammed) Sana vahyettiğimizi; İbrahim'e,
Musa'ya, İsa'ya da tavsiye ettik ki: Din'i ikame edin (esaslarını yerine
getirin). Onda ayrılığa düşmeyin... (42/şura: 13).
Allah, bu kavmin içinde bulunan birini ilahi
adaleti uygulamak için görevlendirdi. Görevli olan bu kişinin işi çok zordu.
Ayrımcı, zulüm, kin, menfaat, şiddet, iftira, inat... üzere
olan bu hayatın değişmesi hiç de kolay değildi. Bunlar Sıratu'l Mustakîm'i terk
etmişlerdi. Allah’ı unutmuşlardı. Ahireti ciddiye almıyorlardı.
Allah, insanları yeryüzünde imtihan ediyordu:
Kimler Allah'a kul oluyor, kimler hayırlı iş işliyor. Kimler şeytan'ın
adımlarına tabi oluyor, kimler şeytan'ın dostu ve taraftarı oluyor. Kimler
Cennet'i kazanacak, kimler Cehennem'i hak edecek... Evet, hak ve batıl... Mümin
ve kâfir... Hizbullah ve hizbu'ş şeyâtîn... İmtihan esnasında; felah ve
hüsran... Evet, evet... Nuh as'ın kavmi her şeyini kaybetmişti. İmtihanı da...
Daha da kaybedecek bir şeyleri kalmamıştı. Hatta hüsranı da hak etmişlerdi.
Nuh as işte bu sapık kavmine rasûl olarak
görevlendirildi. Kendi kardeşleri olan Nuh as onları uyarmaya başladı. Kavmine
şöyle dedi:
- Ey kavmim!..
Allah'a kul olun. Sizin için O'ndan başka ilah yoktur. Ben, size gelecek büyük
günün azabından korkuyorum... (7/Araf: 59).
- Ey kavmim!..
Allah'a ibadet edin. Sizin için O'ndan başka ilah yoktur. İttika (Allah'ın
koyduğu kuralları bizzat yaşayarak hürmet) etmez misiniz? (23/ Müminun: 23).
- Ey kavmim!.. Ben size
gönderilmiş açık bir uyarıcıyım. Allah'a kul olun. O'ndan ittika (Allah'ın
koyduğu kuralları bizzat yaşayarak hürmet) edin. Bana itaat edin (71/Nuh: 2-3).
- Ey kavmim!..
O'ndan (yani risalet görevinden dolayı) ben sizden mal istemiyorum. Benim
mükâfatım ancak Allah'a aittir. Ben, bana iman edenleri yanımdan da kovacak
değilim. Onlar Rabb'lerine kavuşacak kimselerdir. Ben, sizi sadece cahil bir
kavim olarak görüyorum (71/Nuh: 29-30).
- Ey kavmim!.. Bende
bir sapıklık yoktur. Aksine ben, âlemlerin Rabb'i tarafından gönderilen bir
rasûlüm. Rabb'imin vahyettiklerini size bildiriyorum. Size nasihat ediyorum.
Ben sizin bilmediklerinizi Allah katında biliyorum (7/Araf: 61-62).
Nuh as gece-gündüz kavmini Tevhid Dini'ne
çağırdı (71/Nuh: 5). Bu davet ve tebliğ tam 950 sene devam etti (29/Ankebut:
14). Fayda vermedi. Hep yüz çevirdiler. Üstelik taşkınlıkları ve küfürleri
iyice azgınlaştı. Nuh as'a şunu söylediler:
- Ey Nuh! Sen bizimle epey mücadele yaptın.
Eğer, gerçekten doğru biriysen; haydi tehdit ettiğin şeyi bize getir. Nuh as
onlara dede ki:
- Eğer, Allah sizi saptırmak isterse, benim
nasihatim size fayda vermez (11/Hud: 32-33). Kâfirlerden bazısı Nuh as'a şöyle
dedi:
- Senin arkana düşenlerin hepsi rezil
kimselerdir. Biz, sana hiç iman eder miyiz? (26/Şuara: 111). Yine bazıları da
şöyle dedi:
- Bu, sizin gibi bir beşerdir. Onun amacı
size üstünlük kurmaktır. Eğer, Allah dileseydi (rasûl olarak Nuh'un yerine)
melekleri indirirdi. Biz, önceki atalarımızdan böyle bir şey duymadık
(23/Müminûn: 24).
Bin an düşünelim ki: Nuh as yerine rasûl
olarak melekler Allah'ın dinini bildirmekle görevlendirildi. Zamanın müşrikleri
yine itiraz edeceklerdi. Bu sefer de diyeceklerdi ki:
- Ey melekler!..
Hadi işinize... Yanımızdan çekilin, gidin. Biz, size tabi olamayız. Siz meleklerin
özellikleriyle bizim özelliğimiz birbirinden çok farklıdır. Siz; yemez, içmez,
üşümez, acıkmaz, yorulmaz, usanmaz, yanılmaz, nefsine uymaz... varlıklarsınız. Biz birçok sıkıntıların içindeyiz. Sizin
böyle problemleriniz yoktur. Onun için, sizin çağırdığınız yola koyulmamız,
imkânsızdır. Getirdiğiniz dine uyacak zamanımız ne de imkânımız müsait
değildir.
Ama Allah, insanlardan istediğini rasûl
olarak görevlendirir. O rasûl de, bir beşerdir. Onun da diğer insanlar gibi
ihtiyaçları vardır. Sadece onların diğer insanlardan farkı, kendilerine
Allah'dan vahyin gelmesidir. Bundan dolayı, müşriklerin yaptıkları itiraz
yersiz ve basittir. Kuru laftan ibarettir. Söyleyecekleri sözler de, şundan
öteye gidemezdi:
- Bu adamda (Nuh as'da) cinnetlik (delilik)
vardır. Bir müddet O'nu gözetin (23/Mumimun: 25).
Nuh as'ın kavmi, imana hiç yanaşmadı. Allah
tarafından kendilerine elçi olarak gönderilen Nuh as'a yalancı, sapık, deli... diyorlardı. İmansız, dinden-imandan uzak kalitesiz kişilere
tabi oldular. Onların gidişatına uydular. Nuh as'a ve iman edenlere çeşitli
tuzaklar kurdular. Birbirlerine de, dediler ki:
- Sakının ha!..
İlahlarınızı bırakmayın. Hele hele Vedd, Suvâ, Yeğûs, Yeûk ve Nesri'den asla
vazgeçmeyesiniz (71/Nuh: 23).
Böylece, birbirlerini sapıklık çemberiyle
sıkı sıkıya kuşatıp boğuyorlardı. Nuh as'dan daha da uzaklaşmalarına sebep
oluyorlardı. Yine, onlardan bazıları:
- Ey Nuh!.. Eğer sen
bu gidişatına son vermezsen, mutlaka taşlananlardan olacaksın, dediler. Nuh as
da Rabb'ine dedi ki:
- Kavmim beni yalanlıyor. Artık Sen, benimle
onların arasını aç!.. Beni ve beraberimdeki müminleri
kurtar (26/Şuara: 116–118). Kavmine de şöyle dedi:
- Ey kavmim!..
Benim, sizin aranızda kalmam, Allah'ın ayetlerini hatırlatmam, öğüt vermem size
ağır geldiyse (şunu iyi bilin ki:) Ben Allah'a tevekkül etmişim. Siz de,
ortaklarınız da bir araya gelin. Ne yapacaksanız karar verin. İçinizde ne
geçiyorsa söyleyin. Sakın ha... Aleyhinize de olmasın(!). Elinizde ne geliyorsa
yapın. Bana fırsat vermeyin (10/Yunus: 71).
Nuh as'ın kavmi, istikametini tam olarak
Cehennem'e yöneltmişti. Kendi kavminden olan kardeşleri Nuh as’ı yalanladılar
da:
- O mecnûndur (delidir), dediler. Nuh as çok
zorlandı. Nihayet Rabb'ine:
- Ben mağlub oldum. Artık bana yardım et
(54/Kamer: 9-10), diye yalvardı. Devamla:
- Ey Rabb'im!.. Beni
yalanlamalarına karışlık, bana yardım et (23/Mumimun: 26).
- Ey Rabb'im!..
Kâfirlerden hiçbirini canlı bırakma. Çünkü; Sen,
onları bırakırsan, yine kullarını saptırırlar. Onlar ancak fâcir ve kâfir
doğururlar.
- Ey Rabb'im!.. Beni,
ana-babamı, evime mümin olarak girenleri, bütün mümin ve mümineleri mağfiret
et. Zalimlerin de helakini artır!.. (71/Nuh: 26-28).
Allah, Nuh as'ın duasını kabul buyurdu. O'na da bir gemi yapmasını vahyetti:
- Gözetimimiz altında ve vahyimiz doğrultusunda
bir gemi yap! Emrimiz gelince, tandırdan su kaynayıp fışkırınca, her cinsten
birer çift al. Ayrıca, aleyhine hüküm verilmeyenlerden ehlini de gemiye al.
Zulmedenler hakkında da Ben'den bir şey isteme. Çünkü onlar boğulacaklardır.
Sen ve beraberindekiler gemiye yerleşince, şöyle de:
- Bizi zalimler kavmiden kurtaran Allah'a
hamd olsun!.. (23/ Muminûn: 27-28). Nuh as iman
edenlere şöyle dedi:
- Bismillah, (diyerek) binin. (Geminin)
duruşunda ve gidişinde (besmele çekin)... Hiç şüphesiz Rabb'im /afûr'dur Rahîm'dir (11/Hud: 40-41). Devamla:
- Rabb'im!.. Beni
bereketli bir yere indir. Sen konuklayanların en hayırlısısın, dedi (23/
Müminûn: 29).
Bunun üzerine, Biz de gök kapılarını boşanan
sularla açtık. Yeryüzünde de kaynaklar fışkırttık. Su(lar) belirli bir ölçüye
göre birbirine ulaşıverdi(ler) (54/Kamer: 11-12).
Artık, Allah'ın azabıtufan başladı. İnkarcılar can derdine düştüler. Sağa-sola, öte-beriye
koşuşuyorlardı. Sanki felaketten kurtulacaklardı. Ama kaçacak yer yoktu. Her
yer Allah'ın mülkü olduğu halde, Allah'ın özellikle gönderdiği azabtan nasıl
kurtulacaklardı. Mümkün değildi... Yürekleri ağıza getiren, azab haykıran,
tuttuğunu yutan dev dalgalar yakaladığını Cehennem'e fırlatıyordu.
O (gemi), dağlar gibi dalgalar arasında
onları götürüyordu. Kendilerinden uzak bulunan kâfir olan oğluna Nuh as
bağırdı:
- Ey yavrucuğum!..
Bizimle birlikte (gel gemiye) bin. Kâfirlerle beraber olma, dedi. O da:
- Dağa sığınırım, beni sudan korur, diye
cevap verdi. Nuh as da:
- Bugün Allah'ın azabından (hiç kimseyi
koruyacak biri) yoktur. Ancak, Rahîm olan (Allah) müstesnadır, dedi. İkisi
arasına bir dalga girdi. (Nuh as'ın oğlu) boğulanlardan oldu (11/Hud: 42-43).
Nuh dedi ki:
- Ey Rabb'im!..
Oğlum benim ailemdendi. Ama senin va'din haktır. Sen hâkimlerin en hâkimisin
(11/Hud: 45). Allah buyurdu:
- Ey Nuh!.. O senin
ailenden değildir. O, salih olmayan bir amel işlemiştir. Ben'den bilmediğin bir
şey isteme! Cahillerden olmaman için sana öğüt veriyorum. Nuh as da:
- Ey Rabb'im!.. Ben,
bilmediğim bir şeyi Sen'den istemekten Sana sığınıyorum. Bana mağfiret etmezsen
ve yine bana merhamet etmezsen; ben hüsrana uğrayanlardan olurum, dedi (11/Hud:
46-47).
Allah, kâfirleri(n durumunu belirtirken)
Nuh'un karısıyla Lut'un karısını misal verdi: İkisi kullarımızdan iki iyi kulun
nikâhı altında iken onlara karış hainlik ettiler. Allah'tan gelen hiçbir şeyi
(azabı) onlardan savamadılar. O ikisine (iki kadına) şöyle denildi:
- Ateş'e (Cehenneme) girenlerle beraber siz
de girin (66/Tahrim: 10).
Allah'ın Rasûl'ü Nuh as'ın oğlu ve karısı,
diğer müşrikler gibi yanlış yoldaydılar. Onlar da Allah'ın gazabına uğramıştır.
Nuh as, akrabalık dolayısıyla onlara gelen musibeti önleyemedi. İlahi adalet
tecelli etti. Denildi ki:
- Ey yeryüzü!..
Suyunu tut. Ey gökyüzü!.. Sen de yağmurunu tut. Su(lar)
çekildi. İş, (azab olan tufan) da bitti. Gemi Cudi dağına oturdu. Ve şöyle
denildi:
- Zalimler kavmi uzak (kahr) olsun! (11/Hud:
44).
And olsun ki!.. Onu
(Nuh'un olayını ve gemisini) bir ayet (ibret) olarak (geride) bıraktık. İbret
alan yok mu? (54/Kamer: 15).
İbrahim as, put heykellerine tapan Azer'in
oğluydu. Azer ve kavmi elleriyle yaptığı heykellerin kutsallığına inanıyordu.
Odun, taş, toprak, demir heykellerini saygınlaştırarak ilahlaştırıyorlardı.
Onlara ibadet ediyorlardı. Bu yanlış gidişatı da doğru zannederlerdi.
Babalarının yollarını olduğu gibi takip ediyorlardı. İbrahim, çocuk olmasına
rağmen atalarının geleneksel heykelci dinlerine hiç yanaşmadı. Çünkü O, doğruyu
bulma rüşdüne (olgunluğuna) sahibti (21/Enbiya: 51). Bir gün babası Azer'e:
- Sen, esnamı (put heykellerini) ilahlar mı
ediniyorsun? Ben, seni ve kavmini çok açık bir sapıklıkta görüyorum, dedi
(6/Enam: 74).
Bu toplumda heykel putları gibi yıldızların,
güneşin ve ayın saygın bir yeri vardı. Bazı yaratılmış varlıkları ilah ve rab
ediniyorlardı. Onların kendilerine fayda veya zarar vereceğine inanıyorlardı.
Bu batıl inancın yersizliğini ve ayrıca zihinlere uyanış tohumlarını atmağa
İbrahim as kendi içinden karar verir:
Günün birinde, akşam olmuş ve gece
bastırmıştı. Artık yıldızlar parlıyordu. İbrahim as. yanındaki
topluluğa çok parlayan yıldızı göstererek:
- Bu benim Rabb'imdir, der. Bir müddet sonra
yıldızın ışığı azaldı ve kaybolunca:
Işığı kaybolanları sevmem, dedi. Diğer
taraftan ayı gördü (göstererek):
- Bu benim Rabb'imdir, der. Bir müddet sonra
ayın ışığı azaldı ve kaybolunca:
- Rabb'im beni hidayete erdirmezse, mutlaka
sapıklar kavminden olurum, dedi. Bir müddet sonra doğan güneşi görünce,
(göstererek):
- Bu benim Rabb'imdir. Bu daha büyüktür.
Akıam olup da, güneşin ışığı kaybolunca:
- Ey kavmim!.. Ben,
sizin şirk (Allah'a ortak) koştuklarınız şeylerden uzağım.
- Gerçekten, ben yüzümü (yönümü) gökleri ve
yeri yoktan var eden (Allah'a) yönelttim. Yine ben müşriklerden de değilim,
dedi (6/Enam: 76-79).
İbrahim as yıldızların, ayın, güneşin v.s.'in
ilah veya rabb olamayacağını çok çarpıcı ifadelerle dile getirdi. Böylece,
İbrahim as toplumun ilahlaştırdığı ve rableştirdiği yıldız, ay ve güneşin
normal birer yaratık olduklarını ortaya koydu. Çünkü o kavmin zannettiği gibi
onlar hakiki rabb veya ilah değildi. Aynı zamanda yıldız, ay ve güneşin bu
batıl konumlarını da münakaşa ortamına çekmiş oluyordu. Babasının da, yanlış
dinî inancının anlamsızlığını iyice ortaya çıkarmak için:
- Ey Babacığım!..
İşitmeyen görmeyen, sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet ediyorsun
(kul oluyorsun)?
- Ey Babacığım!..
Sana gelmeyen bir ilim bana gelmiştir. Bana tabi ol ki, seni dümdüz bir yola
çıkarayım.
- Ey Babacığım!..
(Ne olur) şeytan'a ibadet etme (kul olma). Çünkü şeytan, Rahmân'a karış
isyankârın birisidir.
- Ey Babacığım!..
Rahman (olan Allah)'dan sana gelecek bir azabın, sana
dokunmasından korkuyorum. Aksi halde, şeytan'ın dostu olursun, dedi. (İbrahim
as'ın babası:)
- Ey İbrahim!.. Sen
benim ilahlarımı beğenmiyor musun? Yemin olsun. Sen (tutumundan vazgeçmezsen)
seni taşa tutarım. Yanımdan çek git, dedi. İbrahim as da:
- Sana selâm olsun!..
Rabb'imden senin için mağfiret dileyeceğim. Çünkü O (Allah), bana karış çok
lutufkârdır, dedi (19/Meryem: 42-48). Yine bir gün kavmine şöyle sordu:
- Bu ibadet ettiğiniz (kul olduğunuz)
heykeller nedir yani? Onlar da şöyle dediler:
- Babalarımızı onlara ibadet eder bulduk (ve
şimdi de onları taklit ediyoruz). İbrahim as da onlara şöyle dedi:
- Yemin olsun!.. Siz
de babalarınız da çok açık bir sapıklık içindesiniz, dedi. Onlar da:
- Sen bize Hakk’ı mı getirdin, yoksa sen
(bizimle) alay mı ediyorsun)? Dediler. (İbrahim)
onlara:
- Hayır aksine, (ben
çok ciddiyim) Rabb'iniz yerin ve göklerin Rabb'idir. O (Allah), onları yoktan
var etti. Ben, bunun böyle olduğuna da şahitlik ediyorum (21/Enbiya: 52-56),
dedi.
Halk, şehir dışında bir tören yapacaktı.
Tören alanına gitmeden önce puthaneye gittiler. Heykel putlarına gerekli ikram,
saygı ve hürmeti yaptıktan sonra, şehir dışına çıktılar.
İbrahim as'ın da, onlarla gitmesi
gerekiyordu. Ama İbrahim as onlarla gitmedi. Çünkü onun başka bir işi vardı.
Kavmine kırgındı. Onlara uzun süredir "Tevhid Dini"ni anlatıyordu.
Ama onlar, inadına anlamak istemiyordu. Yontuk heykellerin önünde alçalmayı bir
meziyet sanıyorlardı. Özellikle toplumun ileri gelenleri, halkı baskı altında
tutuyordu. Böylece halkın vicdanının önüne set çekilmişti. Vicdanlarında
duydukları hislerini açıkladıklarında, hayatlarına mal olacağını biliyorlardı.
Bu insanlar, susturulmuş ve saptırılmışlardı. İbrahim as'ın babası Azer de
bunlardan birisiydi. Ama İbrahim as
onlardan değildi. Aslında İbrahim as çok içli (vah vah çeken), yumuşak huylu ve
kendini Allah'a adamış birisiydi (11/Hud: 75). Törene çağrıldığında, önce
yıldızlara bir baktı. Sonra onlara:
- Ben rahatsızım, dedi. Onu geride bırakarak
gittiler (37/Saffat: 89-90). Kendi kendine şöyle konuştu:
- Tallâhi!..
(Allah'a yemin olsun ki:) Siz gittiğiniz zaman geride ilahlarınızın hakkında
geleceğim.
Bir müddet sonra ilahlaştırılan heykel
putlarının bulunduğu yere geldi. Manzara görkemliydi: Putlar süslenmişti.
Onlara yiyecek-içecek getirilmişti. Çiçekler, güller dopdolu. İkramlar boldu.
İbrahim as, o heykel putlarına sordu:
- Yemiyor musunuz?
- Size ne oldu? Konuşmuyorsunuz da...
(37/Saffat: 91-92).
Evet, ilahlaştırılan o heykeller kendilerine
ikram edilen yiyecekleri yemiyorlar. Öyle duruyorlar. Konuşmuyorlar da. Yapılan
ikramların bile farkında değiller.
O heykellerin üzerine doğru yürüdü. Sağıyla
darbeyi indirdi (37/Saffat: 93). Paramparça ederek (tümünü yerle bir etti).
Yalnız büyüğünü bıraktı ki, (vaziyeti sormak için) ona başvursunlar (21/Enbiya:
58). Oradan ayrıldı. Eve gitti.
Topluluk şehre girdi. Saygılamak için
heykellerin yanına geldiler. Şaşırdılar. Her şey berbat. Puthane
alt-üst olmuş. İlahlaştırılan heykeller paramparça. Birbirlerine:
- Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Muhakkak o
zalimlerin birisidir, dediler (21/Enbiya: 58). İbrahim'den şüphelendiler.
(Gidip onu puthaneye) getirdiler. O'na:
- Ey İbrahim!..
İlahlarımıza bu işi sen mi yaptın? Dediler. O da karışlık olarak:
- Belki, şu büyükleri bunu yapmıştır.
Konuşabiliyorsa, ona sorun, dedi (21/Enbiya: 62-63).
Putperestler, ne diyeceklerini şaşırdılar. Onlar
da biliyorlardı ki, heykeller konuşamaz. Cevap veremez. Kendilerini koruyamaz.
Hatta üzerlerine bir sinek pislese bile, ona mani olamazlar... Olay çok
basitti. Kendi vicdanlarında İbrahim'e hak verdiler (21/Enbiya: 64). Yanlış
yolda olduklarını hissediyorlardı. Ama doğruyu konuşamazlardı. Kodamanların
çizmiş olduğu düşünce sınırlarını aşamazlardı. Mahkûm olmuşlardı. Bir nevi
düşünce özürlüleriydiler. Vicdanlarından hissettiklerini, seslendirme hakkına
sahip değildiler... Önce vicdanlarındaki çığlığı sessizce bastırdılar. Sonra
atalarının sapık yoluna yöneldiler. Yanlış gidişatı müdafaaya başladılar.
Böylece, ahiretlerini mahveden küfür inadına teslim oldular. Dediler ki:
- Bunu sen de biliyorsun ki, bunlar
konuşamaz... O zaman, İbrahim onlara:
- Allah’ı bırakıp da, size fayda ve zarar
veremeyen şeylere, ne diye ibadet ediyorsunuz? (21/Enbiya: 66). Siz kendi
yonttuklarınıza mı kul oluyorsunuz? Sizi de, yaptıklarınız nesneleri de Allah
yaratmıştır (37/Saffat: 95-96). Size de, Allah’tan başka kul olduklarınıza da
(ibadet ettiklerinize) de; yuh olsun!.. Hala
akıllanmayacak mısınız? Dedi. (21/Enbiya: 67).
Bu konuşma neticesinde, heykelci topluluğun
konuşacağı bir şey kalmamıştı. Ancak, sapık toplumlarda söz sahibi bazı arsız
zıpırlar vardır. Bunlar aynı zamanda yönetimin asalak parazitleridir. Kolay
kazançları ve şımarık hayatları vardır. Bunların asıl görevleri, yöneticilere
köpeklik yapmaktır. Yöneticiler, istemedikleri insanları etkisiz bırakmak için,
üzerine bu itleştirilenleri bırakırlar. İşte bunlardan bazısı hemen ortaya
atılarak, dediler ki:
- Bir şey yapacaksanız, O'nu (İbrahim'i)
ateşte yakın. İlahlarınıza yardımcı olun! (21/Enbiya: 68).
Böylece, sapık ve akılsız bu toplum üç-beş
beyinsizin kışkırtmasıyla Allah'ın Rasûl'ü İbrahim as’ı ateşe atarlar. Bunu da,
ilahlarına yardım olsun diye yaparlar. İbrahim as’ı gürül gürül yanan ateşe
atınca, Allah ateşe emreder:
- Ey ateş!..
İbrahim'e serin ol! Selamet ol!.. (21/Enbiya: 69).
O'nun hakkından gelmek istediler, ama biz onları hüsrana uğrattık (21/Enbiya: 70).
...Onları en sefiller (alçaklar) kıldık (37/Saffat:98). Ateşleri bir şeye
yaramamış ve İbrahim as kurtulmuştu.
Allah'a isyan eden bu insanların
yaptıklarının zıddına, ateş verilen emri yerine getirir. Yakan, kavuran, kül
eden ateşin içi; serin ve mutluluk yerine dönüşür. İbrahim as'a zarar vermez.
Çünkü ateş Allah'a itaatkârdır. Allah'ın emrini itirazsız yerine getirir. İnsan
gibi isyankâr değildir.
İbrahim as; Nemrut’a ve kavmine karış
hak-batıl mücadelesini böyle sarsılmaz bir azimle sürdürdü. Allah'ın izniyle
İbrahim as kavmini terk etti. Babasını da terk etti. Kavmine:
- Sizden de, Allah'dan başka dua ederek
çağırdığınız şeylerden de uzaklaşıyorum. Rabb'ime (babam için) dua edeceğim.
Umulur ki, Rabb'ime dua etmemden dolayı bedbaht olmam (19/Meryem: 48), dedi.
İbrahim as, babasının yanından uzun bir
müddet ayrıldı. Gitti. Daha sonraları babası için dua etti. Ancak; Allah,
yapılan bu duayı kabul etmedi. Çünkü babası heykelci müşriklerdendi. Allah
müşrikleri afvetmez. Hatta İbrahim'in babası bile olsa... (19/Meryem: 47,
14/İbrahim: 41, 42/Şuara: 86-87, 9/Tevbe :114).
İbrahim as, heykelcileri bırakıp Şam'a gitti.
Giderken şöyle dedi:
- Ben Rabb'ime gidiyorum. O beni hidayete
erdirir.
- Rabbim!.. Bana
salihlerden (bir çocuk) ver, diye Allah'a dua etti. Allah duasını kabul etti.
Bir müddet sonra halim ve selim olan İsmail as’ı ihsan etti (36/Saffat:
99-l0l). Mekke'ye götürdü ve oraya yerleştirdi. İbrahim as, oğlu İsmail ve
hanımı Hacer'i Mekke'ye götürüp yerleştirdi. Tekrar geri döndü. Zaman zaman da,
Mekke'ye giderek kontrol edip geri dönüyordu.
Yine bir gün, insan kılığında melek topluluğu
İbrahim as'a müjde ile geldi. İbrahim as onları normal insan sanarak, ikram
olsun diye onlara kesilerek kızartılmış bir dana getirdi. Buyur etti. Fakat
onların elleri yemeğe uzanmayınca, İbrahim as'ın hoşuna gitmedi. İçine korku
düştü. İbrahim onlara:
- Doğrusu biz sizden endişeleniyoruz, dedi.
Onlar İbrahim as'a:
- Korkma! Biz Lûd kavmine (musibet için)
gönderildik, dediler. Ayakta olan İbrahim as'ın hanımı güldü. Melekler gülen bu
ihtiyar kadına İshak’ı müjdelediler. İshak'tan da doğacak Yakub'u müjdelediler.
İhtiyar kadın hayretle:
- Vay başıma gelenlere! Ben mi doğuracağım?
Ben bir koca karı, bu kocam da ihtiyarın biridir. Doğrusu bu çok acaib bir
şeydir, dedi. Onlar da :
- Sen Allah'ın işine mi hayret ediyorsun?
Dediler. İbrahim as'a da:
- Endişelenmene gerek yoktur. Biz sana, alim bir erkek çocuğunu müjdeliyoruz. İbrahim as da :
- Beni mi müjdeliyorsunuz? İhtiyarlık
tam olduğu halde. Siz ne ile müjdeliyorsunuz? Onlar da dediler ki:
- Biz seni Hakk'la müjdeliyoruz. Ümit
kesenlerden olma! Bunun üzerine İbrahim as:
- Babb'inin rahmetinden ümidini kesecek de
kimmiş? Ancak sapıklar ümidini keser, dedi (15/Hicr: 52-56).
İbrahim as zaman zaman Mekke'ye
gidip-geliyordu. Yine bir gün Mekke'de iken şöyle dua etti:
- Ey Rabbim!..Bu
beldeyi emin kıl. Ahalisinden Allah'a, Ahiret Günü'ne iman edenleri de çeşitli
meyvelerle rızıklandır (2/Bakara: l26).
İsmail biraz büyüdü. Ama büyük imtihan
kendisini ve babasını bekliyordu. Çünkü İbrahim rüyasında oğlu İsmail'i
kesiyordu. Durumu İbrahim, oğlu İsmail'e:
- Ey yavrucuğum!..
Rüyamda hep seni boğazladığımı görüyorum. Bak hele, bu işte senin görüşün
nedir? İsmail:
- Babacığım sana emredileni yap!.. İnşaallah beni sabredenlerden bulursun, dedi.
Böylece ikisi de, kendilerine verilen emre
teslim oldular. İbrahim as, oğlu İsmail'i kesmek üzere alnıüstü yere yatırdı. O
esnada, Allah buyurdu ki:
- Ey İbrahim!.. Sen
rüyanı gerçekleştirdin. Biz muhsinleri böyle mükâfatlandırırız. İşte o, çok
açık bir imtihandı. Ona da fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. Onu(n
durumunu) sonrakilere (ibret olarak) bıraktık. İbrahim'e selam olsun!.. (37/Saffat: l02-l09).
Allah'ın övgüsüyle şereflendiler. Gelecek
nesillere örnek gösterildiler. Ne büyük şeref... Allah onları tüm yönleriyle
örnek gösteriyor. Hele hele Rab'lerine karış samimiyetleri, teslimiyetleri,
itaatleri...
İbrahim oğlu İsmail as ile Kâbe'yi inşa
ettiler. Artık Mekke, kıyamete kadar devam edecek olan mabedine kavuşmuş oldu.
Maddî ve manevî her yönüyle, Allah, o beldeyi bereketli kıldı.
İbrahim as daha sonra Şam'a geri döndü. Oraya
yerleşti. Şam'da oturan diğer hanımı ve oğlu İshak'la beraber yaşadılar.
İshak as da; babası İbrahim as ve kardeşi
İsmail as'ın yaptığı ma'bed gibi, Kudüs'de bir ma'bed inıa etti. Allah onun
mabedini de bereketli kıldı. Nebi olan İshak as'ın Yakup isminde bir oğlu oldu.
O da nebi olarak görevlendirildi. Nebi olan Yusuf as da, Yakub as'ın oğludur
(Allah'ın selâmı onlara olsun!..).
İbrahim as dan bazı
ifade örnekleri:
(İbrahim as) babası ve kavmine:
- (şu) kul olduklarınız, (ibadet
ettikleriniz) nedir? Onlar da:
- Heykellere ibadet ediyoruz. Yine onlara
ibadet konusunda da devam edeceğiz.
- (Heykellere) çağırdığınızda sizi duyuyorlar
mı? Onlar da demişlerdi ki:
- Hayır, atalarımızı böyle yapar bulduk.
(İbrahim as da) dedi ki:
- Geçmiş atalarınızın ve sizin ibadet
ettiğiniz şeylerin (ne olduğunu) düşündünüz mü? Hiç şüphesiz, onlar (o ibadet
ettiğiniz heykeller) benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabb'i müstesnadır
(26/Şuara: 70-77).
*
İbrahim as kavmine:
- Allah'a ibadet edin. O'ndan ittika edin.
Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.
- Siz Allah'dan başka evsan'a (heykel
putlarına) ibadet ediyorsunuz. Aslı olmayan sözler uyduruyorsunuz. Allah'dan
başka ibadet ettikleriniz, size rızık vermeye malik değillerdir. Allah indinde
rızık arayın. O'na ibadet edin. O'na şükredin. O'na döndürüleceksiniz
(29/Ankebut: l6-l7).
*
- Ey babacığım!..(Ne
olur) şeytana ibadet etme (kul olma). Çünkü şeytan, Rahman'a karış isyankârın
birisidir (l9/Meryem: 44).
*
(İbrahim as) şöyle demişti:
- Allah’ı bırakıp aranızda evsan (putlar)
edindiniz. Sırf dünya hayatına muhabbet vesilesi kıldınız. (Öldükten) sonra
kıyamet günü kiminiz kiminizi tanımayacaktır. Kiminiz de kiminizi
lanetleyecektir. Varacağınız yer Nâr'dır
(Cehennem'dir). Size yardım edecek de yoktur (29/Ankebut: 25).
* (İbrahim) babasına ve kavmine şöyle
demişti:
- Neye ibadet ediyorsunuz? Allah'dan başka
uyduruk ilahlar mı istiyorsunuz? (37/Saffat: 85-86).
*
İbrahim onlara şöyle dedi:
- Yonttuğunuz şeylere (heykellere) mi ibadet
ediyorsunuz (kul oluyorsunuz)? Oysa sizi de yaptıklarınızı da Allah yarattı
(34/Saffat: 95-96).
*
İbrahim'de ve onunla beraber olanlarda, size
çok güzel örnek vardır. (İbrahim) babasına ve kavmine şöyle demişti:
- Hiç şüphesiz; biz, sizden ve sizin
Allah'dan başka ibadet ettiklerinizden (heykel putlarından) uzağız. Size
küfrediyoruz (sizi tanımıyoruz). Sizin bir olan Allah'a iman edinceye kadar
bizimle sizin aranızda düşmanlık ve buğuz başlamıştır (60/Mümtehine: 4).
*
İbrahim:
- Rabb'im!.. Ölüleri
nasıl dirilttiğini bana göster, dediğinde, (Allah):
- ınanmıyor musun? Buyurunca, (İbrahim) dedi
ki:
- Hayır öyle değil,
fakat kalbim iyice yatışsın. (Allah) buyurdu:
- Öyleyse dört çeşit kuş al. Onları kendine
alıştır. Sonra onları parçalara ayırıp, her dağın üzerine birer parça koy.
Sonra onları çağır. Koşarak sana gelecekler. (Çok iyi) bil ki, Allah Azîz'dir
Hakîm'dir (2/Bakara: 260).
*
O gün Cennet muttakîlere yaklaştırılır.
Cehennem de azgınlara gösterilir. Onlara:
- Allah’ı bırakıp kul olduklarınız nerededir?
Size yardım ediyorlar mı? Yahut kendilerine yardımları dokunuyor mu?
Denilecektir. Onlar, azgınların ve İblis'in ordularıdır. Tepe üstü oraya
(Cehennem'e) tümüyle atılacaktır. Orada hasımane bir şekilde birbirleriyle
çekişerek şöyle derler:
- Tallahi!.. Biz,
(dünyadayken) çok açık bir dalâlet (sapıklık) içindeymişiz. Çünkü biz, siz
(liderleri)i âlemlerin Rabb'i seviyesine çıkarıyorduk. Bizi, (o liderlik
taslayan) mücrimler dalâlete (sapıklığa) düşürdüler. (şu anda) bize şefaat
edecek (kimse)lerden de yoktur. Yakın bir dostumuz da yoktur. Keşke, (dünyaya)
bir kere daha dönebilsek de; müminlerden olsaydık (26/Şuara: 90-102).
*
Rabb'i ona (İbrahim'e) şöyle buyurdu:
- Teslim ol!.. O da:
- Teslim oldum âlemlerin Rabb'ine, dedi
(2/Bakara: 131)
*
(İbrahim:)
- Rabb'im!.. Onlar
(put heykelleri), insanlardan pek çoğunu dalalete düşürdüler (saptırdılar). Kim
bana tabi olursa, o bendendir. Kim de bana asi olursa; şüphesiz sen, Ğafûr'sun
Rahîm'sin (14/İbrahim: 36).
And olsun!.. Yusuf
ve kardeşlerinin (kıssalarında) isteyenler için pek çok ayetler (ibretler)
vardır 12/Yusuf: 7).
Yakub
as'ın babası İshak as ve dedesi ise; İbrahim as'dı. Yakup as da Allah'ın
nebilerindendi. Diğer nebilere gelen vahiy Ona da geliyordu. (2/Bakara:
l36-140).
Yakub as'ın on iki oğlu vardı. Oğullarının en
küçüklerinden bir büyüğünün ismi Yusuf as idi. Yakub as, oğlu Yusuf'u
diğerlerinden biraz daha fazla seviyordu. Onun yapısı, ahlakı, siması... diğerlerinden farklıydı. Belki de babası oğlunun nebi
olacağını seziyordu. Yusuf'u yanından pek ayırmıyordu. Bir gün Yusuf:
- Ey babacığım!..
Ben rüyada onbir yıldızla, güneş ve ayıgördüm. Bana secde ettiklerini gördüm,
dedi. Babası:
- Ey yavrucuğum!..
Sakın kardeşlerine rüyanı anlatma. Onlar sana tuzak kurarlar. Şurası bir
gerçektir ki: şeytan, insan için çok açık bir düşmandır.
- Böylece, Rabb'in seni seçecektir. Sana
olayların yorumunu (ve rü'yaların tabirini) öğretecektir. Sana ve Yakub
ailesine (Rabb'in) nimetini tamamlayacaktır... (12/Yusuf: 4-6).
Yakub as'ın diğer oğulları, Yusuf'un
kendilerinden farklı oluşunu anlayamazlardı. Yapıları müsaid değildi. Allah'ın
nebisinin oğulları olmalarına rağmen hasedci, yalancı, hatakâr ve hilekâr
özellikleri vardı. Babaları Yakub'as da bunun farkındaydı. Onun için, Yakub
as'ın endişesi büyüktü. (Yusuf'un üvey kardeşleri bir araya gelerek
birbirlerine:)
- Yusuf ve onun (öz) kardeşi babamıza daha
sevimli gelmektedir. Biz ise; daha güçlü bir topluluğuz. Gerçekten babamız,
açık bir yanılgı içindedir, dediler (12/Yusuf: 8).
Onların düşüncesine göre: Yusuf ve öz kardeşi
hem küçük, hem de sayıları azdı. Üstünlük; güçte ve kalabalıktaydı. Ama ne
varki: Rasûl ve nebilerin getirdiği ilahi ölçülere göre, üstünlük takvadadır.
Onlar bunu anlayamazdı. Yapıları müsaid değildi.
Yusuf, geleceğin nebisiydi. Davranışları
ilahi denetim altındaydı. Doğrultusu da Allah'ın beğenisini kazanma
istikametindeydi. Sanki gördüğü rüyalarla geleceğin nebiliğine alıştırılıyordu.
Yusuf'un kardeşleri, konuyu çözümlemek için
kendi aralarında istişare ettiler. Onlardan birisi:
-
Yusuf'u öldürün. Yahut uzak bir yere atın. Böylece babanızın (sevgi) teveccühü
size yönelsin. Daha sonra da (tevbe eder) salihler kavminden olursunuz, der.
Diğer birisi de:
- Yusuf'u öldürmeyin. İlle de bir şey
yapacaksanız, bir kuyunun dibine birakın. Yolcuların biri onu bulur (ve alır
gider). Bu son görüş uygun bulunur. Topluca babaları Yakub as'a gelirler. Şöyle
derler:
- Ey babamız!.. Sana
ne oluyor ki, Yusuf'un aleyhineymişiz (gibi) bize güvenmiyorsun? Hâlbuki biz
sana nasihat edenlerdeniz. Yarın onu bizimle beraber gönder. Kendine gelerek
gezsin, oynasın. Gerçekten biz onu koruruz. (Babaları da):
- Cidden onu götürmeniz beni üzer. Farkına
varmadığınız bir anda, onu bir kurdun yemesinden korkuyorum, dedi. (Onlar da:)
- Yemin olsun!.. Onu
bir kurt yerse kuvvetli bir topluluk olduğumuz halde, hüsrana uğrayanlardan
oluruz, dediler (12/Yusuf: 9-14).
Yakup as, oğullarının İsrarlı isteklerine
gönülsüzce müsade eder. Onlar da Yusuf'u alır uzaklara götürürler.
Kendilerince, büyük bir problemi hallediyorlardı. Babalarının sevgisini
üzerlerine çekeceklerdi. Sevgiyi Yusuf'a çok gördüler. Kıskandılar. Kıskançlık
kine dönüştü. Kin de cinayete doğru gidiyordu. Biraz düşünselerdi; babalarının
permeperişan olacağını farkedeceklerdi.
Ama o düşünce neredeydi ki? Zavallı Yakuboğulları...
Nihayet, kardeşleri Yusuf'u (bir kuyunun
yanına) götürdüler. Küçük Yusuf'u kuyunun dibine bırakmayıtopluca
kararlaştırdılar. Kuyunun dibine yavru Yusuf'u indirdiler. Yusuf suçluydu.
Çünkü babaları onu biraz daha fazla seviyordu. Allah'ın nebisi Yakub, mustakbel
nebi Yusuf'u fazla sevmemeliydi(!). Ne kadar yanlış düşünüyorlardı. Gafil ve
şuursuzlar. Yüce Allah buyuruyor ki, biz Yusuf'a şöyle vahyettik:
- Gerçekten sen, (yaptıkları bu) işlerini
onlara mutlaka haber vereceksin. Onlar ise hiç farkında bile olmayacaklar.
(Bunun üzerine Yusuf korku ve dehşetten sonra sakinleşir.)
(Yusuf'un abileri) akıam olunca ağlayarak
babalarının yanına geldiler. Şöyle dediler.
- Ey babamız!.. Biz
gittik. Müsabaka yaparken Yusuf'u eşyalarımızın yanında biraktık. (Geri dönüp
geldiğimizde gördük ki,) onu kurt yemiş. Ama sen bize inanmazsın. Doğrulardan
bile olsak.
Sahte kana bulanmış (Yusuf'un) gömleğini
getirdiler. Babalarına verdiler. (Yakub):
- Nefisleriniz sizi aldatarak sizi bu işe
sürüklemiştir. (Artık bana düşen) sabrun cemildir (güzel bir sabırdır).
Getirilen gömlek Yusuf'un gömleğidir. Ancak gömlek sadece kana bulanmış, sökük,
yırtık gibi bir darbe izi yoktur. Gömleğin içindeki adamı kurtlar yiyecek ama
gömleğe zarar gelmeyecek. Olacak iş değil. Bu olsa olsa kuyruklu bir yalandır.
Yakub as konuşmasına devam eder.) Bu vasıflamanıza
karşın yardım edecek ancak Allah'dır, dedi.
Yusuf kuyudayken bir kervan geldi. Sucularını
(kuyuya su almaya) gönderdiler. Kuyuya kovalarını sarkıttılar. (Kova kuyudan
çıktığında sucu:)
- Müjde, Müjde!..
İşte bir çocuk, dedi.
Onu götürüp satmak için diğerlerinden
gizlediler. Halbuki Allah onların yaptıklarını çok iyi
bilendir. (Kafile Mısır'a geldi.) Onu (Yusuf'u esir pazarında) birkaç dirheme
az bir değerle sattılar. Aslında, bir an evvel elden çıkarmak için, fazla değer
(önem) de vermediler.
(Mısır'ın maliye bakanı, Yusufu )satın aldı.
(Eve getirdi.) Hanımına:
- Ona ikramlı ol! Güzel bak!..
Belki bize faydası olur. Belki de, onu evlat ediniriz, dedi (12/Yusuf: 15-21).
Yusuf'a Allah tarafından rüyaların tabiri
öğretilmişti. Erginlik çağına ulaştığında ilim ve hükmetme özelliği Allah
tarafından verilmişti. Evin hanımı, (Yusuf'a) kalbini kaptırmıştı. Bir gün
dayanamayıp süslendi, karışsına geldi. Kendisinden mürad almak istedi. Kapıları
kapatıp ve :
- Haydi gel!. dedi. Yusuf hayret etti. Bu da, neyin nesiydi? Toparlandı:
- Allah'a sığınırım. Doğrusu senin kocan
benim efendimdir. Bana iyi davranmıştır. Zalimler asla felah bulamazlar, dedi.
(Allah buyuruyor:)
- Yemin olsun!..Kadın
ona meyletti.O da Rabb'inin bürhanın görmeseydi meyletmişti. Böylece kötülüğü
ve fuhşu ondan geri çevirdik. Gerçekten de, Yusuf bizim muhlis kullarımızdandı
(12/Yusuf: 22-24).
Kadın İsrar etti. Yusuf, çıkar yol
bulamayınca, kaçmaya başladı. Kadın arkadan koştu. Kaçan Yusuf'un arkasında
gömleğinden yakaladı. Gömleği çekmeğe başladı. Gömlek gerildi ve yırtıldı.
Yusuf gömleği çıkarıp yere attı. Kapıya doğru kaçmaya devam etti. O esnada kapı
açıldı. Kadının kocası, hanımının bir akrabasıyla içeri girdiler. Ortadaki
karışıklığı gördüler. Kadın kiçkimseye fırsat vermeden, kocasına hitaben
konuşmaya başladı:
- Senin ailene fenalık etmek isteyenin
cezası; ya zindana atılmalı, ya da iyi bir şekilde işkence edilmelidir. (Bu
esnada, kendimi müdafa ederken Yusuf'un gömleği yırtıldı), der.Yusuf:
- (Hayır, hayır!..)
O kendisi benden murat almak istedi, dedi. Kadının yakın olan akrabası olaya
şöyle şahidlik etti:
- Eğer (Yusuf'un) gömleği önden yırtılmışsa,
bu kadın doğru söylüyor. (Yusuf'un) kendisi de yalancılardandır. Yok eğer, gömlek arkadan yırtılmışsa kadın yalan
söylemiştir. Yusuf ise; doğrulardandır.
Yerdeki gömleğin yanına gittiler. Alıp
baktılar. Gömlek arkadan yırtılmıştı. Adam, eşinin yalan söylediğini anlamıştı.
Karısına:
- Gerçekten bu, siz (kadınların) tuzağıdır.
Sizin tuzağınız çok muazzamdır, der. Yusuf'a dönerek:
- Yusuf!.. Sen bu
(olanlara) aldırış etme... (Kadına da tekrar dönerek:)
- Sen de günahın için istiğfar et!.. Çünkü sen hatakârlardan oldun, dedi.
Kİsa bir müddet konuyu kapattılar. Kadın yine
rahat durmadı. Derken, dedi-kodu etrafa yayıldı. Şehirdeki bir takım kadınlar:
- Aziz'in karısı kendi (evinde yetiştirdiği)
delikanlısından murat almak istiyormuş. (Onda olan) sevgi (iliklerine kadar)
işlemiş. Hakikaten, biz o (kadını), açık bir sapıklıkta görüyoruz, dediler
(12/Yusuf: 25-30).
Dedikodu iyice çoğaldı. Kadın, memleketin
ileri gelenlerinin hanımlarını davet etti. Çünkü onlar kendisinin dedikodusunu
çok yapıyorlardı. Onlara bir ders vermeliydi. Büyük bir salonda koltuklar,
kanepeler hazırlandı. Davetliler geldiler. İkramlar yapıldı. Tabaklarda sunulan
yiyecek ve meyveleri kesmek için, birer bıçak koydurdu. Bıçaklar çok keskindi.
İkram edilen yiyecekler yenilirken, evin hanımı, Yusuf'a onların yanlarına
çıkmasını söyledi. O da, çıktı. Davetli kadınlar bir de ne görsünler; Yusuf
insandan ziyade, bir melekti. Güzel mi, güzeldi. Yusuf'u görenler hayran
olmuştu. Yusuf'un fiziki güzelliği yanında bir de, yüzündeki nübüvvet nuru göz
kamaştırıcı şekildeydi. Bir bakan, bir daha bakıyordu. Bir daha, bir daha...
Ama herkes, bakışını diğerlerine çaktırmadan gizliyordu. Dikkatler Yusuf'daydı.
Kadınlar ellerindeki bıçakların çok keskin olduğunun farkında değillerdi.
Bakışlarını birbirinden gizlemek için, meyveleri kesiyormuş gibi bıçakla
oyalanıyorlardı. Bu esnada bıçaklar görevlerini yapıyordu. Davetlilerin
parmaklarında kanlar şıpır şıpır akıyordu. Kadınlar:
- Haşa lillâh!.. Bu
bir beşer değildir. Olsa olsa kerîm bir melektir, dediler. Evin hanımı bu anı
bekliyordu:
- İşte beni, kendisi için ayıpladığınız
delikanlı budur. O'nu kendime rametmek istedim. O, (iffetinden dolayı) hep
kaçındı. Yemin olsun ki; o kendisine emrettiğimi yapmazsa, mutlaka zindana
atılacaktır. Hem de küçük düşürülenlerden olacaktır, dedi. (Yusuf:)
- Rabb'im!.. Zindan,
bunların beni davet ettikleri şeylerden daha sevimlidir, dedi. Sen, onların
tuzaklarını benden geri çevirmezsen; onlara meyleder ve cahillerden olurum,
dedi (12/Yusuf: 31-33).
Mısır'ın maliye bakanı, Yusuf'un haklı
olduğunu biliyordu. Ama karısı hakkında
ortaya çıkan dedikodulardan da rahatsız oluyordu. Söylentilerin kesilmesi için,
Yusuf'un bir müddet zindanda kalmasını faydalı gördü. Yusuf, zindana
atıldı. Ama uzun bir müddet zindanda
kaldı. Oradakiler Yusuf'u çok sevdiler. Birkaç sene O'nunla güzel güzel sohbet
ettiler. Gördükleri rüyaları bile, O'na yorumlatıyorlardı. Yusuf'un yaptığı
yorumlar da aynen olduğu gibi çıkıyordu. Bir defasında, zindandakiler birer
rüya görmüşlerdi. Birisi:
- Ben, benim şarab sıktığımı gördüm, dedi.
Diğeri de:
- Ben de, başımın üzerinde ekmek taşıdığımı
gördüm. Kuşlar ondan yiyordu. Onun yorumunu bize haber ver. Şübhesiz biz, seni
muhsinlerden görüyoruz, dedi. Yusuf onlara:
- Size rızıklandığınız yemek gelmeden önce,
onun yorumunu size haber vereceğim. Bunlar Rabb'imin bana öğrettiklerindendir.
Şübhesiz, ben Allah'a iman etmeyen kavmin milletini (tutum ve gidişatını) terk
ettim. Onlar, ahirette küfredenlerin kendisidir.
Atalarım; İbrahim, İshak ve Yakub'un
milletine (tutum ve gidişatına) tabi oldum. Her-hangi bir şeyi, Allah'a şirk
koımak bizde yoktur. Bu ise; bize ve insanlara Allah'ın fazlındandır. Lakin, yine de insanların çoğu şükretmezler (12/Yusuf:
34-38).
- Ey zindan arkadaşlarım!..
Darmadağınık birçok düzme rabb'ler mi daha hayırlı, yoksa bir olan Kahhâr Allah
mı? (12/Yusuf: 39). O'ndan başkasına ibadet ettikleriniz, sizin ve atalarınızın
uydurdukları (kuru laf olan) isimlerden başka bir şey değildir. Allah bunlara
hiçbir sultan (burhan) indirmemiştir. Hâkimiyet ancak Allah'ındır. O,
kendisinden başkasına ibadet etmememizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Lakin, insanların birçoğu bilmezler (12/Yusuf: 40).
- Ey zindan arkadaşlarım!..
Biriniz, daha önce olduğu gibi efendisine şarab içirecek, diğerine gelince
asılacaktır. Kuşlar onun başını yiyecektir. İşte böylece, yorumunu istediğiniz
bu iş de bitmiştir.
Yusuf'un zindan arkadaşları dışarı çıktılar.
Biri asıldı. Diğeri de eski görevine başladı. Daha önce, Yusuf eski görevine başlayacak
arkadaşına:
- Ben(im durumumu) efendine anlat. (Haksız yere zindanda kalıyorum. Belki, faydası olur,) dedi. Ama şeytan
(Yusuf'un durumunu) efendisine anlatmayıunutturdu. Birkaç sene daha zindanda
kaldı.
(Bir gün, Mısır Hükümdarı bir rüya gördü.)
Memleketin ileri gelenlerini topladı. Şöyle dedi:
- Ben (rüyamda) gördüm ki: Yedi semiz ineği,
yedi zayıf inek yiyordu. Yedi yeşil başak ve bir o kadar da kuru başak. Ey
memleketin ileri gelenleri!.. Eğer rüyamı
yorumlayabilecekseniz, açıklayın. Onlar da:
- (Bu gördüğün rüya) karışık düşlerdir. Biz
böyle karışık düşlerin yorumunu yapamayız, dediler. Bir netice alınamadı.Yusuf'un zindan arkadaşı da oradaydı. Yusuf'u
hatırladı ve hemen ileri atılarak:
- Ben size onun tabirini haber verebilirim.
Beni Yusuf'a gönderin, dedi. İzin verildi. Zindana gitti. Durumu anlattı...
Yusuf, O'na :
- Yedi sene hep alıştığınız biçimde zıraat
yapın. Yediğinizden kalanı da başağıyla birlikte bırakın. Daha sonra yedi kurak
yıl gelecektir. Biriktirdiklerinizin birazcığı hariç hepsini silip
süpürecektir... Diye yorum yaptı. Adamcağız durumu hemen hükümdara kuvuşturdu.
Yorum hükümdarın hoşuna gitti. Yorumu yapanın yanına getirilmesini emretti.
Haber Yusuf'a ulaştı. Yusuf, zindanda töhmetli şekilde çıkmak istemedi. Zindana
atılma sebebinin tekrar araştırılmasını istedi. İftirayla zindana atılmıştı.
Hemen soruşturma başladı. Şahitler dinlendi. Olaya tanık kadınlar şöyle dedi:
- Haşa lillah!.. Biz
ondan bir kötülük görmedik. Aziz'in karısı da:
- şimdi gerçek ortaya çıktı. Onun nefsinden
ben murat almak istemiştim. Ama gerçek şu ki: O sâdıklardandır, dedi.
Soruşturma bitti. Mahkeme neticelendi. Yusuf aklandığında, dedi ki:
- Bunu (herkes) bilmeli ki, ben Aziz'in
gıyabında kendisine hainlik etmedim. (Yine şu bilinmeli ki,) Allah hainlerin
tuzağına hidayet etmez.Yine de ben nefsimi temize
çıkarmıyorum. Çünkü nefis kötülüğü aşırı şekilde emreder. Ancak /afûr Rahîm
Rabb'im koruya. Hükümdar:
- O'nu bana getirin. Danışman olarak yanıma
alayım. (Yusuf'un zindanlık durumunu ve rüyanın yorumunu) kendisiyle görüştü,
konuşmasına devamla:
- şüphesiz sen, bugün yanımızda güvenilir ve
yüksek bir mevkiye sahipsin, dedi.Yusuf da:
- Beni yer yüzünün
hazineleri üzerine tayin et. Çünkü ben (onları hem) muhafaza ederim hem de (bu
işi) iyi bilirim, dedi (12/Yusuf: 41-55)
Yusuf, memleketin maliye işleriyle
görevlendirildi. Yedi sene bol mahsüllü zaman geçti. Memlekette fazla mahsuller
toplandı. Ambarlar dopdolu oldu. Derken kurak yıllar başladı. Halk elindeki
fazla mahsülleri yedi. Birkaç yıl daha geçince, ellerinde bir şey kalmadı. Daha
sonra, devlet depolarındaki mahsüller organizeli biçimde ihtiyaç sahiplerine
verilmeye başladı. Yiyecek sıkıntısı çekenler Mısır'a geliyordu. İhtiyaçlarını
satın alıp gidiyorlardı. Haber diğer bölgelere yayıldı. Filistin'de yaşayan
Yakup ailesinede ulaşmıştı. Yakupoğulları yiyecek getirmeleri için Mısır'a
gittiler. Yusuf'un huzuruna çıktılar. Yusuf onları tanıdı. Onlar tanıyamadılar.
İhtiyaçları giderildi. Yusuf onlara:
- Görmüyor musunuz? Ben ölçeği tam
dolduruyorum. Ben, misafir ağırlayanların en iyisiyim. (Tekrar geldiğinizde)
babanızda olan diğer (üvey) kardeşinizi de getirin. Eğer onu getrmezseniz,
yanımda size verilecek bir ölçek bile yoktur. Bana da daha yaklaşmayın, dedi.
Yakuboğulları:
- Onu (getirmek için) babasından isteyeceğiz.
Mutlaka da yapacağız, dediler. Yusuf, yanındaki çalışan gençlere
Yakuboğullarının mahsül almak için getirdikleri paralarını yüklerinin içine
koymalarını söyledi. Memleketlerine gittiler. Durumu babalarana anlattılar.
Fazla mahsül getirmek için küçük kardeşlerinin de beraber gelmesinin
gerekliliğini söylediler. Babaları onlara:
- Daha önceleri kardeşi (Yusuf) için
güvendiğim kadar mı güveneyim? En hayırlı muhafaza eden Allah'tır. Ve O,
erhamu'r rahimîn'dir, dedi. Mısır'dan getirdikleri mahsülleri açtıklarında
içinde paralarını da buldular. Kendilerine tekrar iade edilmişti.
Yakuboğulları:
- Ey babamız!.. Daha
ne istiyorsun! İşte paralarımız. Bize iade edilmiş. (O parayla) ailemize tekrar
mahsül getiririz. Kardeşimizi de koruruz. (O gelirse,) bir deve yükü de fazla
alırız. Şu (andaki) mahsülün miktarı da tekrar getireceğimize nazaran azdır,
dediler. Yakub as da:
- Bu (söylediğiniz) sözlere Allah vekildir,
diyerek şöyle devam etti:
- Oğullarım!..
(Mısır'a tekrar gittiğinizde) hepiniz bir kapıdan girmeyin. Farklı farklı
kapılardan girin. Allah'dan size gelecek bir şeyi, sizden savmaya gücüm yetmez.
Hakimiyet ancak Allah'ındır. Ben, yalnız O'na tevekkül
ettim. Tevekkül edecekler sadece O'na tevekkül etsin.
Aradan bir müddet geçtikten sonra
Yakuboğulları erzak için tekrar Mısır'a gittiler. Babalarının dediği şekilde
şehre girdiler. Yusuf'un yanına vardılar. Yusuf onları iyi karışladı. Diğer
kardeşleri orada olmadığı bir esnada (öz olan) küçük kardeşine:
- Ben, senin kardeşinim. Onların yaptıklarına
üzülme, dedi.
Yakuboğulları, erzakını aldı. Yola
çıktı. Ama Yusuf kardeşini yanında
bırakmak istiyordu. Yusuf'un değerli bir su tası vardı. Onu öz kardeşinin
erzakının içine koydu. Bunda kardeşinin haberi vardı. Fakat gizli tutuyordu.
Kafile bir müddet yol almıştı. Arkadan Yusuf'un adamları geldi. Meşhur tasın
kaybolduğunu söylediler. Arama yapacaklarını bildirdiler. Yakuboğulları
çalmadıklarını söylediler.
- Yalancı çıkarsanız, hırsızın cezası nedir?
Diye sordular. Onlar da:
- Kimin yükünde çıkarsa, onun köle olarak
cezalandırılacağını, belirttiler. Arama yapıldı. Tas, küçük kardeşin yükü
içinde bulundu. Bunun üzerine:
- Ey Azîz!..
Gerçekten onun bir ihtiyar babası vardır. Onun yerine, bizden birini yanında
alıkoy. Gerçekten biz, seni muhsinlerden görüyoruz, dediler. Yusuf:
- Maazallah!..
Eşyamızı yanında bulduğumuz adamın dışında, başka birini alkoymaktan Allah'a
sığınırız. Öyle olursa, zalimlerden oluruz, dedi.
Böylece Yusuf'un öz kardeşi ve diğer üvey
kardeşlerden biri orada kaldı. Diğerleri memleketlerine döndüler. Durumu
babalarına bildirdiler. O da:
- Nefisleriniz sizi aldatarak (bu) işe sizi
sürüklemiştir. (Artık bana düşen) sabrun cemîl'dir (güzel bir sabırdır). Umulur
ki, Allah onların hepsini geri getirir. Çünkü O, Alîm'dir Hakîm'dir, dedikten
sonra onlardan yüz çevirerek:
- Vah, vah... Yazık oldu Yusuf'a diyerek
kederini ifade etti. Hüznünden dolayıgözlerine beyazlık indi. Hüznünü içine
atıyordu. (Oğulları babalarına:)
- Tallahi!.. Hala
Yusuf'u anıp duruyorsun. En sonunda ya ölümcül hasta olacaksın. Ya da helak
olacaksın, dediler. (Yakub:)
- Ben, derin üzüntü ve hüznümü Allah'a
şikâyet ediyorum. Ayrıca ben, sizin bilmediklerinizi Allah tarafından (vahiyle)
biliyorum, dedi. Devamla:
- Ey yavrularım!..
Gidin. Yusuf ve kardeşinden haber toparlayın. Allah'ın rahatlatmasından ancak
kâfirler kavmi ümidini keser, dedi (12/Yusuf: 56-87).
Derken, bir müddet sonra tekrar mahsül almak
için Yakuboğulları Mısır'a giderler. Yusuf'un huzuruna vardıklarında:
- Ey Azîz!.. Bizi ve
ailemizi kıtlık çepeçevre sardı. Önemsiz bir sermaye ile de geldik. Bize
ölçekleri tam doldurarak ver. Bize tasaddukta da bulun. Hiç şübhesiz Allah
tasaddukta bulunanları mükâfatlandıracaktır, dediler.
Artık Yakuboğulları, Yusuf'un karışsında
yalvarır ve dilenir duruma gelmişlerdi. Yusuf ise, onların daha fazla
ezilmelerini arzu etmedi. Onların bildikleri bazı durumları ima ederek,
kendisini tanıtmak ister:
- Siz cahil kimselersiniz. Yusuf'a ve
kardeşine ne yaptığınızı biliyor musunuz? Dedi. Onlar(, bu sözler karışsında
donakaldılar ve biraz dikkat edince):
- Sahiden sen!...
Sen, gerçekten de Yusuf'sun, dediler. Yusuf:
- Ben Yusuf'um. Bu da kardeşimdir. Allah bizi
(birbirimize kavuş-turarak) lutfetti. Şurası da bir gerçektir ki; kim ittika
eder ve sabrederse, şübhesiz Allah muhsinlerin ecrini zayi etmez, dedi. Onlar
da:
- Tallahi, Allah (sende bulunan)
özelliklerle, seni bizden üstün kılmıştır. Biz ise; hatakârlardanız, dediler.
(Yusuf:)
- Bugün size kınama yoktur. Allah size
mağfiret etsin. O (Allah), Erhamu'r Rahîmîn'dir, dedi ve şunları ekledi:
- şimdi siz, şu gömleğimi götürün. Babamın
yüzüne bırakın. Görmeğe başlayacaktır. Bütün ailenizi de bana getirin, dedi.
Kafile, Yakub as'ın ailesini alıp getirmek için Mısır'dan tam çıkmıştı ki,
(Filistin'de oturan) babaları Yakub:
- Eğer, bana bunak demeyecekseniz; ben,
gerçekten Yusuf'un kokusunu alıyorum, dedi. Oradakiler:
- Tallahi!..
Gerçekten sen hala eski şaşkınlığın içindesin, dediler. (Bir müddet sonra)
müjdeci gelince, gömleği O (Yakub)'un üzerine koydu. Gözleri görür duruma geldiğinde,
Yakub:
- Ben size demedi mi? Ben sizin
bilmediklerinizi Allah tarafından (vahiyle) biliyorum. Oradakiler:
- Ey babamız!..
Bizim günahlarımız için istiğfar et. Gerçekten biz, hatakârlardanız, dediler.
Yakub da:
- Sonra, sizin için istiğfar edeceğim.
Şübhesiz O (Allah),/afûr'dur Rahîm'dir, dedi. Yakub ailesi Mısır'a gelince,
Yusuf ana-babasını kucaklayarak onlara sarıldı. Onlar:
- Mısır'a Allah'ın izniyle emniyet içinde
giriniz, dedi. Yusuf ana-babasını makam tahtının üzerine oturttu. Onların
hepsi, ona (Yusuf') secde ettiler. Yusuf:
- Ey babacığım!..
İşte bu (manzara), daha önce gördüğüm rüyanın yorumudur. Rabb'im onu
gerçekleştirdi. Rabb'im bana ihsan etti. Beni zindandan çıkardı. Şeytan benimle
kardeşlerimin arasını bozduktan sonra, sizi de çölden getirdi. Hiç şübhesiz,
Rabb'im dilediğine Latîf'tir (lutufkârdır). Gerçekten O (Allah), Alîm'dir
Hakîm'dir, diyerek devamla
- Ey Rabb'im!..
Gerçekten bana mülk verdin. Bana olayların yorumunu öğrettin.
- Yerin ve göklerin Fâtır’ı (yoktan var
edeni)!.. Sen dünyada da ahirette de benim velimsin.
Beni müslim olarak öldür. Salihler (islâh olmuşlar) toplumuna da ilhak eyle!.. (12/Yusuf: 88-101).
Yusuf zamanında Yakuboğulları varlıklı ve
mutluydular... Yusuf'tan sonra, Yakuboğulları (israiloğulları) çoğaldılar. Oniki
kabile oldular. Bazı sebeblerden dolayı, Yusuf'tan daha sonra gelen
yöneticilerle araları açıldı. Hatta birbirlerine ters düştüler.
O'na (İbrahim'e) İshak’ı, (İshak'ın oğlu)
Yakub'u verdik. Herbirini hidayete erdirdik: Daha önce Nuh'u ve soyundan Davud'u,
Süleyman’ı, Eyyub'u, Yusuf'u, Musa'yıve Harun'u... Biz muhsinleri böyle
mükâfatlandırırız. Zekeriyya'yı, Yahya'yı, İsa'yıve İlyas’ı... Hepsi
sâlihlerdendi. İsmail'i, Elyase'yi, Yunus'u, Lut'u... Hepsini alemlere üstün kıldık (6/Enam: 84-86).
Mısır hükümdarlarına firavn denilir. Genel
olarak zalimlikleriyle bilinirler. Bunlardan birisi, Kur'an'da çokça
bahsedilmektedir...
Firavn'un her şey emrindeydi. İstediğini
asıyor, istediğini kesiyordu. İstediğini karın tokluğuna çalıştırıyordu...
Mısır halkı kendisinde hem korkuyor, hem de tam itaat ediyordu. Ağzından ne
çıksa kanun oluyordu. Onun koyduğu kanunlar memlekette noksansız uygulanıyordu.
Kanunları adaletli de olsa, adaletsiz de olsa itiraz eden yoktu. Hem, kim
itiraz edebilirdi? Mısır halkının rabbleştirilen zorbasıydı.
Rabbleştirilenlerin dokunulmazlığı vardır. Kanun koyma yetkisi sadece ona
aitti. Tenkit de edilemezdi. Zorla ve zulümle herkes onu kutsallaştırarak ilahlaştırmışdı.
İsrailoğullarını hiç sevmeyen Firavn, bir
emir verdi:
- İsrailoğullarının yeni doğan erkek
çocukları kesilecek, kızlarına dokunulmayacaktır.
Mısır Kanunları; Firavn'un emirleriydi. Hemen
uygulanmaya başlandı. Firavn, yeryüzünde yücelik tasladı. Halkını da parçalara
ayırdı. Bir bölümünü zayıf düşürüp aşağıladı. Onların doğan erkek çocuklarını
boğazlıyor, kızlarını da hayatta bırakıyordu. Çünkü o, fesadçılardandı
(28/Kasas: 4). Erkekleri kesiyorlardı ki, kuvvetlenmesinler. Kızlarını da
hayatta bırakıyorlardı ki, kendilerine hizmetçi olarak çalışsınlar. Halkın
diğer kısmını da zayıfların karışsında düşman olarak dikti.
Artık İsrailoğullarının bir erkek çocuğu
doğarsa, o gün matem başlardı. Doğumun hemen arkasından boğazlanma geliyordu.
Bu zulüm mutlaka yerine getiriliyordu. Çünkü;
Rabb-leştirilen bir zorbanın emriydi.
İsrailoğullarından ımran'ın, Harun'dan sonra
bir oğlu daha oldu. Doğan çocuk Musa'ydı. Musa'nın doğumunda Firavn'nun
adamlarının haberleri yoktu. İmran ailesi çocuğun yaşamasını istiyordu. Onun
için de, hiçbir kimsenin bundan haberi olmaması gerekiyordu. Çocuğu gizlediler.
Musa'nın annesi sürekli korku ve endişe içindeydi. Ya, bir de çocuğu görseler.
Bağırta bağırta boğazlayacaklardı. Evleri Nil nehrinin yukarı taraflarındaydı.
Allah, birgün Musa'nın annesine ilham etti.
- Bu çocuğu emzir! Öldürülmesinden korktuğun
zaman, O'nu denize (Nil'e) bırakıver. Korkma! Ayrılığından kederlenme. Çünkü
Biz, O'nu sana geri vereceğiz. Kendisini Rasûl'lerden yapacağız (28/Kasas: 7).
Anne, günün birinde çocuğu emzirdi. Suya
salıverdi. Kızını Nil'in kıyısında, akan çocuğu takip için görevlendirdi. Kız
takip etti. Başkaları farkında değildi. Firavn hanımıyla Nil'in kıyısındaki
sarayın bahçesinde bulunuyordu. Akan sandığı gördüler. Hemen getirttiler. Açıp baktılar.
Bir çocuk. Firavn'un karısı onu alıp saraya götürdü. O'nu besleyip büyütmeğe
karar verdiler. Musa, Firavn'un sarayına girdi. Hiç kimseye sezdirmeden ablası
hadiseyi takip ediyordu. Bir müddet sonra çocuk acıkınca, ağlamaya başladı.
Emzirmek için, sütanneleri getirildi. Hiçbirini emmedi. Çocuğu takip eden
Musa'nın ablasının tavsiyesi üzere, sütanneliği için Musa'nın annesi getirildi.
Çocuğu emzirmekle görevlendirildi. Musa'ya çok iyi bakıyorlardı. Çok da
seviyorlardı. YIllar geçti. Musa büyüdü. Serildi serpildi. Delikanlı oldu.
Allah Ona, ilim ve hüküm verme yeteneği verdi (28/Kasas: 8-14).
Bir gün, şehirde geziniyordu. İki kişinin
kavga ettiğini gördü. Birisi Mısır'ın yerlisi, diğeri de İsrailoğullarındandı.
Mısır yerlisini haksız zannetti. Birbirinden ayırırken bir tokat vurdu. Yerli
ölüverdi. Musa'nın amacı öldürmek değildi. Musa, vurduğuna pişman oldu.
İstemediği bu manzara karışsında:
- Bu şeytan'ın işidir. Çünkü o, apaçık
saptırıcı bir düşmandır, diyerek devam etti:
- Ey Rabb'im!.. Ben,
nefsime zulmettim. Bana mağfiret et, dedi. Allah da kendisini mağfiret etti.
Çünkü O, Ğafûr'dur Rahîm'dir. Daha sonra Musa:
- Ey Rabb'im!.. Bana
verdiğin nimete karşın, mücrimlere asla yardımcı olmayacağım, dedi. Şehirde
murakabe edilmesinden dolayıkorkarak sabahladı. Şehirde yine gezerken, bir de
baktı ki; dün yardım ettiği adam, kendisinden yine yardım istiyor. Musa da ona:
- Hakikaten sen, azıtmış bir gerçek sapıksın,
dedi. Musa, ikisinin de düşmanı olan adamı sıkıca yakalamak ister. O adam da:
- Ey Musa!.. Dün bir
kişiyi öldürdüğün gibi, beni de mi öldürmek istiyorsun? Yahut da, muslihlerden
olmak istemiyorsun ha!.. (28/Kasas: 15-19). Önceki
günkü hadisenin faili belli oldu. Musa, oradan süratle uzaklaştı.
Bir adamın ölümüne sebeb olduğu için,
Musa'nın cezası sarayda görüşülüyordu. Durumdan haberdar olan Musa, Mısır'dan
gizlice kaçtı. Hiçbir iz bırakmadan, doğru Medyen'e gitti. Tanıdıkları da
yoktu. Orada bir kuyu gördü. Halk hayvanlarını suluyordu. En son geriye kalan
sürünün başında, iki kız bulunuyordu. Sulama konusunda zorluk çeken bu kızlara
Musa yardım etti. Hayvanlarını sulayan kızlar evlerine gittiler. Babalarına
durumu anlattılar. Babaları yabancıyıevlerine davet etti. Konuşma esnasında,
Musa başından geçenleri anlattı. İhtiyar ev sahibi şöyle dedi
:
- Korkma!.. Zalimler
kavminden kurtuldun (28/Kasas: 15-25). O iki kızdan biri babasına:
- Babacığım!.. Onu
ücretli olarak tut. Çünkü O, ücretli tuttuklarının en hayırlılarındandır. Hem
güvenilir hem de kuvvetlidir, dedi (28/Kasas: 26).
İhtiyar adam kızlarından birini Musa'ya
verdi. Evlendiler. Musa, on sene civarında Med-yen'de yaşadı. Daha sonra,
Mısır'a gitmeye karar verdi. Ailesiyle Mısır'a giderken, Tûr Dağı eteklerinde
bir ışık gördü. Ateş almak için oraya gitti. O bereketli yere varınca bir ses
işitti:
- Ey Musa!..
Gerçekten Ben, Ben âlemlerin Rabb'i olan Allah'ım... (28/Kasas: 30). Musa'ya:
- O sağ elindeki nedir? Ey Musa:
- O benim asamdır. Ona yaslanırım. Onunla
davarıma yaprak silkelerim. Benim ona başka ihtiyaçlarım da vardır, dedi
(20/Taha: 17-18). Musa'ya:
- Asanı kırak! Denildiğinde, yerdeki asanın
bir yılan gibi kıvrıldığını gördü. Arkasına bakmadan kaçmaya başlayınca:
- Ey Musa!.. Geri
dön. Korkma. Çünkü sen, emniyette olanlardansın. Elini koynuna sok. Kusursuz
beyaz (bembeyaz) olarak çıksın. Kolunu-kanadını kendine çekersen korkun kalmaz.
Bu iki mucize, Firavn ve adamlarına bürhandır. Gerçekten onlar fasıklar
kavmidir (28/Kasas: 31-32).
- şüphesiz Ben, Ben Allah'ım! Benden başka
bir ilah yoktur. Onun için Bana itaat et!.. Ve Beni
anmak için namaz kıl!.. O halde, sakın Kıyamete
inanmayıp da kendi hevasına tabi olan kimse, seni ona iman etmekten
alıkoymasın. Sonra helak olursun... (20/Taha: 14-16).
- Firavn'a git! Çünkü o gerçekten azıttı
(20/Taha: 24). Musa heyecanlanır ve:
- Rabb'im!.. Göğsüme
genişlik ver. İşimi kolaylaştır. Dilimdeki düğümü çöz ki, sözümü anlasınlar... dedi (20/Taha: 25-28). Musa'nın duası üzerine kardeşi Harun
da kendisine yardımcı verildi. İkisine:
- Firavn'a ikiniz gidin. Çünkü o gerçekten
azıttı. Ona yumuşak söz söyleyin. Olur ki; düşünür yahut korkar (20/Taha:
43-44).
- Hemen gidin. Firavn'a deyin ki: Biz,
Rabb'inin Rasûl'leriyiz... Musa kardeşi Harun'la Firavn'a gitti. Allah'ın
emirlerini ulaştırdılar:
- İsrailoğullarını hemen beraberimizde bırak.
Onlara eziyet etme. Biz, Rabb'inden sana bir ayet (mucize) getirdik. Selam hidayete tabi olanlara. Gerçekten, bize vahyolundu ki,
azab yalanlayan ve yüz çevirenleredir. (Firavn:)
- Ey Musa!..
Rabb'iniz de kimdir? Dedi. Musa:
- Rabb'imiz her şeyi yaratan daha sonra da
hidayete erdirendir (20/Taha: 47-50). Firavn şöyle dedi:
- Seni çocukken yanımızda büyütmedik mi?
Hayatının epey kısmı bizimleydi... Musa :
- Başıma kalktığın o nimet, İsrail oğullarını
köleleştirdiğin içindi... Firavn dedi ki:
- Alemlerin Rabbi de kimmiş
? Musa:
- O, göklerin, yerin ve ikisi arasında
bulunanların Rabb'idir... (26/Şuara: 18-26) Dedi. Firavn çıldıracaktı.
Hiddetlendi. Zorba yöneticilerin her zaman yaptıkları tehditini yaptı:
- Yemin olsun!..
Eğer, benden başka bir ilah edinirsen; seni mutlaka zindana tıkarım... Musa:
- Sana ısbatlayıcı delil (mucize)
getirdiysemde mi? Diyerek elindeki asasını yere bıraktı. Asa ejderha oldu.
Elini koynuna soktu ve çıkarınca, bembeyaz oluverdi. İımarık Firavn biraz
sakinleşmek zorunda olduğunu anladı. Ciddi bir konu ile karış karışyaydı. Dedi
ki:
- Çok bilgili bir sihirbaz... (26/Şuara:
29-34). Orada bulunan yönetim yaltakcıları, Musa'nın getirdiği mucizeyi
çürütsünler diye ülkedeki bütün sihirbazların toplanmasını teklif ettiler.
Artık, Allah düşmanı Firavn sihirbazların umuduna kaldı. Memleketin bütün uzman
sihirbazları Milli Bayramları olan "Zinet günü" toplandılar. Herkes,
bütün halk toplandı: Erkekler, kadınlar, gençler, ihtiyarlar, zengin, fakir
herkes... Hatta İsrailoğulları bile gemişti. O zamanlar, sihir yapımının
doruğuydu. Onun için sihirbazlar kibirli ve gururluydular. Mutlaka
Musa'yıyenmeleri lazımdı. Üstelik Firavn onları ödüllendirecekti. Hem de, makam
ve mevkiyle. Sihirbazlar, Musa'ya:
- Babalarımızdan bulduğumuz gidişattan bizi
çevirmek için mi geldin? ıkinizin de yeryüzünde en büyük olmanız için ha!.. Biz, ikinize de inanmayız (10/Yunus: 78). Halkın
toplandığı alanın ortasına ellerindeki ipleri atarken şöyle nara attılar:
- Firavn'un izzetine-şerefine!.. (26/Şuara: 44). Yere atılan ipler, yılan görüntüsündeydi.
Etrafa kıvrılarak ilerliyorlardı. Halk paniğe kapıldı. Evet, yılanlar
geliyordu. Kaçışmalar, bağrışmalar başladığında Musa:
- Sizin yaptıklarınız sihirdir. Allah onu
mutlaka boşa çıkaracaktır. Allah, müşriklerin işini düzeltmez, dedi (10/Yunus:
81). Allah'ın izniyle Musa asasını yere bıraktı. Asa ejderha oldu.
Sihirbazların uydurdukları şeyleri teker teker yuttu. Hak meydana çıktı.
Onların tüm emekleri boşa çıktı. Mağlup oldular. Küçüldüler. Sihirbazlar pişman
oldular. Sihirbazlar kendi sanatlarında uzman kişilerdi. Neyin sihir, neyin
sihir olmadığını iyi biliyorlardı. Musa'nın Asası sihir değildi. Apayrı
olağanüstü bir olaydı. Mucize'ydi. Mucizeler de olağanüstü değilmiydi?
Sihirbazlar Musa'ya karış yumuşadılar. Düşündüler... Hakkı ısbatlayan bu mucize
karışsında, küfür inadına gerek yoktu.
Firavn inat ediyordu. Yoksa;
zorba yönetimi ve uygulaması son bulacaktı. İnsanları küçülten zulüm kanunları
lağvolacaktı. Debdebeli yaşayışı sone erecekti. Kendisinin ilahlığı ve rabblığı
gidecekti. Hasılı zorbalıkla elde ettiği her şeyi yok
oluyordu. İşte bu zayiatlar, gurur-kibir sahibine kolay gelmezdi. Allah'a iman,
ahiret, hesab, rasûl-nebi, Cennet-Cehennem... o kadar
önemli değildi. Dünya ve dünya hayatı daha önemliydi. Öyleyse herıeye rağmen
Musa'yıinkar etmeliydi. Ona düşman olmalıydı. Neticede ise; ya öldürmeliydi. Ya
da, zindana atmalıydı. Saltanat uğruna, Allah'ın elçisini durdurmalıydı. İşte,
Firavn böyleydi. Sihirbazlar niçin Firavn gibi küfürde inat etsinler? Aslında
gereği de yoktu. Musa'nın mucizesi karışsında Hakk’ı kabullendiler. (26/Şuara:
38-48, 20/Taha: 58-70). Allah'a secde ettiler. Ve şöyle dediler:
- Harun ile Musa'nın Babb'ine iman ettik.
Firavn:
- Ben, size izin vermeden evvel mi O'na iman
ettiniz?.. Öyleyse elleninizi ve ayaklarınızı çaprazlama
keseceğim... dedi (20/Taha: 71). Sihirbazlar:
- Bize gelen Açık Mucize'lere ve bizi
Yaratan'a karış, asla seni tercih etmeyiz. Neyle hükmedeceksen, onunla hükmet!.. Sen ancak bu dünya hayatında hüküm geçirirsin... Allah
daha hayırlıdır ve daha bakidir...(20/Taha: 72). Ey Rabb'imiz! Üzerimize sabır
yağdır. Ve bizi müslüman olarak öldür, dediler (7/Araf: 126). Musa ve
sihirbazlar karışsında Firavn küçülmüştü (7/Araf: 126). Onuru kırılan Firavn
oradaki halkın Musa'ya iman etmelerini engellemek için:
- Ben, sizin en yüksek rabbinizim, dedi
(79/Naziat: 24). Etrafındaki asalak, rüşvetci, teşvikci, yüzsüzlere dönerek
şöyle konuştu:
- Ey memleketin ileri gelenleri!.. Sizin, benden başka bir ilahınız olduğunu
bilmiyorum...(28/Kasas: 38). Firavun:
- Beni bırakın da Musa'yıöldüreyim. O,
Rabbine yalvaradursun. Onun, sizin dininizi değiştireceğinden veya yeryüzünde
fesad çıkaracağından korkuyorum, dedi (40/Mümin: 26).
Firavn ailesinden, imanını gizleyen mümin bir
erkek:
- Rabb'im Allah'dır, diyen bir adamı mı öldürüyorsunuz?
Halbi ki; Rabb'inizden size Beyyine'lerle (Mucize'lerle) gelmiştir. Eğer o,
yalancı ise; yalanı kendi aleyhine olacaktır. Yok, doğruysa; size belittiği
azabın bir kısmı, size isabet edecektir. Şübhesiz Allah, yalancı haddini
bilmeyen kimseye hidayet etmez, dedi (40/Mümin: 28). Devamla:
- Ey kavmim!.. Bana
ne oluyor? Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum. Siz de beni Ateş'e (Cehennem'e)
çağırıyorsunuz. Siz, beni Allah'a küfretmeye ve bilmediğim şeyleri O'na şirke
(ortak etmeğe) çağırıyorsunuz. Ben, sizi Azîz Ğaffar (olan Allah)'a çağırıyorum..., dedi (40ĞMümin: 41-42).
Firavn, ilahlık ve rabblık tasladı.
Büyüklendi. Onun etrafındakiler de çıkarları uğruna Musa'ya iman etmediler.
Halk ise; iman-küfür arasında kaldı. Musa'ya iman etseler, Firavn'un zulmü ve
baskısını karışlarına alacaklardı. Bunun için de, en azından sihirbazlar kadar
sabırlı ve kuvvetli bir iradeye sahip olmaları gerekirdi. Ama Firavn, onlarda
uzun zamandan beri böyle güzel hasletler bırakmamıştı. Firavn'a uysalar,
Allah’ı karışlarına alacaklardı. Ama Allah'ın azabıdaha şiddetliydi. Haksızlara
ve onlara uyanlara Allah Cehennem'i yaratmıştı. Cehennem müthişti. İşte halk;
hak-batıl, iman-küfür arasında bocaladı... Firavn ve askerleri memlekette
haksız yere büyüklük tasladılar. Firavn'un etrafındaki gammazları:
- Musa'yıve kavmini fesatcılık yapmaları ve
Musa'nın hem seni, hem de ilahlarını terk etmesi için mi bu yerde serbest
bırakacaksın?.. Dediler (7/Araf: 127). Firavun:
- Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir
ilah tanımıyorum. Ey Haman! Bana, (tuğla yapmak için) çamur üzerine bir ateş
yak. Bana bir kule yap. Belki Musa'nın ilahını görürüm. Doğrusu onu
yalancılardan sanıyorum, dedi (28/Kasas: 38).
Sihirbazlar iman edince, şehid edildiler.
Musa'ya iman edenler şiddetli işkenceye maruz kalıyordu. İman edenler
imanlarını gizliyorlardı. Musa'ya Firavn'un karısı da iman etmişti. İmanı
uğrunda bütün dünya nimetlerini kaybetti.
Ama hiç umurunda bile değildi. O'nun tercihi Cennet’ti.
Daha hayırlı ve devamlıydı. İmanından döndürmek için çok işkence yapıldı.
Allah’ın, Kur’an’da takdir ettiği bu kadın şehid edilirken şöyle dua etmişti:
- Rabb'im!.. Bana
katında, Cennet'te bir ev yap. Beni Firavn'dan ve onun işinde çalışmakten koru.
Beni zalimler topluluğundan kurtar!.. (66/Tahrim: 11).
Musa:
- Ey Rabb'imiz!..
Sen; dünya hayatında, Firavn ve dalkavuklarına bolca mal ve zinet verdin. Ey
Rabb'imiz!.. (ınsanları da) yolundan saptırdılar. Ey
Rabb'imiz!.. Mallarını yok et. Kalb-lerini de sık.
Onlar (dünyadayken) iman etmesinler. Ta ki (ahirette), elîm azabı görünce (iman
etsinler) (10/Yunus: 88), diye beddua etti. Zalim idarecilerin etrafında
birtakım taşeronlar oluşur. Bunların görevleri; insanları Allah'ın yolundan
alıkoyarak zalimlerin hedeflediği mazlum insanları ya susturmak ya da telef
etmektir. Yaptıkları bu şerefli (!) görevlerine karışlık efendilerinden bahşiş
alırlar. Mal mülk yığarlar. Servet sahibi olurlardı. Bu dalkavukların
şirretliği, ilahlaştırdıkları zorbaların zulmünden az değildir. Dalkavukların
diğer görevleri; taşkınlık, kışkırtıcılık, iftira, hakaret, hased... Böylesi
düşük insanlar ve Firavn, Musa as'ın bedduasını haketmişlerdir. Allah'ın
gazabını, enbiyanın bedduasını alanlar iki dünyada da iflah olmazlar. Ateşleri
bol olsun!..
Firavn, altından kalkamayacağı bir hadise ile
karışlaşmamak için, Musa'ya bir şey yapamıyordu. Yapacaklarını da, daha sonraki
zamanlara bırakıyordu. Allah, onları yola getirmek için Mısır halkına bazı
sıkıntıları musallat kıldı. Mesela kıtlık olunca, suçu Musa'ya atıyorlardı. Bu
uğursuzluk hep senden, diyorlardı. Kendilerini temize çıkarıyorlardı (7/Araf:
131). İşte bu küfür söz, tarih boyunca süregelmiştir. Dikkat edilirse; kâfirler
geri kalmışlığın beceriksizliğini, öteden beri imanlı kişilere mal ederler.
Firavn, kavmini küçümsüyordu. Onlar da,
alçalmayıkabul ediyordu. Ona tam olarak itaat ediyorlardı. Bundan dolayıdinden
çıktılar. Aslında onlar, fasık bir kavimdi (43/Zuhruf: 51-54).
Allah'ın izniyle Musa bir gece kavmiyle
birlikte Mısır'dan çıkıp süratle kaçtılar. Kızıl Denizine vardıklarında, Firavn
ordusu onlara yetişti. Musa asasıyla denize vurunca oniki yol açıldı. Musa ve
kavmi açılan yolda karışya geçtiler. Firavn da ordusuyla birlikte açılan denize
girmişti. Tam ortasındayken, sular eski yerlerine hucum etmeye başladı. Dini,
imanı, ahireti mahvolan Firavn'un dünyası da yıkılıyordu. Allah'ın azabının
geldiğini görünce:
- İman ettim ki; İsrailoğullarının iman
ettiği ilahdan başka bir ilah yoktur. Ben de müslümanlardanım, dedi. (Allah:)
- şimdi mi iman ediyorsun? Sen daha önce isyan
etmiş, fesadçılardandın. Senden sonra geleceklere ayet (ibret) olsun diye
bedenini kurtaracağız. Şurası da bir gerçek ki: ınsanların çoğu bu ayetimizden
ğafildirler (10/Yunus: 90-92), buyurdu.
Ancak Yüce Allah'ımız, korkudan dolayı
yapılan bu imanı kabul etmedi.
Firavn ve askerleri boğuldular. Arkada
bıraktığı bağlar, bahçeler, evler, konaklar, çeşmeler, hazineler, makamlar,
mevkiler, nimetler, rahatlıklar... Gururlar, kibirler, inatlar, isyanlar,
zulümler... Yere çakılı dev yapılı anıt piramitleri... Her şey, her şey... hep arkada kaldı. Firavn'un sadece bir kazancı oldu. O da
Cehennem...
Zavallı Firavn: Kibirlendi. Gururlandı.
Azgınlaştı. Allah'ın sıfatlarını kendisine layık gördü. Kendisini
Rabb'leştirdi. İlahlaştırtı. Allah'ın dinini kabul etmedi. Allah'ın Elçisi'ne
düşman oldu. O'nunla mücadele etti. Rasûl'ün getirdiği din yerine, kendi
kafasındaki hevasını ilahlaştırmaya devam etti. Nihayet bütün canlılığın son
noktası olan ölüm, onu da denizin dibinde yakaladı. Kendisini fitneye düşüren
her şeyini elinden aldı. Kendisini mahvettiği gibi, toplumunu da berbat etti.
Firavnlaşan zavallıların ve takipçilerinin
kulakları çınlasın. Bunların arkasında giden beyinsizlere ne demeli? Size ne
oluyor? Kiminle, nereye gidiyorsunuz? Nereye... Allah buyuruyor:
- Firavn, Kıyamet Gününde kavminin önüne
geçecek. Ve onları ateşe götürecektir. O varılan yer, ne kötü bir yerdir!.. (11/Hud: 98).
Firavn ve kavmi helak olunca: (Onların
aleyhine) olan şeylerden dolayıgök ve yer (hiçbir varlık üzülerek) ağlamadı.
Onlar(ın cezalandırılmaları) bekletilmedi de (44/Duhan: 29).
Karun'u, Firavn'u ve Haman’ı da (helak
ettik). Yemin olsun!.. Musa onlara Bey-yine'lerle
(mucizelerle) gelmişti. Onlar yeryüzünde müstekbirleşmişlerdi. (Arkalarından
kendilerine yetişmekte olan azabı) geçemediler.
Tümünü de, günahları sebebiyle yakaladık.
Onlardan bazılarının üzerine taşlar savuran rüzgar
gönderdik. Bazılarını ses gümbürtüsü yakaladı. Bazılarını yerin dibine
geçirdik. Bazılarını suda boğduk. Allah onlara zulmetmiyor. Esasında, onlar
kendi kendilerine zulmediyorlar.
Allah'dan başka veli (dost) edinenlerin
durumu, örümcek misali gibidir. Örümcek de ev edinir. Ama evlerin en ehveni,
hiç şüphe yok ki; örümcek yuvasıdır. Keıke bilmiş olsaydılar (29/Ankebut:
39-41).
İsrailoğulları denizi geçtikten sonra put
heykellerine gönülden tapan bir kavme rastladıklarında:
- Ey Musa!.. Onların
ilahı gibi bize de bir ilah yap, dediler. Musa:
- Gerçekten siz, cahil bir kavimsiniz,
diyerek şöyle devam etti:
- Hiç şüphesiz bunların içinde bulundukları
durum, mutlaka yok olacaktır. Yaptıkları ameller de batıldır.
- Allah sizi âlemlere üstün kılmışken, ben
size Allah'dan başka bir ilah mı arayayım, dedi (7/Araf: 138-140).
Musa kavmiyle karışya geçti. Tih sahrasına
geldiler. Musa, Tur Dağı'na gitti. Orada 40 gün kaldı. Allah'a ibadet etti.
Kendisine Tevrat indirildi. Oradan tekrar kavmine döndü. Baktı ki: İsrail
oğulları altından yapılmış bir heykele tapınıyor. Böğüren buzağıyıSamiri
isminde birisi yapmıştı. Musa gelmeden önce şöyle demişti:
- İşte sizin de, Musa'nın da, ilahı
budur...(20/Taha: 28). Harun'un karış çıkmasına rağmen İsrailoğulları da şöyle
demişti:
- Musa gelinceye kadar, biz buzağıya tapmaya
devam edeceğiz (20/Taha: 91).
Bu manzarayıgören Musa'nın canı sıkıldı.
Öfkelendi. Kardeşi Harun'u ve tüm İsrailoğullarını azarladı. Samiri'yi de
huzurunda kovdu. Toplumdan uzaklaştırdı. Daha sonra şiddetli bir zelzele oldu.
Musa Allah'a yalvardı:
- Ey Rabb'im! İsteseydin bunları ve daha önce
helak ederdin. İçimizdeki beyinsizlerin yaptıklarından dolayı, bizi helak mi
edeceksin?.. (7/Araf: 155). Allah, onları affetti.
Oralarda pek su yoktu. Ama Musa asasını nereye vursa, orada şarıl şarıl
içilecek su akıyordu. Ayrıca Allah, onlara kudret helvası, bıldırcın eti, bol
bol helal rızık veriyordu. Üzerlerine gölgelik bulutlar gönderiyordu
(7/Araf:160). Derken bu kavim, Musa'nın sözünü dinlemez oldu (5/Maide: 20).
Allah onları sıkıntılara düşürdü. Musa Allah'a yalvardı:
- Ya Rabb!.. Ben
kendimle kardeşimden başkasına sahip olamıyorum. Sen, bizimle bu fasık kavim
arasını ayır! Bu beddua üzerine, 40 yıl Tîh Çölünde derbederce başıboşhalde
dolaşıp durdular...(5/Maide: 25).
* Bir vakit Musa yanındaki genç arkadaşına:
- İki denizin birleştiği yere kadar, hiç ara
vermeden gideceğim. Yahut senelerce gideceğim, demişti. Epey gittiler. İki
denizin kavşağına varınca; balıklarını unuturlar. Balık ise, denize atlayıp
kendisine bir yol tutmuştu, bile. Buluşma yeri olan mekanı
geçip gitmişlerdi. Musa, genç adama:
- Kuşluk yemeğimizi getir. Epey de, bu yolculukta
sıkıntı çektik, dedi. Genç adam:
- Ben, kayaya sığındığımız esnasda balığı
unutmuştum. Onu sana hatırlatmamı, ancak şeytan bana unutturdu. O, çok acayip
şekilde denizde bir yol tutmuştu. Musa:
- İşte tamam, aradığımız da buydu, dedi.
Geri dönüp gittiler. Nihayet bir adamı
buldular. O'na Allah katından bir rahmet verilmişti. Yine, O'na Allah katında
özel bir ilim öğretilmişti. Musa, O'na dedi ki:
- Sana öğretilenden, bana doğruyu bulmama
yardım edecek ilmi, öğretmen için sana tabi olabilir miyim? O da:
- Şüphesiz, benimle beraber olman için
sabretmeğe gücün yetmez. Aslını kavrayamadığın bir ilme nasıl sabredeceksin?
Dediğinde, Musa:
- İnşaallah, sen beni sabredenlerden
bulacaksın, dedi. Senin emrine de karış gelmeyeceğim, dedi. Musa'ya:
- Eğer bana tabi olacaksan, sana işin aslını
anlatıncaya kadar, bana asla soru sormayacaksın, dedi.
Birlikte gittiler. Bir gemiye bindiler. Adam,
gemiyi deldi. Musa dayanamadı. Ona verdiği sözü de unutarak:
- İçindeki ahaliyi boğmak için mi gemiyi
deldin? Gerçekten sen büyük bir işyaptın, dedi. Adam:
- Ben sana; benimle beraber olman için
sabretmeğe gücün yetmez, demedim mi? Musa:
- Unuttuğum şeyden dolayıbeni sorumlu tutma!
Bu işimden dolayıda bana güçlük çıkarma, dedi.
Beraberce gittiler. Nihayet bir erkek
çocuğuna rastladılar. Adam onu öldürdü. Temiz bir canı, (kısası gerektirecek)
bir can karışlığı olmaksızın katlettin ha!.. Gerçekten
sen kötü bir işyaptın, dedi. Adam:
- Ben sana; benimle beraber olman için
sabretmeğe gücün yetmez, demedim mi? Musa:
- Eğer, bundan sonra sana bir şey sorarsam;
artık benimle arkadaşlık yapma. Kanaatimce benim ileri sürecek bir özrüm de
kalmadı, dedi.
Beraberce yine gittiler. Bir köye vardılar.
Yiyecek istediler. Ama köylüler onları misafir etmedi. Yıkılmak üzere olan bir
duvar buldular. Adam onu hemen doğrulttu. Musa:
- Eğer, isteseydin bir ücret alabilirdin,
dedi.
- İşte bu (sabırsızlığın), benimle senin
aramızın ayrılışı demektir. Şimdi sana, sabretmeye gücün yetmediği şeylerin
yorumunu anlatacağım: Gemi var ya: Denizde çalışan yoksul kimselerinkiydi. O
gemiyi kusurlu yaptım. Arkalarındaki melik bütün (sağlam) gemileri
gasbediyordu. Çocuğa gelince: Onun ebeveyni mümin kimselerdi. Onları küfür ve
tuğyana sürüklemesinden korktuk. İstedik ki; Rabb'leri onlara, ondan temiz ve
rahmete yakın daha hayırlını versin. Duvara gelince: şehirde iki yetim
çocuğunkiydi. Altında ikisine ait bir hazine vardı. Babaları salih birisiydi.
Senin Rabb'in istedi ki, onlar rüşdüne varınca hezinelerini çıkarsınlar.
Rabb'inden bu bir rahmettir. Ben bunu da kendiliğimden yapmadım. Bu sabretmeğe
gücün yetmediği şeylerin yorumudur (18/Kehf: 60-82).
Yahudiler yeryüzünde birçok ümmetlere
ayrıldılar. İçlerinde salih kişiler de vardı (7/Araf: 155). Musa'dan sonra
Allah bu topluma Nebi'ler gönderdi. Bir kısmını yalanladılar. Bir kısmını da
haksız yere öldürdüler (2/Bakara: 61, 3/Aliimran: 21).
İmran'ın hamile karısı şöyle dedi:
- Ey Rabb'im!..
Karnımdakini tamamen sana adadım. Benden bu adağımı kabul eyle!.. Şübhesiz, Sen Semî'sin Alîm'sin (3/Aliimran: 35).
Bilahare çocuğu doğurunca:
- Ey Rabb'im!.. Onu
kız doğurdum. -Allah onun ne doğurduğunu çok iyi bilir-. Erkek, kız gibi
değildir. Ona Meryem ismini verdim. Kovulmuş şeytan'a karış O'nu ve soyunu sana
ısmarlıyorum, dedi (3/Aliimran: 36).
Meryem'e bakmak için oradakiler, kendilerinin
görevlendirilmesini âdeta yarışırcasına istiyorlardı. İçlerinden hangisi
Meryem'i alıp himaye etsin, diye kura çekmek için kalemlerini atar(lardı.)
(3/Aliimran: 44).
Rabb'i ona (Meryem'e) hüsnü kabulle mukabele
etti. Onu güzel bir şekilde yetiştirdi. Zekeriyya'yıda onun için görevlendirdi.
Her ne zaman ki; Zekeriyya mihraba girdiyse, onun (Meryem'in) yanında yiyecek
buldu. Zekeriyya:
- Ey Meryem!.. Sana
bu nereden? Dediğinde:
- O Allah katındandır. Allah, dilediğine
hesabsız rızık verir, dedi (3/Aliimran: 37). Bir vakit melekler:
- Ey Meryem!.. Allah
seni seçti. Seni tertemiz kıldı. Yine seni kadınlar âlemine de tercih etti
(3/Aliimran: 42).
- Ey Meryem!..
Rabb'ine ibadet et. Secde et. Ruku edenlerle birlikte sen de ruku et,
demişlerdi (3/Aliimran: 43).
Hani; Meryem, ailesinden ayrılarak doğuda bir
yere çekilmişti (19/Meryem: 16).
Meryem onlarla kendi arasında bir perde
çekmişti. Derken ona Ruhumuzu (Cebrail meleğini) gönderdik. O da, tam bir beşer
şeklinde göründü (19/Meryem: 17). (Meryem:)
- şübhesiz Ben, senden Rahmân (olan Allah)'a
sığınırım. Eğer muttakîsen, (benden uzak dur), dedi. Melek:
- Ben ancak, senin Rabb'inin bir elçisiyim.
Sana tertemiz bir erkek çocuğu (İsa'yı) vemem için (Buraya geldim), dedi
(19/Meryem: 19). (Meryem:)
- Benim erkek çocuğum da nasıl olurmuş? Bana
bir beşer dokunmamıştır. Beği (iffetsiz) de değilim, dedi (19/Meryem: 20).
(Melek:)
- Öyledir, Rabb'in buyurdu ki:
- Bu bana kolaydır. Çünkü Biz, onu insanlara
bir ayet (delil=mucize) kılacağız. Bu iş (olay), daha önce (ezelden) karara
bağlanmıştır, dedi (19/Meryem: 21). Melekler:
- Ey Meryem!.. Allah
kendisinden bir kelimeyi sana müjdeliyor. İsmi ise; Meryem oğlu İsa Mesih'dir.
Dünyada ve ahirette şereflidir. (O, Allah'a) yakın olanlardandır.
- O, beşikte ve yetişkin olduktan sonra da
insanlarla konuşacaktır. (Yine O,) salihlerdendir, dediler (3/Aliimran: 46).
Meryem:
- Rabb'im!.. Benim
nasıl oğlum olur? Bana bir beşer eli de değmemiştir, dediğinde Allah:
- İşte böyle, buyurdu. Allah dilediğini yaratır.
Bir işe karar verdiğinde, ona sadece: Ol, der. O da oluverir (3/Aliimran: 47).
(Melekler:)
- (Allah İsa)'ya Kitab, Hikmet, Tevrat ve
ıncil'i öğretecektir (3/Aliimran: 48).
O, İsrailoğllarına bir nebi olacaktır. Onlara
da şöyle diyecektir: Size Rabb'inizde bir ayet (mucize) getirdim. Size çamurdan
bir kuş sureti yaparım. Ona üflerim. O da, Allah'ın izniyle bir kuş olur.
Alacalıyıiyileştirir, ölüleri de diriltirim, Allah'ın izniyle. Ayrıca,
evlerinizde yediğiniz ve biriktirdiğiniz şeyleri de size haber verebilirim.
Eğer, müminler iseniz; sizin için birer ayet (ibret) vardır (3/Aliimran: 49).
- Benden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak
gönderildim. Ayrıca, önceden size haram olanları, helal kılmam için de
gönderildim. Allah'dan ittika edin, bana da itaat edin (3/Aliimran: 50).
- Hiç şübhesiz, Allah Rabb'imdir. Sizin de
Rabb'inizdir. O halde, O'na ibadet ediniz (kul olunuz). İşte bu, Sıratun
Mustakîm'dir (3/Aliimran: 51).
Meryem, O'na (İsa'ya) hamile kaldı. Bunun
üzerine uzak bir yere çekildi (19/Meryem: 22). (Bir müddet sonra) doğum sancısı
onu (Meryem'i) bir hurma ağacı(na dayanmaya) sevketti. (Kendi kendine) şöyle
dedi:
- Keşke, bundan önce ölüp de unutulmuşlardan
olsaydım (19/Meryem: 23). (Melek,) Meryem'e şöyle seslendi:
- Hüzünlenme!..
Rabb'in senin alt tarafından bir su arkı meydana getirdi (19/Meryem: 24). devamla:
- Hurma ağacının dalını sana doğru silkele
ki; senin üzerine olgun taze hurma dökülsün (19/Meryem: 25).
- Hem ye!.. Hem de
iç... Gözün aydın olsun!.. Eğer beşerin biri seni
görürse, ona şöyle söyle:
- Ben Rahman (olan Allah')a oruç nezrettim.
Bugün hiçbir insanla konuşmayacağım (19/Meryem: 26).
Derken, Onu (İsa'yı) alıp kavmine getirdi.
Onlar da:
- Ey Meryem!.. Sen
gerçekten iğrenç bir şey ortaya koydun (19/Meryem: 27).
Ey Harun'un kız kardeşi!..
Senin baban kötü bir kişi değildi. Annen de beği (iffetsiz) değildi, dediler
(19/Meryem: 28).
(Durumu çocuğa sorun derecesine,) çocuğa
doğru işaret etti. Onlar da:
- Beşikteki bir sabiyle biz nasıl konuşalım,
dediler (19/Meryem: 29). Çocuk (İsa da :)
- Hiç şüphesiz ben, Allah'ın kuluyum. O
(Allah), bana Kitap (ıncil) verdi. Beni de nebi yaptı (19/ Meryem: 30). Nerede
olursam olayım, beni mübarek kıldı. Yaşadığım süre içinde bana, namazı ve
zekâtı emretti (19/Meryem: 31).
- Beni anneme karış saygılı kıldı. Beni
cebbar (zorba) ve şakî de kılmadı (19/Meryem: 32).
- Selâm benim üzerimedir. Doğduğum gün,
öleceğim gün, kabirde diri olarak dirileceğim gün, (selâm benim üzerimedir)
(19/Meryem: 33).
İşte Meryem oğlu İsa budur. Onların ayrılığa
düştükleri sözü(n konunun) aslı hakikatı budur (19/Meryem: 34). (İsa şöyle
demişti:)
- Allah benim Rabb'imdir. Sizin de
Rabb'inizdir. O halde, O'na ibadet edin (kul olun). İşte bu, Sırâtun
Mustakîm'dir (19/Meryem: 36).
Gurublar, kendi aralarında ihtilafa düştüler.
O Büyük Gün'e şahid olunduğu zaman, yazıklar olacak o kâfirlere (19/Meryem:
37).
İsa, onlardaki mevcut olan küfrü hissedince:
Allah yolunda bana kim yardım edecek, dedi. Havariler: Biz Allah (yolunun)
yardımcılarıyız, Allah'a iman ettik. Sen de şahit ol ki; biz de
müslümanlardanız, dediler (3/Aliimran: 52). (Havariler:)
- Ey Rabbi'miz!..
Senin indirdiğine iman ettik. Rasûl'üne de tabi olduk. Bizi şahidlerden yaz,
dediler (3/Aliimran: 53).
(iman etmeyen İsrailoğuları İsa'ya) tuzak
kurdular. Allah da onları tuzağa düşürdü. Allah tuzağa düşürenlerin en
hayırlısıdır (3/Aliimran: 54). Allah buyurdu ki:
- Ey İsa!.. Ben,
seni vefat ettireceğim. Seni bana (katıma) yükselteceğim. Sana tabi olanları,
Kiyamet gününe kadar kâfirlerden üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz de Bana'dır. Aranızdaki ihtilaf ettiğiniz şeyler konusunda da
Ben hüküm vereceğim (3/Aliimran: 55).
Küfredenlere gelince, onları dünya ve
ahirette şiddetli azaba çarptıracağım. Onlara yardım edecek de olmayacaktır
(3/Aliimran: 56).
Allah indinde İsa'nın (yaratılma) durumu, Adem'in durumu gibidir. O'nu (Adem'i)
topraktan yarattı. Sonra da ona: "Ol!", dedi. O da oluverdi
(3/Aliimran: 59).
O (Zekeriyya), gizli bir sesle Rabb'ine dua
etmişti (19/Meryem: 3). Zekeriyya Rabb'ine orada dua etti:
- Rabb'im!..
Tarafından bana temiz bir zürriyet ver. Hiç şübhesiz Sen, duayıen iyi
işitensin, dedi (3/Aliimran: 38).
Zekeriyya, Mihrab'da (Mabed'de) ayakta namaz
kılarken, melekler:
- Allah sana, kendisi tarafından gelen bir
Kelime'yi tasdik edici, efendi, namuskâr ve salihlerden bir nebi olan
Yahya'yımüjdeler, dediler (3/Aliimran: 39.
(Zekeriyya:)
- Rabb'im!.. Benim
çocuğum nasıl olur? Gerçekten ben ihtiyarladım. Kadınım da kısır, dedi.
(Allah:)
- İşte öyle!.. Allah
dilediğini yapar (3/Aliimran: 40). (Zekeriyya:)
- Rabb'im!..
Şübhesiz (vücudumdaki) kemikler zayıfladı. Başımı (ihtiyarladığımdan
dolayıağarma yönünden) ateş iyice sardı.
- Rabbim!.. Şimdiye
kadar sana yaptığım duadan dolayıhiç şaki de olmadım.
- Gerçekten de, arkamdan gelen akrabalarımdan
korkuyorum. Karım da kısırdır. Tarafından bana bir veli (oğul) ver (19/Meryem:
5). Bana vâris olsun. Yakub ailesine de vâris olsun(ki; benimle onların Tevhidî
yolumuzu devam ettirsin). Rabbim!.. Onu rızana layık
kıl. (19/Meryem: 6). Allah şöyle buyurdu:
- Ey Zekeriyya!..
Biz sana bir oğul müjdeliyoruz. Onun adı Yahya'dır. Daha önceden kendisine
(birini) adaş da kılmadık (19/Meryem: 7). Zekeriyya:
- Rabbim!.. Benim
bir oğlumun olması nasıl olur? Karım da kısırdır. Ben de ihtiyarlıktan
dolayıkupkuru olmuşum (19/Meryem: 8). Allah:
- Öyledir, buyurdu. Rabbin:
- O bana kolaydır. Daha önce seni de
yarattım, sen hiçbir şey de değildin, buyurdu, (19/Meryem: 9). Zekeriyya:
- Rabbim!..
(Çocuğumun olacağına dair) bana bir ayet (delil) göster, dedi. Allah:
- Sana işaret olacak ayet (delil); sapasağlam
olduğun halde üç gün insanlarla konuşmamandır, buyuurdu (19/Meryem: 10).
- Rabbim!.. Bana bir
ayet (alamet) göster dedi. (Allah:)
- Sana bir ayet (alamet)!..
İnsanlarla üç gün işaretten başka (bir şeyle) konuşamayacaksın. Ayrıca Rabb'ini
çokca zikret! Sabah-akıam da tesbih et, buyurdu (3/Ali ımran: 41). Bunun
üzerine Zekeriyya mihrabdan kavminin karışsına çıktı. Onlara:
- Sabah-akıam (Allah’ı) tesbih edin, diye
işaret etti (19/Meryem: 11). Allah:
- Ey Yahya!..
Kitab'a (Tevrat'a) kuvvetle sarıl, (dedik). Sabiyken kendisine Hikmet verdik
(19/Meryem: 12). Ayrıca tarafımızdan şefkat ve temizlik de verdik. O muttaki
idi (19/Meryem: 13). Ana-babasına karış da iyiydi. O asla isyankâr ve zorba da
olmadı (19/Meryem: 14). Doğduğu gün, öldüğü gün, diri olarak kabirden kalkacağı
gün, ona selam olsun!.. (19/Meryem: 15).