KADER

Allâh Her Şeyi Bir Ölçüye Göre Yaratmıştır

Evrenin Yasaları

Fiziksel Yasalar

Biyolojik Yasalar

Toplumsal Yasalar

İnsanın Kaderi

İnsan için ancak çalıştığı vardır

Her şeyin bir sonu vardır

İnsan özgürlüğü oranında sorumludur

  

Allâh Her Şeyi Bir Ölçüye Göre Yaratmıştır

Kuran'da her şeyin bir ölçüyle, bir plan dâhilinde ve bir amaç için var edildiği kader keli­mesinin türevleriyle anlatılır. Bu bakımdan kader kelimesinin kısa bir analizini yapmakta yarar bulunmaktadır.

Kuran'da kader kelimesinin ifade ettiği anlamları şöyle sıralamak mümkündür:

 a) Kader kelimesi belirlemek anlamına gelir:

* Ay için de bir takım yörüngeler belirledik...[1]

Bu ayette geçen "belirledik" kelimesinin orijinali kader kelimesinin türevidir.

b) Kader kelimesi ölçü ve miktar anlamına gelir:

* Allâh her şeye bir ölçü koymuştur...[2]

Bu ayette; Allâh katında her şeyin belli bir "ölçü" ile olduğu kader kelimesi kullanılarak anlatılmaktadır.

c) Kader kelimesi plân-proje, düzen nizam ve gaye anlamlarında da kullanılır.

* Yüce Rabbinin ismini tespih et. O (Allâh ki, tüm varlıkları) yarattı, güzel bir şekil verdi. Onların hedeflerini belirleyerek yolunu gösterdi.[3]

d) Kader kelimesi güç-kuvvet anlamında da kullanılmıştır:

* Allâh her şeye kadirdir.[4]

Aynı zamanda bu kullanım Yüce Allâh'ın belirleyici, ölçü koyucu ve varlığa gaye verici oluşunu dile getirmektedir.

Yukarıda verdiğimi bilgiler ışığında kaderin terim anlamını şöyle yapabiliriz: Kader; yüksek bir gaye için yüce Allâh'ın her ­şeyi bir ölçüyle, plan ve proje kapsamında yaratmasıdır.

Tanımı meydana getiren unsurları şu şekilde sıralayabiliriz:

1- Gaye: Bütün varlıklar belirli bir gaye için yaratılmıştır.

2- Bilinç: Evrende tesadüf ve başıboşluk yoktur.

3- Düzenleme: Bütün varlıklar için geçerli olan Yüce Allâh'ın koyduğu düzen ve kurallar vardır.

4- Yaratılış: Evren ve içindeki bütün varlıklar Yüce Allâh tarafından yaratılmıştır.

Kader, yüce Allâh'ın kâinata yerleştirdiği kurallı ilkesidir. Yani evrenin işleyiş düzenine hakim olan yasalar topluluğudur. Bu kurallara genel olarak evrenin yasaları diyebiliriz.

Konuyla ilgili bir ayet meali:

* Şüphesiz Biz her şeyi bir ka­dere (ölçüye) göre yarattık. Bizim emrimiz (buyruğumuz) sadece bir tektir. Göz açıp-yumma gibidir.[5]

 

 

Evrenin Yasaları

Yüce Allâh, evreni yaratmış,onun sistemini ve düzenini sağlayan yasalar koymuştur. Bu yasalara Kuran'da "sünnetullah" ve "kader" gibi isimler verilmiştir. Bu kuralların değişme­yeceği de "Allah'ın koyduğu yasada (sünnetullahda) asla bir değişiklik bulamasın."[6] ayeti ile belirtilmiştir.

Kutsal kitabımız Kuran, insanlığın dikkatini bu yasalara çekmekte, bu yasa­ları araştırıp ibret alınmasını öğütlemektedir. Zira bu yasaları bilmek insan hayatının güvenli ve huzurlu olarak devam etmesi için zorunludur. Kâinatta meydana gelen olaylara hâkim olan yasaları tanımak bu yasalardan faydalanma imkânını doğurur. Örneğin; suyun kaldırma kuvvetini bilmenin, deniz taşımacılığında gemi yapımı için çok önemlidir.

Kuran, güneşin akışına ve ayın dünya etrafındaki düzenli hareketlerine dikkatlerimizi şöyle yöneltiyor:

* Güneş kendi yörüngesinde akıp gitmektedir... işte bu Aziz ve Alim olan Allâh'ın koyduğu yasadır. Ay için de yörüngeler tayin ettik...[7]

Bu dikkat çekişten sonra, bir sonuç cümlesi ile bunların değişmeyen yasalar içinde işledi­ğini bize haber vermektedir:

* Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler.[8]

Yüce Allâh'ın evrene vermiş olduğu yasaları burada ayrıntılı olarak ele almamız mümkün değildir. Ancak içinde yaşadığımız dünya için Yüce Allâh'ımız tarafından kader olarak verilen bazı kuralları ana hatları ile şöyle sıralayabiliriz.

1- Dünya, evrenin bir parçasıdır. Evrene verilen yasalar dahilinde hareket eder.

2- Dünya, güneşin uydusudur. Dünyanın güneşe dengeli olan uzaklığı ne sıcak­tan çöl olmasına, ne de buzullarla kaplanmasına neden olur.

3- Ay, dünyanın uydusudur. Ayın dünyaya olan uzaklığı, dünyadaki yaşama zarar verme­yecek özelliktedir. Daha yakın olsaydı; okyanuslar kabarır, üzerinde yaşadığımız kara parçaları sulara gömülürdü.

4- Rüzgârların oluşumu, yağışların meydana gelmesi, akarsuların belli yataklarda akması... belli bir düzen içindedir. İşte evrenin yasaları dediğimiz kurallar bunlardır. Evrenin yasalarını şu ana başlıklar altında işleyebiliriz:

 

 

 

Fiziksel Yasalar

Fiziksel yasalar, Yüce Allâh'ın maddeye koyduğu kurallardır. Bu kurallar maddenin yapı­sını ve işleyişini meydana getirmektedir.

Suyun donması, kaynaması, buharlaşması, akması, kaldırma kuvveti... Suyun sahip ol­duğu fiziksel yasalardır. Atmosferde oluşan ısınma ve soğuma, rüzgârların oluşumu... yine gece ve gündüzün oluşumu, evrendeki gezegenler arasındaki itme ve çekme kuvveti, yer çekimi fiziksel yasalara örnek teşkil etmektedir.

Bir örnek verecek olursak: Suyun kaldırma kuvveti ile cismin kütlesi arasındaki orantı he­saplanmadan bir cismi düzenli olarak suda yüzdürmek mümkün olmaz. Kuran'da bu durumları özlü olarak ifade eden bir misal verelim.

* Yeri-göğü yaratan, gökten yağmuru indirip size rızık olarak bitkisel ürünler bitiren Allâh'tır. Denizlerde taşımacılık yapmanız için gemileri hizmeti­nize veren Allâh nehirleri de hizmetinize sundu.[9]

* O (Allah), size istediğiniz her şeyden verdi. Allâh’ın nimetini sayacak olsanız. Doğrusu insan çok zalim ve nankördür.[10]

Yüce Allâh, insana sunduğu bazı nimetleri anlatırken, bu nimetler arasındaki sebep-sonuç iliş­kisini vurgulamaktadır. Ayarıca insana sunduğu bu nimetleri sıraladıktan sonra "çok zalim ve nankördür" ifadesini de yine insan için kullanıyor. İnsanın nankörlüğü bazen fiziksel yasaları kabul etmeyerek hurafe, batıl inançlara ve efsanelere kapılmasından kaynaklanıyor. Bazen de nankörlüğü fiziksel yasaların Yaratıcısı olan Allâh'ı gereği gibi tanıyamamasından kaynaklanmaktadır.

 

 

 

Biyolojik Yasalar

Biyolojik yasalar, yüce Allâh'ın canlı varlıklara koyduğu kurallardır. Canlı varlıklar bu ku­rallarla hayatlarını sürdürürler.

Canlı varlıklar, diğer varlıklardan farklı özelliklere sahiptirler. Ayrıca canlı varlıklar varlık dü­zeyi açısından diğerlerinden üstündürler. Hayvanlar bitkilerden, insan ise hem hayvanlar ve hem de bitkilerden daha üstün bir varlık türüdür. Ancak aralarındaki farklılıklara rağmen hayat­larını devam ettirmeleri açısından ortak özelliklere sahiptirler. Yaşamak için beslenme, solunum, büyüme ve üreme gibi etkinlikleri yerine getirmek zorundadırlar. İşte yaşama konmuş bu yasa­lar yüce Allâh'ın biyolojik hayatın sürmesi için koyduğu kaderdir.

Kutsal kitabımız Kuranı kerim canlı varlıklara konulan pek çok yasadan söz etmektedir. Hepsini burada ele almamız mümkün değildir. Canlıların renklerindeki farklılığa dikkat çeken şu ayet ile yetineceğiz:

* Yeryüzünde sizin için farklı renklerde yarattığı varlıklarda, ibret almak isteyen bir toplum için belgeler vardır.[11]

Yukarıdaki ayette de işaret edildiği gibi yeryüzünde renkleriyle birbirinden ayrılan milyonlarca varlık vardır. Bu varlıklar bu renkleri üzerlerinde bir süs gibi taşırlar. Bu renklerle birbirlerinden ay­rıldıkları gibi birbirlerini de tanırlar. Kimilerinde bu renkler yaz mevsiminde ayrı, kış mevsi­minde ayrıdır. Bazı türler ise bulunduğu zemine rengini uydurur. Bu şekilde kendini düşmanla­rından korur. Bitkilerin renkleri ise hayal sınırlarımızı bile zorlamaktadır. Bitkilerin ana rengi olan yeşilin o kadar çok tonu vardır ki şaşmamak elden değildir. Zevk almak isteyen bir gözle baktığımızda evrende adeta bir renk cümbüşü yaşanmaktadır. Bu renkler bir taraftan güzellik duygusunu beslerken diğer taraftan da hayatın sürdürülmesi için etkin görevleri yerine getirirler.

Hayvanlar âlemine baktığımızda aynı renkliliği ve güzelliği onlarda da görürüz. Bu anlattık­larımızdan daha ilginci her türün adeta atalarından emanet aldığı renklerini yavrularına teslim etmeleridir. Yani yaşanan genetik bir mucizedir. Bütün bu renkler Rabbimizin canlılara yerleş­tirdiği şifreler sayesinden nesilden nesile aktarılabilmektedir. Ayetin işaret ettiği bu gerçeği görüp ibret almamak mümkün mü?

Genel olarak, biyolojik varlıkların yetişmesi iklim ve mevsimlere bağlıdır. Her bitki her mevsimde olmadığı gibi, her bitki her iklimde de yetişmez. Kendisine özgü yaşama şartlarını ister. Kış sebze ve meyveleri ile yaz sebze ve meyveleri birbirinden farklıdır. Mesela; limon kış meyvesi olduğu gibi kaysı veya şeftali de yaz meyveleridir. Diğer bitkiler de kendilerine özgü şartların oluştuğu yerlerde varlıklarını devam ettirmektedirler. Yahut da, yaşamaları için bulundukları ortama uyum sağlamaktadırlar. Bu durum hayvanlar için de geçerlidir. Görülüyor ki, yüce Allâh’ın yarattığı biyolojik yasalar canlı varlıkların hayatlarının kendisine bağlı olduğu bir yasalar topluluğudur. 

 

 

 

Toplumsal Yasalar

Toplumsal yasalar; yüce Allâh'ın bir toplumun doğuşuna, gelişmesine, yükselmesine, za­yıflayıp dağılmasına ilişkin olarak koyduğu kurallardır.

Bir toplumun kendiliğinden ve rastlantılara dayalı olarak yaşaması düşünülemez. Özellikle zamanımızda; sosyal hayat, ekonomi, yönetim, kültür, hukuk, ahlâk, inanç... gibi konuların temelleri sağlam olmalıdır. Yoksa parçalanarak yok olması kaçınılmaz. Yüce Allâh'ın toplumlar için koyduğu yasalardan bir kaçını şöyle sıralamak mümkündür:

a) Ahlakî Değerler: Bir toplum ahlakî değerler üzerinde kurulmak zorundadır. Her top­lum varlığını sürdürmek ve geliştirmek için bireysel ve toplumsal ahlâka en üst düzeyde ihtiyaç duyar. Ahlâkî çöküntü başlar. Bireyler arası güven ortadan kalkar. Onları birbirine bağlayan değerler kaybolur. Aile gibi birbirine kenetlenmiş olan toplum, kuru kalabalığa dönüşür. Dinimiz bu sebeple ahlâk üzerinde çok durmaktadır.

b) Hukukun Üstünlüğü ve Adalet: Hukuk bir toplumda yaşayan bireylerin hak ve özgürlüklerinin garanti altına alınmasıdır. Bundan dolayı hukukun uygulandığı ve üstün olduğu toplumlarda herkes hak ve görevlerini bilir. Herkes hak ettiğini tam olarak elde eder. Adalet de tam anlam ile ilişkilidir. Adalet, her şeyi yerle yerine koymak, herkese hak ettiğini vermektir. Hukukun üstün olması âdil olarak uygulanmasına bağlıdır. Herkese uygulanmayan hukuk, toplumda adaletsizliğin doğmasına neden olur. Herkese eşit olarak uygulanmadığında da adaletsizlik söz konusudur. Bu sebeple hukukun adaleti gerçekleştirecek şekilde uygulanması, toplumsal barışın temelidir. Aksi ise; zulüm, anarşi, terör ve düzensizliktir. Şu gerçek hiç unutulmamalıdır: “Adalet mülkün temelidir.”[12] Bu konuyu yüce Allâh Kuran'da öz olarak şöyle ifade etmektedir:

* Allâh; adaleti, iyiliği ve akrabalara yardım etmeyi emreder. Edepsizliği, kötülüğü ve az­gınlığı da yasaklar...[13]

c) Birlik ve Beraberlik: Her toplum için, birlik ve beraberlik zorunludur. Çünkü top­lumsal dinamizm birlik ve beraberlik sayesinde oluşur ve faydalı alanlara yönelir. Birlik ve beraberliği sağlayamayan toplumlar; iç çekişmeye düşer ve parçalanarak kuvveti yok olur. Yüce Allâh, Kuran'da bu yasanın önemine şeyle dikkat çekmektedir:

* Allâh'a ve Resülüne itaat edin. Birbirinizle çekişmeyin, sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz kaybolur. Bir de sabredin. Çünkü Allâh sabredenlerle beraberdir.[14]

Kur’ân-ı Kerîm toplumların gelişiminin yasalara bağlı olduğunu ifade etmektedir. Yukarıda sıraladı­ğımız ve sıralanabilecek diğer nedenler toplumların benliğini oluşturur. Bunlara toplumların özünü oluşturan nitelikler de denilebilir. Bir toplum özünü güzelleştirirse iyiye doğruya, özünü bozarsa kötüye doğru bir değişim yaşar. Özünü sağlamlaştıran toplumlar güçlenir. Allâh'ın nimetine kavuşur. Yerin altından ve üstünden bolluk ile karşılaşırlar. Ancak Allâh'ın bir topluma nimet vermesinin de, bu yasaların dışında olmadığını hatırda tutmamız gerekmektedir. Bu gerçek Kuran’da şöyle ifade edilir:

* Bir toplum kendi özünde olanı değiştirme­dikçe, Allâh kendilerine verdiği şeyi değiştirmez.[15]

Toplumsal yasalar gözetilmeden, gereği yerine getirilmeden sadece dua ve temennilerle toplumun ilerlemesi mümkün değildir.

Görüldüğü üzere Yüce Allâh, evrenin işleyişini çeşitli yasalar ile düzenlemiştir. Fiziksel, biyolojik, toplumsal... yasalar evrende işleyen kuralların birer parçasıdır. Kâinatta egemen olan kader de yüce Allâh’ın evrene koymuş olduğu yasalardan başka bir şey değildir.

 

 

 

 

İnsanın Kaderi

Genel olarak kader, Allâh'ın bütün varlıklara, kendi varlıklarını ve var oluş amaçlarını gerçekleştirmeye imkân sağlamak üzere koymuş olduğu yasalardır. Evrendeki bütün varlıklar, bu yasaya, tabii/doğal olarak uyarlar. Her varlık, evrenin işleyişinde üstlenmesi gereken rolü Allâh'ın kendisine verdiği doğal yetenek ile üstlenir. Kendi varlıklarını da bu yetenekler ve Allâh'ın evrene koyduğu yasalar çerçevesinde sürdürürler.

İnsanın evrendeki varlıklar arasında özel bir yeri vardır. Çünkü insanın yapısı diğer varlıklar­dan farklıdır. İnsan doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayıran akla ve bunun yanı sıra tercih yapmasını sağlayan iradeye sahiptir. Akıl ve irade insanı diğer canlılardan farklı konuma getirmektedir.

İnsanın kaderi: İnsanın kaderini anlamak istediğimizde aklımızda tutmamı gereken bazı önemli noktalar vardır: İnsan biyolojik bir varlıktır. O halde insanın biyolojik varlığı, biyolojik yasalara bağlıdır. İnsan fiziki bir varlıktır. O halde insanın maddesi fizikî yasalardan bağımsız olamaz. İnsan toplumsal bir varlıktır. Bu yönüyle de insan toplumsal yasalar ile sınırlıdır. Bu bakış açısı ile insan için iki tür kaderden söz edebiliriz:

1) İnsanın sorumlu olmadığı kader: Bu kader insan iradesine bağlı olmayan alanlarda geçerlidir. Fiziki bir varlık olarak insan, bu yasalara tabiidir: Doğması, büyümesi, gelişmesi, üremesi, ölmesi... gibi. Yine insan ne zaman, nerede ve hangi anne-babadan doğacağını bilemez. Tercih de edemez. Çünkü bu konularda insan da diğer varlıklar gibi evrene egemen olan yasalara tabidir. Bu alanlarda aklını çalıştırarak düşünme ve çeşitli seçeneklerden bir tercih yapma özgürlüğü yoktur.

2) İnsanın sorumlu olduğu kader: İnsanda, akıl ve irade sonucu meydana gelen oluşumların bulunduğu alandır. Sorumlu olduğu kader, insanın akıl ve iradesine bağlı alan­larda geçerlidir. Burada aklını çalıştırarak düşünme ve çeşitli seçeneklerden bir tercih yapma özgürlüğü vardır. İyi ve kötüden, faydalı ve zararlıdan, doğru ve yanlıştan, ahlaklı olan ve olmayandan, hayır ve şerden... birini seçerler. Akla dayanan bir düşünce sonucu meydana gelen iş, söz ve tavırların karşısında sorumluluk yer alır. İnsanı yeryüzünün en şerefli varlığı yapan da insanın bu yönüdür. Bu nedenle Kuran, insanın öz­gür iradeye sahip bir varlık olarak yaratıldığını, Allâh'ın insanları tercihlerinde özgür bıraktığını açıklamaktadır. İnsanların iman etmelerini şiddetle arzu eden Allâh’ın Elçisine Kuran:

- Eğer Allâh dileseydi onları bir hidayet üzere toplardı. Sakın cahillerden olma"[16] demekte­dir.

Burada, Kur’ân-ı Kerîm insanların iman ve inkârdan birini özgürce seçme hakkı olan ilahî yasaya dikkat çekmekte­dir. Eğer Allâh bütün insanların iman etmesini bir yasa olarak tercih etmiş olsaydı hiçbir insan inkâr yolunu tutamadı. Allâh'ın isteği; insanın özgür iradesiyle seçimde bulunmasıdır.

Sahabeden Ebu Huzame anlatıyor. Dedim ki:

- Ey Allâh'ın Resûlü, şifa versin diye Kur’ân-ı Kerîm okuyoruz, ilaçla tedavi oluyoruz ve korktuğumuz şeylerden korunmak için tedbir alıyoruz. Bütün bunlar Allâh'ın kaderini bizden çevirir mi? Allâh'ın Resulü buyurdu ki:

— Bütün bunlar Allâh'ın kaderidir.[17]

Kuran’ı en iyi anlayanlardan biri olan Ömer ra. ise kader konusuna şöyle açıklık getiri­yor: Şam topraklarının fethini kutlamak ve orduyu teftiş etmek için halifeliği döneminde Şam'a doğru yola çıktı. Ordu komutanı Halife Ömer'e bölgede ve ordu arasında veba salgını olduğunu haber verdi. Ömer beraberindeki insanlara seslenerek:

— Ben hayvanımın sırtında sabahlaya­cağım, siz de öyle yapın, dedi. Ordu komutanı Ömer'e:

— Allâh’ın kaderinden mi kaçıyorsun? dediğinde Ömer:

— Keşke bu sözü senden başkası söyleseydi. Evet, Allâh'ın kaderinden yine Allâh'ın kaderine kaçıyorum, dedi.[18]

Bu olaylar, kaderin tercihte bulunma yönünü yansıtmaktadır. Veba mikrobu olan böl­gedeki  kader vebaya yakalanmak, mikrobun olmadığı bölgedeki kader ise hastalıktan uzak ol­maktır. Her bölge için Allâh'ın koyduğu birer yasa vardır. İnsanın yaptığı ise bunlardan birini seç­mektir. Bu durumda insanın kaderi Allâh'ın evrene koymuş olduğu yasalar çerçevesinde özgür iradesiyle hareket etmesidir.

 

 

İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır

İnsanlar dünya hayatında maddî ve manevî değeri olan pek çok şeyi elde etmek ister. İnsan maddî olan isteklerini elde etmek için çalışmak zorundadır. Üstelik bu çalışmanın uygun şekilde ve yeterli olması zorunludur. Çalışmadan hayaller kurarak isteklerimizi elde elde etmemiz mümkün değildir. İnsanın manevî değeri olan, ahirette elde etmek istedikleri için de çalışması zorunludur. Zira sadece temenni etmek ve hayal kurmakla hiçbir iş ve oluş gerçekleşemez.

İslam dini, insanın her türlü kazanımını, onun özgür iradesi ile yaptığı çalışmalara dayan­dırmaktadır. İnsan kazanım ve başarıları için Allâh'ın koyduğu yasa her insana yaptıklarının karşılığını vermektir. Kişi ancak çalıştığının karşılığını alır. İnsanın sorumluluğu bireysel ve kendi kazanımına dayanan faaliyetlere dayanır. Bir insanın atalarından bir günahı miras almadığı gibi, atalarının iyi işleri ile de Cennet’e gidemez.

İslam dini, kalıtsal günah düşüncesini kabul etmez. Hıristiyanlıkta, Âdem’in yasak meyveyi yemesi nedeniyle her doğan kişi "asli suç"a sahip olduğu inanışı vardır. İslam dininde ise, her doğan günahsız ve temiz olarak doğar. Kur’ân-ı Kerîm insanın başkasının yüklenmeyeceğini ve suçun bireyselliğini şöyle ifade eder:

* Gerçekten hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez. Ve insan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.[19] 

İnsanın çalışmaları; ister onu iyiliğe götüren tarzda olsun, ister onu kötülüğe götüren türde olsun, mutlaka karşılığını görecektir. Kuran:

* Kim zerre ağırlığınca iyilik yaparsa karşılığını görür. Ve kim zerre ağırlığınca kötülük yaparsa onun karşılığını görür.[20] buyurmaktadır.

Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü üzere, Cennet ve Cehennem özgür iradeyle yapılan işlerin sonucudur. Kur’ân-ı Kerîm azaba uğrayanlara:

* ...Yaptıklarınızın karşılığı olarak azabı ta­dın,[21] 

* ...Kazandığınıza karşılık olarak azabı tadın,[22]

* ...Bu gününüzle karşılaşmayı unuttuğunuz için azabı tadın.[23] şeklinde hitap etmektedir. Çünkü insanların karşılaştığı ahiret ceza ve mükâfatı insanın bu dünyada yaptıklarının karşılığıdır. Allâh'ın insanları mükâfatlandırması veya cezalandırması kör bir tesadüfün veya Allâh'ın insanlardan intikam almak isteğinden kaynaklanmamaktadır. İnsanın dünyada kendi elleri ile yaptıklarının adalet ölçüsü doğrultusundan değerlendirilmesidir. Allâh'ın kâinata koyduğu düzene insanın uyum göstermesinin neticesidir. Pek çok insanın ölümü ile sonuçlanan depremler bile (istisnalar hariç) aslında bir ceza değildir. Diğer bir ifadeyle, Allâh'ın insanları cezalandırması değildir. İnsanın çektiği acılar, kendi elleriyle yaptığı yapılardan ve yapıları inşa ederken yaptığı kusurlardan kaynaklanmaktadır. Zira "Karada ve denizde bozulma/fesat insanların yaptıkları sebebiyle ortaya çıktı."[24]

Dünya ve ahiret kazanımları, insanın çalışmasına bağlıdır. Ancak bu çalışma rast gele amacı ve yöntemi belli olmayan bir faaliyet değildir. Ulaşılmak istenen hedefe uygun bir yön­temle, titiz ve sabırla yapılan bir çalışmadır. Belli bir plan ve proje ile doğru bir amaç için uygun yöntemlerle çalışmak başarının anahtarıdır. Diğer bir ifade ile Allâh'ın başarıya koyduğu kader­dir. Bu kurala uyulmadan yapılan çalışmalar ister dünyaya yönelik veya ister ahirete yönelik ol­sun ürün vermeyen çalışmalar olur. Sonu pişmanlık ve acı olur. Kur’ân-ı Kerîm böyle işleri dünyada da ahirette de boşa gideceğini şöyle belirtmektedir:

* ...İşte bunlar, dünya ve ahirette amelleri boşa gitmiş kimselerdir. Artık onlar için kurtarıcılardan (bir kişi bile) yoktur.[25]

Çok sevgili resûlümüz Muhammed as.’ın yüce Allâh’a sığındığı bazı konulardan biri de tembelliktir. Bir duasında şöyle buyurmuştur:

- Allâh’ım!.. Acizlik, tembellik, korkaklık, yaşlılık ve cimrilikten sana sığınırım...[26] 

Yukarıdan beri anlattıklarımız atalarımızın "Ne ekersen onu biçersin." sözünü hatırlatmaktadır. Demek ki; bu bir ilâhî yasadır. İnsan karşılaştığı veya elde ettiği iyi veya kötü sonuç kendi özgür iradesiyle yaptıklarının karşılığıdır.

Konuyla alakalı bir kaç ayet meali:

* İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.[27]

* Hiç kimse, başka birinin yükünü (sorumluluk, günah ve ce­zasını) yüklenmez.[28]

* Kim zerre ağırlığınca iyilik yaparsa, onun karşılığını görür. Kim de zerre ağırlığınca şerr işlerse, onun karşılığını görür.[29] 

* Kim âhireti diler ve mü’min olarak onun için çalışırsa, işte bunların çalışmaları makbûldür.[30]

 

 

Her şeyin bir sonu vardır

Yüce Allâh içinde yaşadığımız bu evreni yoktan var etti. Bütün varlıklara, kendine özgü özellikler verdi. Bu özelliklerle varlıklarını devam ettirmektedirler.

Etrafımızdaki cansız varlıklardan; dağ, deniz, ay, güneş, yıldızlar... kendilerine özgü bir dü­zen içinde varlıklarını sürdürüyorlar. Yüce Allâh'ın onlara vermiş olduğu bu düzen "Kıyamet" dediğimiz bir güne kadar devam edecektir. Daha sonra bu kurulu düzen de bozula­caktır.

Canlı varlıklar Yüce Allâh'ın vermiş olduğu yasalar dâhilinde doğar, gelişir, olgunlaşır, zayıflar ve nihayetinde ölümle karşı karşıya gelir. Ancak insanın diğer varlıklardan farkı; yaşantısı esnasında sorumlu olduğu iman ve amel konusunda hesaba çekilmesidir. Şu ayet konuyu çok güzel ifade etmektedir.

- Kim imanı umursamazsa onun ameli boşa gitmiştir. Yine o, ahirette kaybedenlerdendir.[31] 

Medeniyet, kültür, sanat, imar, zulüm, güzellik, çirkinlik, zenginlik, saltanat... gibi oluşumlara dikkat edildiğinde şu durumları görmekteyiz: Başlangıç, gelişme, yükselme, zirve, duraklama, gerileme, parçalanma... nihayetinde yok olmakla karşı karşıyadır. Bu ilahi bir kuraldır. Demek ki; başlangıcı olan her şeyin bir sonu vardır. Yüce Allâh bu konuda şöyle buyurmuş­tur:

- Yer yüzündeki her şey yok olacaktır. Yalnız ikram ve celal sahibi Rabbinin zatı baki kala­caktır.[32]

 

 

 

İnsan özgürlüğü oranında sorumludur

İnsanın sorumlu tutulmasının zorunlu şartlarından biri özgür olmasıdır. Özgür olmak; ki­şinin aklının kabul ettiği ve menfaatine uygun olanı seçmektir.

İnsanın yaptıklarından sorumlu bir kişilik olarak tasarruflarının geçerli olması ancak tam bir özgürlüğe sahip olmasıyla mümkündür. Özgürlüğü çeşitli şekillerde kısıtlanan, istemediği iş ve davranışı yapmaya zorlanan kişinin sorumluluğu azalır, hatta bazı durumlarda düşer.

İslam dini, ölüm veya ciddi yaralanma tehdidi altında bulunan insanların sorumluluklarını azaltmıştır. Tehdit altında olanların, başkalarının canına ve malına zarar vermek dışında işlemek zorunda kaldıkları herhangi hatadan dolayı hesaba çekilmeyeceklerini bildirmiştir. Çünkü onların özgür iradeleri baskı sonucu yok olmuştur. İnsanın yaşamını korumak dinimizin en önemli amaçlarından biri olduğundan, yaşamı korumak için baskı altında yapılan yanlış işlerden dolayı insanı so­rumlu tutmamıştır. Ancak bu yanlışlar, tehlikeyi ortadan kaldıracak ölçü ile sınırlıdır. Tehlike ortadan kalkınca, sorumluluk hemen başlar.

İslam dini, insanların Allâh'ın huzurunda hesap vereceklerini çok açık bir biçimde bildirmektedir. Herkesin yaptıklarından sorumlu olduğunu insanlığa hatırlatır.

Sorumluluk, özgür olmakla ilişkilidir.  Sorumlu tutulmak için insanların özgür olmasını, rahat bir şekilde tercihte bulunabilmelerini gerek­tirir. Özgür insan iradesiyle araştırıp ikna olduktan sonra kararını verendir. Özgür olarak karar veren kişi sorumluluğu üzerine almış olur. İnsanların özgür tercihte bulundukları durumlarda, mazeret ve bahane üretme imkânları olmaz. Tam sorumluluk, bu sebeple tam özgürlüğü gerektirir. Elbette özgürlük, başkalarının hak ve hürriyetlerini ortadan kaldırmayacak şekilde olmalıdır. 

 

 



[1] 36/Yasin: 39

[2] 65/Talak: 3

[3] 87/A'la: 1-3

[4] 2/Bakar: 20

[5] 54/Kamer: 49-50

[6] 33/ Ahzap: 62

[7] 36/Yasin 38-39

[8] 36/Yasin 40

[9] 14/‹brahim:32

[10] 14/‹brahim: 34

[11] 16/Nahl: 13

[12] Bu özlü cümlede geçen mülk; toplumun sevk ve idaresi anlamındadır.

[13] 16/Nahl: 90

[14] 8/Enfal: 46

[15] 13/Rad:11

[16] 6/Enam:35

[17]Süneni Tirmizi 1991,  2074, Ahmed bin Hanbel Müsned 14925, 14926, 14927

[18]Sahihi Buhari  5288 Muvatta. Malik 1391

[19] 53/Necm 38-39

[20] 99/Zilzal 7-8

[21] 29/Ankebut: 55

[22] 7/Araf: 39, 8/Enfal: 35, 9/Tevbe: 35

[23] 32/Secde: 14

[24] 30/Rûm: 41

[25] 3/Aliimran 22

[26]  Buhâri, Daavât 38, 40, 42, Cihâd 25; Müslim, Zikr 52, (2706); Tirmizi, Daavât 71, (3480, 3481); Ebü Dâvud, Salât 367, (1540, 1541); Hurüf 1, (3972); Nesâi, İstiâze 6, (8, 257, 258).

[27] 53/Necm: 39

[28] 53/Necm: 38

[29] 99/Zilzâl: 7-8

[30] 17/‹srâ: 19

[31] 5/Maide:5

[32] 55/Rahman:26-27