ZEKÂT VE SADAKA

 

İnsanın Paylaşma ve Yardımlaşma İhtiyacı

İslâm’ın Paylaşma ve Yardımlaşmaya Verdiği Önem

Paylaşma ve Yardımlaşma İbadet Olarak Zekât

Zekâtı Kimler Verir?

Zekâtı Kimlere, Nasıl Vermeliyiz?

Zekât Nelerden Verilir?

Yardımlaşma ve Dayanışma Yolu Olarak Sadaka

Zekât ve Sadaka Verecek Duruma Gelmeye Çalışmalıyız

  

İnsanın Paylaşma ve Yardımlaşma İhtiyacı

İnsan, toplumun bir bireyi olarak doğar, büyür, gelişir, olgunlaşır, ihtiyarlar ve sonuçta ölür. Yeni doğmuş bir bebek için yeme, içme, giyme, temizlik ve sağlık gibi ihtiyaçlar önemlidir. Bu ihtiyaçların kendiliğinden giderilmesi veya bebeğin kendisi tarafından karşılaması mümkün değildir. Mutlaka başkalarının yardımı gerekir. İnsan hayatının her bölümü paylaşma ve yardımlaşma üzerine kurulmuştur.

Toplumda yapılanmış olan iş bölümü ile görev ve yetkilerin özünde, paylaşma ve yardımlaşma ihtiyacı vardır.

Elde edilen birikimler bilgi, kültür, tecrübe, mal, sanat, meslek... gibi konularda olabilir. Bunların diğer insanlarla paylaşılması toplum açısından zorunludur. İşte paylaşma; elde olan bir şeyi anlaşarak diğer insanlarla bölüşmektir.

Okullardaki eğitim ve öğretim, pek çok “paylaşma ve yardımlaşmaların” ürünüdür. Okul binası, üzerinde oturduğumuz sıra, masa, yazı tahtası, tebeşir... bunlar çeşitli insanların emekleri sonucu bir araya gelmiştir. Onların ürettikleri ürünlerden faydalanıyoruz. Bizde bulunan birikimlerden de diğer insanlar faydalanmalıdır.

Güzel bir hayat için çalışmak, kazanmak ve ilerlemek zorunludur. Ancak, elde olmayan bazı sebepler, insanı sıkıntılara düşürebilir. Hastalık, kaza, deprem, sel, savaş, ölüm, boşanma... gibi olumsuzluk­larla karşılaşanlara yardım edilmelidir. Ummadığımız bir zamanda biz de aynı du­ruma düşebiliriz. Elimizdeki nimetleri diğer insanların faydasına sunmalı ve muhtaç olan­lara yar­dım etmeliyiz.

Yardımlaşma; bir kimsenin sıkıntısını gidermek veya güçlükler­den kur­tul­masını sağlamaktır. Başka bir deyişle “imdada” koşmaktır. Birlikte iş yapma ve paylaşma bilinci, insanlara mutluluk verir.

Yardımlaşma ve paylaşma bilinci, varlıklı insanlarla yoksullar arazında sevgi, saygı, birlik ve beraberlik bağı oluşturur. Bu bilinç, Türk toplumunun geleneğinde vardır.

 

İslâm’ın Paylaşma ve Yardımlaşmaya Verdiği Önem

İslâm dini, paylaşmayı ve yardımlaşmayı ibadet saymaktadır. Zekât, sa­daka, fitre, kur­ban... gibi ibadetlerin özünde şu ger­çeği görürüz: Mümin elindeki ni­metleri, etrafın­daki insanlarla belli öl­çüler dahilinde kardeşçe paylaşır. Toplumunu sever, onlara yardım elini uzatır. Toplumu tek vücuda benzeten Sevgili Resûlümüz şöyle buyurmuştur: "Müminler; birbirlerini sevmekte, merhamette, şefkat göstermekte tek vücut gibidir. Vücudun bir organı rahatsız olursa, diğer organlar da huzursuz olur ve uykusuz kalır."[1]

Demek ki; toplum insana benzer. Organları sağlıklı ise, mutlu olur. Organlarından biri hasta ise, onun acısını tüm beden çeker. Toplumda sevgi, saygı, merhamet, hoşgörü, yardımlaşma... varsa bireyler mutlu olur. Yoksa bazı kesimlerdeki yanlışlıklar toplumun diğer kesimlerini de huzursuz eder ve uykusunu kaçırır.

Kişi için Allâh’ın sevgisi ka­zanma çok önemlidir. Faydalı işler Allâh’ın beğenisini kazandırır. Bundan dolayı Allâh, “... Anneye, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın ve uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, eliniz altında bulunanlara iyilik edin.”[2] buyurmaktadır.

Yardımlaşma çok güzeldir. Ancak yardım yapılacak alanların sınırları da önemlidir. Çevremizdeki insanlara zarar veren kişilerin yanlışlıklarını desteklemek yardımlaşma değildir. Böylesi yanlışlıklar Kur’ân-ı Kerîm’daki “...Günah ve düşman­lık üzerine yardımlaşmayın...”[3] buyruğuna ters düşer.

Savurganlıkla yardımlaşma birbirine karıştırılmamalıdır. Savurganlık kötü bir hastalıktır. Çünkü bir anda pek çok emekler yok olur. Kur’ân-ı Kerîm'de israfçılar, “...Sa­çıp sa­vu­ran­lar, şeytanla­rın kar­deşleridir.”[4] diye şiddetle kı­nan­maktadır. Savurganlık nasıl kötüyse, cimrilik de aynı şekilde kötüdür. Peki, ne yapılmalı? Ne israf etmeli ne de cimri olunmalı. Allâh, orta yolu bize şöyle göstermektedir: “Onlar yardımda bulunduklarında savurganlık et­mez­ler, cimrilik de etmezler. Bu ikisinin ara­sında orta yolu takip ederler.“[5]

Paylaşma ve Yardımlaşma İbadet Olarak Zekât

Zekât, dinimizin önemli şartlarından biridir. Zengin Müslümanların mal ve paralarının bir kısmını muhtaçlara yılda bir kere Allâh rızası için vermeleridir. Diğer ibadetlerde olduğu gibi zekât ibadetinde de sadece Allâh’ın hoşnutluğu gözetilir.

Ekonomik gücü olanlar, ihtiyacı olanlara yardım etmelidir. Çünkü zenginler, genellikle kazançlarını içinde bulundukları toplum içinde sağlarlar. Bu bakımdan bulundukları toplumun yoksullarına karşı sorumlulukları vardır. Yoksulların gözetilmesi, toplumsal adaleti güçlendirir. İnsanlar birbirine yakınlaşır, huzur, barış ve güven ortamı oluşur. Gelir düzeyi arasındaki büyük farklılıklar azalır. Bu ibadetin yerine getirildiği toplumlarda, dostluk ve kardeşlik bağlara güçlenir.

Zekât ibadeti; sosyal yardımlaşmanın temelini oluşturur. Toplumsal barışa katkıda bulunur. Zenginlerle yoksullar arasında sevgi ve saygı bağı oluşturur. Yoksulların sorunlarını azaltır. Ahlâkî değerlerin olgunlaşmasını sağlar. Zor durumda olanlara karşı merhamet duygularını harekete geçirir.

Zekâtı Kimler Verir?

Zekât, varlıklı Müslümanlara farzdır. Bir Müslüman’ın varlıklı sayılması için temel ihtiyaçlarının dışında belirli bir miktar mal veya paraya sahip olması gerekir. Bu mal ve paranın üzeriden bir yıl geçmelidir. Yeterli mal veya paraya sahip olanların eğer parası kadar borcu varsa, bu kişilere zekât vermek farz değildir. Zekât ibadetini akıllı, özgür, ergenlik çağına girmiş ve zengin Müslümanlar yerine getirir.

Zekâtı Kimlere, Nasıl Vermeliyiz?

Zekât; yoksul, fakir ve ihtiyacı olanlara verilir. Dinimize göre zengin olan kişiler, "mallarında, muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı."[6] gerçeğini yerine getirirler.

Zekât, Kur’ân-ı Kerîm'de belirtildiği üzere; hiçbir şeyi olmayan yoksullara, ekonomik olarak zenginlik sınırını aşamayan kimselere, borçlulara, yolda kalmış yolculara... verilir.[7] Zekât; baba, anne, dede, nine, karı, koca, erkek çocukları, kız çocukları... gibi yakınlara verilemez.

Zekât vermek bir ibadet olduğu için, onun karşılığı Allâh'a aittir. Kur’ân-ı Kerîm'de, “zekât verenlerin mükâfatı Rableri katında”[8] olduğu belirtilmektedir.

Zekât verilen kişiden hiçbir karşılık bek­lenmemelidir. Onlara zekât verilir­ken onur­ları kırılmamalı. Yoksa bu ibadetin değeri kal­maz. Allâh, bu konuda müminleri şöyle uyarmaktadır:

- Ey iman edenler!.. İnsanlara gösteriş olsun diye malını veren gibi başa kakmak ve eziyet etmekle yaptığınız sadakaları iptal etmeyin...[9]

Zekât ibadetinin verilmesi Kur’ân-ı Kerîm'de şöyle açıklanmaktadır:

- Eğer sadakaları açıktan verirseniz ne iyi. Eğer onu fakirlere gizlice verirseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır...[10]

Zekât uygun bir dil, güler yüz ve temiz bir kalple verilmelidir.

Zekât Nelerden Verilir?

Zekâtı verilen mallar şunlardır:

    Para, altın, gümüş... gibi sermayede kırkta bir (1/40),

    Ticaret malları kırkta bir (1/40),

    Koyun, keçi gibi küçükbaş hayvan sürülerinde kırkta bir (1/40),

    Sığır cinsi büyükbaş hayvan sürülerinde otuzda bir (1/30),

    Sebze ve tahıl ürünleri; eğer yağmur suyu ile sulanıyorsa onda bir (1/10), emek verilerek sulanıyorsa yirmide bir (1/20) zekât verilir. Tahıl, sebze ve meyvelerin üzerinden bir yılın geçme şartı aranmaz. Ürün kalkınca bunların ze­kâtı farz olur.

Yardımlaşma ve Dayanışma Yolu Olarak Sadaka

Sadaka, Allâh rızası için ihtiyacı olan insanların faydasına sunu­lan şeylerdir. Bunlar; para, yiyecek, içecek, giyecek olabileceği gibi ye­rine göre faydalı bir söz ve güler yüz de olabilir.

Zekât ve sadaka vermek Allâh’ın emridir. Allâh’ın emri yerine getirilirken karşılığında sevap kazanılır. Ahirette değerlendirilecek olan bu sevaplar insana mutluluk verir. Bazı sadakalar sürekli sevap getirir. Sevgili Resûlümüz bir hadiste şöyle buyuruyor: "insan öldüğünde ameli kesilir. Ancak şu üç şey devam eder: Sadakayı cariye, kendisinden yararlanılan ilim ve hayırlı bir evlâttır. [11] Hadisi şerifte geçen konuları biraz açalım:

* Sadakayı cariye; yol, köprü, çeşme, mescit, okul, yurt, aş evi, hastane... gibi insanların faydalandığı yerlerdir.

* Kendisinden yararlanılan ilim; insanlara öğretilen bilgi, kitap, buluş... gibi insanlara ışık tutan eserlerdir.

* Hayırlı evlât; dine, vatana, millete ve insanlığa fayda olan çocuk yetiştirmektir. Böyle hayırlı bir çocuğun yetişmesine katkıda bulunan anne, baba ve öğretmen sürekli sevap kazanır.

Yardımlaşma, birey ve toplumun ahlâkını olgunlaştırır. Sadaka verenler merhametli olur. Güçlü olanlar çevresindeki zayıfları korur ve gözetir. Toplum içinde güzel tavırlarıyla örnek olmaya çalışır. Alış-veriş yaparken, yolda yürürken, taşıtlara binerken veya inerken... hasta, yaşlı ve zor durumda olanlara yardımcı olur.

Dayanışma toplumsal barışa süreklilik sağlar. Zengin fakir ya­kınlaş­ma­sıyla toplumda nef­ret, kin, haset, hırsızlık, dedikodu... gibi olumsuzlukların yerini sevgi, saygı, güven, merhamet duyguları alır. Toplumun bir kesiminin unutulmuşluktan ve ça­resiz­likten do­layı yapacağı yanlış hareketleri önlenmiş olur.

Sadaka kavramının kapsadığı alan çok geniştir. İyilik ve güzellik özelliği taşıyan her alanı içine almaktadır. Sevgili Resûlümüzün belirttiği bu hususların bir kısmı şöyledir:

* İki kişi arasında adaletli karar vermek,

* Bineğe binenlere, eşyalarının yüklenmesine yardımcı olmak,

* Yolda insanlara sıkıntı veren zararlı maddeleri kaldırmak,[12]

* Yabancıya yol veya adres göstermek,[13]

* Güler yüzlü ve güzel sözlü olmak,[14]

* insan ve hayvanların yararlanması için ağaç dikmek...[15] gibi.

Sevgili Resulümüze bir adam gelerek,

- Ey Allâh’ın elçisi!.. Annem ansızın öldü. ...Ben yerine sadaka versem, sevabı anneme kavuşur mu? diye sordu. Sevgili Resûlümüz:

- Evet olur, diye cevap vermiştir.[16] Görülüyor ki, dinimizde sadakanın yeri çok önemlidir. Faydası birey ve toplum sınırlarını aşarak vefat etmiş olan ana ve babaya kadar ulaşmaktadır.

Zekât ve Sadaka Verecek Duruma Gelmeye Çalışmalıyız

İslâm dini, bireylerin yoksulluktan kurtulması için önlem aldığı gibi çalışmayı da gerekli görür. Çalışkan olmayı, kendi emeği ile kazanmayı ibadet sayar. 

Sevgili Resûlümüz; "Veren el, alan elden daha hayırlıdır."[17] sözüyle yoksulları çalışmaya, varlıklıları da yardıma teşvik etmiştir.

Mümin; eğer fakirse, zekât ve sadaka verecek konuma gelmeye çalışmalıdır. Fakirlik; aileleri perişan eder, toplumları birbirine düşürür, değer yargılarını yıpratır, ahlâkî çöküntüyü hızlandırır. Toplum ve bireyleri sıkıntılarla karşı karşıya getirir... Sevgili Resûlümüz, "Ey Allâh’ım!.. Fakirlik fitnesinin şerrinden sana sığınırım."[18] sözüyle bu gerçeği ifade etmiştir.

Yoksulluk insanları aç ve çaresiz duruma düşürür. Aç olanlar, kendileri mutsuz olduğu gibi çevresindeki insanları da rahatsız ederler. Açlığın getireceği tehlikeleri gören Sevgili Resûlümüz, "Rabbim!.. Açlıktan sana sığınırım."[19] diye dua etmiştir.

Dinimiz zekât ve sadaka verecek duruma gelmemizi öğütler. Çünkü zekât ve sadaka ibadeti, alanı mutlu ettiği gibi vereni daha da mutlu eder. Zekât ve sadaka verenle alan bir olamaz. Çalışıp kazanarak yardım edenin üstünlüğünü Sevgili Resûlümüz şu sözüyle; "Yüksek el, alçak elden daha hayırlıdır. Yüksek el veren eldir. Alçak el isteyenin elidir."[20] çalışarak kazanan kişilerin değerini dile getirmiştir. Şu sözüyle de başkalarına muhtaç olmamaya çalışmanın hayırlı olduğunu açıklamaktadır: "Sizden birinizin sırtında odun taşıması dilenmesinden daha hayırlıdır."[21]

Toplumda, daima faydalı ve iyi iş yapmaya çalışan fedakâr kimseleri Allâh şöyle övmektedir; "İşte onlar, iyiliklere koşuşurlar ve iyilik için yarışırlar."[22] 

Üretken, yardım sever ve atılımcı duygular; insanı olgunlaştırır. Toplum içinde saygınlaştırır ve mutlu duruma getirir.

 

Hazırlayan

Şadi KUL  

Emekli Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni

 

 



[1] Buhari, Edep 77. Müslim, Birr 66.

[2] 4/Nisa: 36

[3] 5/Mâide: 2

[4] 17/İsrâ: 26-27

[5] 25/Furkân: 67

[6] 51/Zariyat: 19

[7] 9/Tevbe: 60

[8] 2/Bakara: 262

[9] 2/Bakara: 264

[10] 2/Bakara: 271

[11]   Dârimî, Mukaddime, 46

[12] Buhari, Sulh, 11; Müslim, Zekât, 56; Ebû Dâvud, Edeb, 160; Ahmed bin Hanbel, II, 316

[13] Buhari, Sulh, 11; Cihad, 72, 128; Ahmed bin Hanbel, V, 154.

[14] Buhari, Edeb, 34; Müslim, Zekât, 56.

[15] Ahmed bin Hanbel, VI, 362.

[16] Buhari, Cenayiz, 95; Müslim, Zekât, 51; Ebû Dâvud, Vesâyâ, 15; Nesâî, Vesâyâ, 7.

[17] Buhari, Siyam, 9; Rikak, 11; Zekât, 18; Nafaka, 2; Müslim, Zekât, 94; Tirmizi, Zekât, 38; Nesâî, Zekât, 50; Darimî, Zekât, 22; Muvatta, Sadaka, 8; Ahmed b. Hanbel, II, 4.

[18] Ahmed b. Hanbel, VI, 57; 207

[19] Ebû Dâvud,Vitr, 32; Nesâî, İstiâze, 19; İbni Mâce, Etime, 53

[20] Buhari, zekât, 18; Muvatta, sadaka, 8; Müslim, zekât, 94; Ebu Davud, no: 1648; Nesâî, zekât, 52; Beyhakî, IV, 197.

[21] Buhari, Buyü', 15/5, III, 9; Müsned, Ahmed bin Hanbel, II, 455, 475; Müslim, zekât, 107;  Nesâî, V, 93-94; Tirmizî, no: 680; Beyhakî, IV, 195.

[22] 23/Müminûn: 61