|
Sevgili Resûlümüzün Mescidi ve Sosyal İşlevi Eğitme ve Öğretme Etkinlikleri |
Muhammed as, M.
570 yılında Arabistan'ın merkezi durumunda olan Mekke kentinde doğdu. İslâm
dinini insanlara ulaştırması için, 610 yılında peygamberlik görevi verildi.
İslâmın doğduğu
bu ortamda yaşayan Arapların sosyal, kültürel, dinî ve ahlâkî yapısı çok
karışıktı.
Mekke'liler,
Allah’ın tek yaratıcı olduğuna inanıyorlardı. Varlığını ve birliğini biliyorlardı.
Ancak; heykel, insan, cin, melek ve bazı sembolleri... tanrılaştırarak
Allah’ın seviyesine çıkarmışlardı. Kâbe’de 360’dan ziyade tanrılaştırılan
nesnelerin put heykelleri vardı. Çamur, tahta, taş ve demirden yaptıkları bu
putları Allah’ı severcesine seviyorlardı.
Araplar; çoğu
putperest olmasına rağmen tek tanrıya inanan çok az kimse vardı. Onlar da
İbrahim as'ın getirmiş olduğu Hanîf dini üzereydiler. Bunun yanında
Arabistan'ın kuzeyinde ve Yemen taraflarında az da olsa Hıristiyan vardı. Medine
ve civarında Yahudiler yaşıyorlardı.
Arabistan'da
sosyal denge, genellikle kuvvete dayalıydı. Kabileciliğe çok önem veriyorlardı.
Herkes kendi kabilesinin daha etkin, zengin ve kalabalık olmasını isterdi.
Kabileler arasında çeşitli konularda sürekli anlaşmazlıklar olurdu. Birbirleri
arasında kavga, intikam, öldürme, kan davası, ani baskın hatta savaşlar olurdu.
Zayıf kabileler perişan olur ve güçlüler topluma hâkim duruma gelirdi.
İnsanların hak ve hukuku çoğu zaman önemli değildi. Bundan dolayı fakir, köle
ve kimsesizlerin can emniyeti yoktu.
Arabistanda
normal bir hayat, ticaret ve yolculuk çok zordu. Bunlar için zengin, güçlü veya
kuvvetli bir kabileden olmak gerekiyordu. Araplar, sadece "haram
aylar" diye bilinen senenin dört ayında kimseye karışmaz, kan dökmez ve
savaş yapmazlardı Bu zaman içinde Mekke'de büyük panayırlar kurulur.
Arabistanın çeşitli yörelerinden insanlar gelirdi. Sosyal ve kültürel
etkinlikler düzenlenirdi. Kâbe ziyaret edilir veya hac ibadeti yerine
getirilirdi. Güzel konuşma, Şiir gibi yarışmaların yanında eğlence proğramları
düzenlenirdi. Panayıra gelen din adamları, dinlerini buralarda insanlara
tanıtırlardı. Bu etkinlikler süresince alış verişler yapılarak her türlü
ihtiyaçlar karışlanırdı.
Arapların bir
kısmı, yerleşik hayat sürüyordu. Belli bir bölgeye yerleşmişlerdi. Bir kısmı
da göçebeydi. Bunlar daha çok çöllerde yaşarlardı. Yerleşik hayata alışık
değillerdi. Kibirlenmeyi, övünmeyi, kahramanlık taslamayı çok severlerdi.
İılerinde gösteriş ön plana çıkardı.
Zenginlik ve çok
çocuk sahibi olmak, onlar için en büyük şereflerdendi. Erkeklerin çok kadınla
evlenmesi, adet halindeydi. Bunun yanında, tek hanımla evli olanlar
azınlıktaydı.
Genel olarak
toplumda kadınlara pek değer verilmezdi. Ahlâksızlık bataklığına düşme
korkusundan dolayı, kız çocuklarını çöle götürüp diri diri toprağa gömenler
vardı.
Çocukları doğduğunda,
erkek ise, sevinirlerdi. Doğan çocuk kız ise, mahcup olurlardı. Utancından
uzun müddet topluma çıkamazlardı. Kur’ân-ı Kerîm, bu çirkin konuyu şöyle
açıklıyor:
“Onlardan birisi;
bir kız çocuğu ile müjdelendiği zaman, suratları kapkara olur ve öfkelenirlerdi.
Kendisine verilen kötü müjde yüzünden, kavminden gizlenmeye çalışırdı. Onu
utana utana tutsun mu, yoksa taprağa mı gömsün? Ne kötü hükmediyorlar!”[1]
İslam Dini, bu
insanlık dışı anlayışı kaldırmıştır. Yerine sevgi, adalet ve eşitliği
koymuştur. Muhammed (as) buyuruyor ki:
— Her kimin bir
kızı olursa; onu diri diri toprağa gömmez, ona hainlik etmez, erkek çocuğunu
ona tercih etmezse; Allah o kişiyi Cennet'e koyacaktır.[2]
Düşmana yahut mal
ve canlarına göz koydukları insanlara gece karanlığında ani baskın yapmakla
övünürlerdi... Böyle bir toplumun İslahı çok zordu.
Dünyada yalnız
Arabistan sıkıntı içinde değildi. Hindistan, Bizans, Avrupa, İran, Orta Asya,
Afrika... vb. de aynı durumdaydı. Artık Yüce Allah, Peygamberlerin en sonuncusunu
görevlendiriyordu. O da Muhammed as.’di.
Genellikle
geçimleri; ticaret, hayvancılık ve çok az da olsa zıraat üzereydi.
Yazın Suriye
taraflarına, kışın da Yemen taraflarına ticaret kervanları düzenlerlerdi.
Deve, sığır,
davar, at gibi hayvan yetiştirirlerdi. Deri ticaretleri meşhurdu.
Ekim yapmaya
elverişli arazileri pek yoktu. Ama kısıtlı imkânlar içinde hurma, üzüm ve
benzeri meyveler yetiştirilirdi.
Muhammed as. 20
Nisan 571 tarihinde Mekke'de doğdu. Babası Abdullah, Dedesi
Abdulmuttalib'dir. Annesi Amine'nin babası
Vehb'dir. Muhammed as.’ın her iki dedesinden olan soyu, İbrahim as.'in oğlu
İsmail'e kadar uzamaktadır.
Muhammed as'ın
babası, ticaret için şam'a gitmişti. Dönerken Medine'de vefat etti.
Abdulmuttalib, oğlunun ölümünden iki ay sonra doğan torununa Muhammed[3] ismini verdi.
Annesi de, Ahmed ismini verdi.[4] Mekke'nin
havası, yeni doğan çocuklara ağır geldiği için süt anne Halime'ye verildi. 4
sene kaldıktan sonra Mekke'ye götürülerek annesi Amine'ye teslim edildi. İki
sene sonra Amine oğluyla birlikte, akrabalarını ve kocasının kabrini ziyaret
için Medine'ye gitti. Ancak, Medine'den dönerken hastalandı ve Ebva köyünde
vefat etti. Böylece, babadan yetim olan Muhammed as, 6 yaşındayken de anneden
öksüz hale geldi. Dedesi Abdulmuttalib'e teslim etti. İki sene sonra da dedesi
öldü. Bundan sonra Muhammed as, ticaretle uğraşan amcası Ebu Talib'in yanında
kaldı.
Ebu Talib'in
tavsiyesi üzerine Muhammed as. dul ve zengin olan Hatice ile ticaret ortaklığı
yapmaya başladı. Muhammed as.’a evlenme teklifi yaptı ve evlendiler. Bu
evlilikten, Kasım'la Abdullah isminde iki oğlu; Zeyneb, Rukiye, Ümmü Gülsüm ve
Fatıma isimlerinde dört kızı olmuştur. Sonradan Mariye'den İbrahim isminde bir
oğlu daha olmuştu. Fatıma hariç bütün çocukları kendisinden evvel ölmüştür.
Fatıma ise, babasının vefatından altı ay sonra ölmüştür. Fatıma, Ali ile
evlendirilmişti. Bunların Hasan ve Hüseyin isimlerinde iki oğlu olmuştur.
Muhammed (as)'ın soyu, bu iki sevgili torunuyla devam etmiştir.
Muhammed as. gece
rüyasında ne görüyorsa, gündüz de aynısı çıkıyordu. Zaman zaman gece
rüyasında Cebrail meleğini görüyordu. Bu olaylardan çok etkileniyordu. Her
sene olduğu gibi, Ramazan ayında düşüncelere çekildiği Hıra Nur dağındaki
mağaraya gitti. M. 610 yılı Ramazanın 27. günü Kadir Gecesi'nde Cebrail gelerek
kendisine:
- Oku! Dedi.
Muhammed (as) da:
- Ben okuma
bilmem, dediğinde Cebrail kendisini kolları arasına alarak sıktı. Bu konuşma
ve kolları arasına alıp sıkma olayı art arda üç defa tekrarlandı. Sonra ilk
vahiy gelir:
- Yaratan
Rabb'inin adıyla oku! O, insanı alakadan yarattı. Oku! Rabb'in nihayetsiz kerem
sahibidir. Kalemle yazmayı öğreten O'dur. O, insana bilmedeğini öğretti.[5]
Sonra Melek
gitti. Muhammed as. bu olaydan çok korktu. Vücudu titriyordu. Heyecan doruktaydı.
Bir süre hareketsiz kaldı. Kendisini biraz toparlayınca, Mekke'ye evine döndü
ve yattı. Hanımı Hatice, üzerine bir örtü örttü. Sakinleşti. Durumu Hatice'ye
anlattı. Beraberce, Hatice'nin amcası oğlu Varaka'nın yanına gittiler. Varaka
kültürlü, semavî dinler hakkında geniş bilgisi olan birisiydi. Hasta yatağında
yatan Varaka, durumu dinledi. Sonra:
- O gördüğün,
Allah’ın Musa'ya ve İsa'ya gönderdiği meleğin kendisidir. Ah!.. Kavmin seni
Mekke'den sürgün edeceği zaman sağ olsaydım, dedi. Muhammed as:
- Kavmim beni
(Mekke'den) çıkartacak mı? diye hayretle sorunca, Varaka:
- Senin
getirdiğin gibi bir kitapla gelen hiçbir peygamber yoktur ki, kendisine
düşmanlık edilmesin. Senin o gününe yetişirsem, mutlaka sana yardım edeceğim,
dedi. Bir müddet sonra Varaka öldü.[6]
Muhammed as.’a
bir süre vahiy gelmedi. Sessiz ve neyapacağını bilmediği bir anda Cebrail
meleği kendisine göründü ve şöyle dedi:
- Ey Muhammed!..
Sen gerçek bir peygambersin.[7] Bu konuşma
üzerine Sevgili Resûlümüzin korku ve endişesi hafifleyerek rahatlamıştı.
Muhammed as. bir
gün yolda yürürken gökten bir ses duydu. Sağ sola bakındı. Bir de baktı ki,
Hira dağında kendisine gelen melek,
Korktu ve heyecanlandı. Eve gelip bir örtüye bürünerek yattı. Sonra
kendisine şu ayetler indirildi:[8]
- Ey elbisesine
bürünen!.. Kalk da uyar! Rabb'ini büyükle. Elbiseni temizle. Pislikten uzak
dur. Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma. Rabb'in için sabret.[9]
Allah’ın elçisi,
bu emirden sonra pek çok emirler almaya başladı. Bir örnek daha verelim:
"Allah'la
bereber başka bir tanrıya yalvarma. Yoksa azablandırılanlardan olursun. Ve
yakın akrabalarını uyar. Müminlerden sana uyanlara kanatlarını ger. Şayet sana
karış gelirlerse, de ki: Ben sizin yaptıklarınızdan uzağım..."[10]
Muhammed as., Safâ
tepesinin üzerine çıkarak Mekke'lilere seslendi. Oraya gelenlere şöyle
dedi:
- şu tepenin
arkasında size saldırmak üzere askeri bir birliğin olduğunu haber versem, ne
dersiniz? Bana inanır mıydınız? Onlar da:
- Evet inanırdık.
Senden doğruluktan başka bir şey görmedik, dediler. Allah’ın elçisi:
- O halde Ben,
İiddetli bir azap gelmeden önce sizi uyarıyorum... Ey Abdulmuttalib oğulları,
kendinizi ateşden koruyunuz!.. Allah'a yemin olsun ki, sizin için Allah'a
karış ben bir şeye sahip değilim. Sadece akrabalık bağından dolayı sizi
ziyaret edebilirim, buyurdu. Konuşma bitti. Ortalık sakin ve herkes memnundu.
Akrabalarına sürekli problem olan Ebu Leheb kalktı, Muhammed as.'a hakaret
etti.[11] Birdenbire hava
değişti. Herkes dağıldı. Bu duruma Sevgili Resûlümüzin canı sıkıldı. Aslında
öteden beri bu adam karısıyla birlikte kendisini rahatsız ediyordu. Topluluk
içinde yalancı diyordu. Mekke'lileri sürekli olarak kışkırtıyordu. Allah’ın
elçisine düşmanlığı adet edinmişti. Sanki iftira, hakaret ve yalanlama
yetmiyormuş gibi, evinin pisliklerini bir sepete doldurarak oğluna verip
Muhammed as.’ın evinin önüne döktürüyorlardı. Durumu görenler, bu ahlâk dışı
hareketlerden rahatsız oluyorlardı.
Sevgili
Resûlümüzin yakın çevresine yaptığı çağrı üzerine, kendisini çok yakından
tanıyanlar müslüman oldular. Bu daveti ilk kabul edenler; hanımı Hatice, amcası
oğlu Ali, evlâtlığı Zeyd, arkadaşı Ebu Bekir... gibi müslümanlardı.
Muhammed as,
Allah'tan aldığı vahiyleri insanlara bildiriyordu. Bazen fertlere, bazen da
topluluklara anlatıyordu. Artık, Mekke'de Muhammed as.'dan ve yeni dinden
sözediliyordu. Putperestler, İslâm dininin yayılmasını önlemek için müslüman
olan kişileri ayıplayarak alay etmeye başladılar. Etkin olamayınca hakaret ve
iftira yolunu seçtiler. Muhammed as'ın işi oldukça zorlaşmıştı. Ama her şeye
rağmen, bu kutsal görevi yerine getirmeye çalışıyordu:
Her yıl Mekke'de
büyük panayırlar kurulurdu. Arabistan'ın hemen hemen her yöresinde buraya
insanlar gelirdi. Büyük ticaret kervanlarıyla bu fuarlara katılırlardı. Kâbe'yi
ziyaret ederler ve hac ibadetini yaparlardı. Arabistan'ın en saygın putları
Mekke'de olması nedeniyle burası, dinî merkez durumundaydı. Muhammed as.
Arapları gezerek onlara:
- Ey insanlar!..
"Lâ ilâhe illallâh" deyin kurtulun, diyordu.[12]
Gün geçtikçe
İslam'a olan ilgi çoğalıyordu. Muhammed as. güzel sesiyle Kur’ân-ı Kerîm
ayetlerini dinleyen herkes etkileniyordu. Bunu engellemek için Kureyıliler
elinden geleni yapıyorlardı. Kur’ân-ı Kerîm okunduğu zaman anlaşılmasın diye
İslık ve alkış çalarak gürültü yapıyorlardı. Kur’ân-ı Kerîm okuyanları
susturuyorlardı. Putperestlerin bu davranışlarını Kur’ân-ı Kerîm bize şöyle
haber veriyor: "Bu Kur’ân-ı Kerîm’ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın,
belki galip gelirsiniz, dediler."[13] Dinleyenleri de
dövüyorlardı. İnsanları oyalamak için birtakım etkinliklerde bulunuyorlardı.
Eğlence tertip ediyorlar, birbirlerine Rum ve İran hikâyeleri anlatıyorlar,
masal uyduruyorlar, çalgı çalıyorlar... Dikkatlerin İslâm üzerinde dağılması
için ellerinden gelen bütün maharetleri sergiliyorlardı. Bu çalışmaları
Kur’ân-ı Kerîm şöyle özetliyor: “insanlardan bazıları, bilgisizce Allah
yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için boş sözleri satın alırlar. İşte
alçaltıcı azap bunlar içindir.”[14]
Bazen birtakım
sorular sorduktan sonra ağır söz söylerlerdi. Bir gün Allah’ın elçisine adamın
biri şöyle sordu:
- İman edersem,
bana ne var? Allah’ın elçisi:
- Müminlere ne
varsa, sana da o var, buyurdu. O kaba adam:
- Beni
başkalarıyla eşit tutan din, olmaz olsun, dedi. Kibirli kişiler, kendilerini
hep ayrıcalıklı görürler. Diğer insanlarla eşit olmayı kabullenemezler. Çünkü
evrensel insan haklarını anlayabilmek için bilgi, kültür, hoşgörü ve diğer
insanlara saygı olması gerekir.
Yapılan alay,
iftira, hakaret, dövme ve her türlü tedbirlere rağmen, müslümanların sayıları
günden güne çoğalmaya başladı. Aynı zamanda Kâbe'deki putların durumu da,
tartışılıyordu. Müşrikler iyice azıtmaya başladılar. Resulullah dâhil,
müminlerden dayak yemeyen yoktu. Yakaladıkları mümin eğer kimsesiz ise, işi
çok zordu. Bilâl, Zübeyr, Osman, Talha, Ebuzer, Habbab, Ammar, Zinnire... gibi
müminlere yapılan işkenceler, ancak imanlarını artırıyordu.
İnancından dolayı
Yasir ve eşi Sümeyye şiddetli işkence altında şehit edildi. Bunlar İslâm’ın ilk
şehitleriydi. Bu zulümler; tanrılaştırılan nesneler içindi. Bunların yanında
insanların kıymeti yoktu.
Bir gün Muhammed
as. amcası Ebu Talip’in evinde oturuyordu. Müşriklerden bir heyet buraya geldi.
Ebu Talip'e:
- Ya kardeşin
oğlunu sustursun, ya da onunla ve seninle çarpışırız!.. Dediler. Muhammed as.
Ebu Talip'e hitaben:
- Ey amca!.. Bu
tebliğ işini bırakmak için, bu adamlar güneşi sağ elime, ayı da sol elime
verseler, ben davamdan vazgeçmem. Ya, Allah, o (dinini) bütün dünyaya yayar
işim biter. Ya da bu yolda ölürüm, buyurdu.[15]
Bu kutsal inanç
hareketi dalga dalga etrafa yayılıyordu. Yapılan baskı, tehdit, dayak, işkence,
öldürme gibi zulümler ilâhî gerçeğin gelmesini engelleyemiyordu. Mekke'liler bu
çağrıyı durdurmak için, müslümanları dışlamaya karar verdiler. Onları bir
mahallede oturmaya mecbur ettiler. Buraya giriş çıkışları kontrol altına
aldılar. Her türlü sosyal ilişkiyi kestiler. Komşuluk, akrabalık, arkadaşlık...
gibi bağları kopardılar. Ticareti yasakladılar. Müslümanlara yardım yapılmasın
diye bir dizi önlem aldılar. Yoksulluk, açlık ve susuzluktan perişan oldular.
Pek çok insan acından öldü. Bu acımasız boykot altında müslümanlar üç sene zor
günler yaşadı. Müslümanların suçu "Rabb'imiz Allah'tır"[16], demeleriydi.
Muhammed as,
müslümanların Habeşistan tarafına hicret etmelerini tavsiye etti. Tavsiye
üzerine Kutsal Çağrının başlangıcının 5. yılında, 10'u erkek ve 5'i kadın olmak
üzere 15 kişilik ilk kafile Habeşistan’a göç etti. Bundan böyle çoluk çocuğunu,
malını, akrabalarını, memleketini bırakıp hiç bilmedikleri yerlere
gidiyorlardı. Sonlarının ne olacağını da bilmiyorlardı. Bir sene sonra 2.
hicret yapıldı. Buna da 82'si erkek, 10'u kadın olmak üzere 92 kişi katıldı.
Habeşistan'a giden müslümanlar, artık rahat ediyorlardı.
Hac mevsiminde
Medine'den Mekke'ye gelenlerden 5 kişi
müslüman oldu. Ertesi yıl 12 kişi daha gelerek, Akabe denilen yerde
sevgili resulümüzle görüştüler. İslamı kabul ettiler. Kendilerine Medine'de
İslam’ı anlatacak bir öğretmen istediler. Muhammed as.da Mus'ab’ı
görevlendirdi. Bu olaya 1. Akabe Biatı denir.
Ertesi yıl 75
kişi daha geldi. Bunların 2'si kadındı. Görüşmeler yapıldı. Sevgili resulümüzü
Medine'ye davet ettiler.
- Rabbim için
şartım: O'na hiçbir şekilde şirk koşmayacaksınız. Sadece O'na ibadet edeceksiniz.
Namazı kılıp zekâtı vereceksiniz.
- Şahsım için
isteğim: Allah’ın elçisi olduğuma tanıklık edeceksiniz. Çocuklarınızı ve
eşlerinizi koruduğunuz gibi beni de koruyacaksınız. Medine'liler şartları
kabul ettiler. Sözlerinde duracaklarına dair yemin de ettiler. Davetleri kabul
edildi. Bu olaya da 2. Akabe Biatı denir.
Müslümanlar
Mekke'de artık yaşayamaz duruma gelmişti. Muhammed as. Medine'lilerle yaptığı
gizli anlaşmadan sonra arkadaşlarına Medine'ye göç etmelerini tavsiye etti.
Müslümanlar guruplar halinde göç (hicret) etmeye başladılar. Mekke'liler yine
boş durmadılar. Hicret edenlerin yollarını kesmeye başladılar.
Artık,
müslümanlar her şeylerini terk edip gizli gizli hicret ediyorlardı. Genellikle
çoluk çocuklarını götürmeyip akrabalarının yanlarında bırakıyorlardı. Ömer
Kâbe'yi tavaf etti ve oradakilere:
— Ben, Allah
yolunda hicret ediyorum. Karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen
önüme çıksın... dedi. Hicret için Medine’nin yolunu tuttu.
Hicret etmeye
gücü yetenlerin çoğu, Medine'ye gitmişlerdi. Allah'dan gelen vahiyle Muhammed
as. da hicrete hazırlandı. Bunu duyan müşrikler, Sevgili resulümüzü öldürmeye
karar verdiler. Her kabileden birer savaşçı seçilerek geceleyin evinin
etrafını sardılar.
Muhammed as.
kendi yatağına amcası oğlu Ali'yi yatırdı. Sabah olunca da, evindeki emanet
eşyaları sahiplerine vermesini söyledi. Kendisi de, evini kuşatan canilerin
üzerine yerden aldığı bir avuç kumu serpti. Kur’ân-ı Kerîm okuyarak Allah’ın
yardımıyla aralarından geçip gitti. O sırada Sevgili resulümüzü hiç kimse görememişti.
Ebu Bekir'le
birlikte hicret yolunu tuttu. Bu durum öz olarak Kur’ân-ı Kerîm'de şöyle ifade
ediliyor: “Kâfir olan o kişiler (kendi aralarında) seni bağlayıp hapsetmek veya
öldürmek yahut da sürgün etmek için tuzak kuruyorlardı..”[17]
Mekke'nin güneyinde
bulunan Sevr dağına gittiler. Orada bir mağarada gizlendiler. Sabah olunca müşrikler,
Muhammed as.’ın hicret ettiğini duyunca şaşırdılar. Etrafa adamlar gönderdiler.
Onu kim öldürürse, kendisine 100 deve verileceğini ilân ettiler.
Allah’ı unutmuş,
ahirete değer vermeyen bu dar kafalı insanlar, etrafı karış karış aramaya
başladılar. Bir ara Sevr dağındaki mağaraya kadar geldiler. Azıcık eğilip
baksalar, mağaradakileri göreceklerdi. Ebu Bekir:
— Ey Allah’ın
elçisi! Eğer onlardan birisi ayaklarının ucuna bakarsa bizi görecektir, dedi.
Sevgili Resûlümüz buyurdu:
— Ey Ebu Bekir!
Üçüncüleri Allah olan bu iki kişiyi ne sanıyorsun?[18]
Ebu Bekir korkup
telaşlanmaya başlayınca Muhammed as:
- Üzülme!.. Allah
bizimle beraberdir, buyurdu. Allah, elçisine bizim bilemediğimiz bir şekilde
yardım etti.[19] Sevgili
Resûlümüzi öldürmeye gelenler, onları göremeden çekip gittiler. Bu yolculuk
sırasında Sevgili Resûlümüzin erzak ve diğer ihtiyaçlarını, Ebu Bekir'in oğlu
Abdullah ve kızı Esma tedarik ediyorlardı. Bu mağarada 3 gün kaldıktan sonra
Medine yoluna çıktılar.
Yolda Süraka isminde bir müşrik bu mütevazı
kafileye yetişti. Birkaç defa saldırmak istediyse de başarılı olamadı. Çünkü
her defasında atının ayağı kumlara gömüldü. Özür dileyerek geri döndü. Daha
sonraları da müslüman oldu.
Ali Sevgili
Resûlümüzin evindeki emanetleri sahiplerine verdi. Tek başına hicret etti.
Medine'ye bir saatlik bir mesafede Kubâ denilen köyde Sevgili Resûlümüze
kavuştu.
Kubâ'da 10 günden
fazla kalarak bir mescit yaptılar. Medine'ye yola çıktılar. Yolun bir kısmı
yürünmüştü. Daha sonra yola devam edildi.
Medine’ye varış:
Allah elçisi, eski ismi Yesrib olan Medinetül Münevvere[20] diye isimlendirilen
şehire geldi. Bu şehir daha sonraları da Medine olarak ifade edilmeye
başlandı.
Sevgili Resûlümüz
Medine halkı tarafından coşkuyla karışlandı. Medineli müslümanlar çok seviniyordu.
Bayramlar da böyle değildi. İman coşkusuyla Allah’ın elçisini karışlarken hep
bir ağızdan şu şiiri okuyorlardı:
Ay doğdu
üzerimize
Veda tepelerinden
Şükür gerekti
bizlere
Allah’a
davetinden
Ey bizden seçilen
elçi
Yüce bir davetle
geldin
Medine’ye şeref
verdin
Ey sevgili hoş
geldin
Sen güneşsin, sen
aysın
Sen nur üstüne
nursun
Sen Süreyya
ışığısın
Ey habibi, Ey
Resul
Sevgili
Resûlümüzi herkes kendi evinde misafir etmek istiyordu. Ama Resulullah, bindiği
devesini serbest bırakmıştı. Nerede, kimin evinin önünde durursa onun misafiri
olacaktı. İlk önce, iki yetim çocuğa ait olan bir arsa üzerinde çöktü. Sonra
kalktı ve yürümeye devam etti. Ebu Eyyûb el Ensarî'nin[21] evinin önünde durup
çöktü. Bu ev iki katlıydı. Peygamber as. alt katı tercih ederek oraya yerleşti.
Mekke'den
Medine'ye göçe Hicret, göç eden müslümanlara Muhacir, Medine'li müslümanlara
da Ensar ismi verildi.
Sevgili
Resûlümüz, Medine'ye geldiğinde devesinin ilk çöktüğü arsayı satın aldı. Oraya
Mescidinebi (Peygamber Mescidi) yapıldı. Mescidinebi'nin bitişiğine Sevgili
Resûlümüze bir ev yapıldı. Diğer tarafına da, fakir ve kimsesizlerin kalacağı
büyük bir salon ilâve edildi. Buraya Suffa, içinde barınanlara da Ashâbu's
Suffa deniliyordu.
Bütün devlet
işleri Mescidinebi'de yürütülmeye başlandı. Askeri, sosyal ve
kültürel faaliyetler burada düzenlenniyordu. Allah'dan inen bütün dinî konular
halka duyuruluyordu. Beş vakit namaz burada cemaatle yerine getiriliyordu.
Haftada bir gün, bütün müslümanlar buraya toplanarak Cuma namazını
kılıyorlardı. Sevgili Resûlümüz; çeşitli yörelerden gelen kişi ve heyetlerle
burada görüşüyordu. Sevgi, saygı, yardım, birlik, beraberlik ve kardeşliği
kuvvetlendirmeye neden olan her türlü açıklama, öğüt ve görevlendirmeleri
burada yapıyordu.
İslâm'ın ilk
yıllarında, Arabistan'da okur yazar insanlar çok azdı. Sayıları belli bir
oranda olup ve toplumun en kültürlüleri durumundaydılar.
Muhammed as.’ın
peygamberliği; "Oku!.. Yaratan Rabb'inin adıyla..."[22] diye başlaması,
dinimizde eğitim ve öğretimin yerini çok iyi belirlemektedir. Sevgili Resûlümüze
Kur’ân-ı Kerîm ayetleri indiğinde onları yazmakla görevli müslümanlar vardı.
Bunlara vahiy kâtipleri deniyordu. Yazılan ayetler çoğaltılarak müslümanlara
veriliyordu. Sevgili Resûlümüz Kur’ân-ı Kerîm'in okunmasını teşvik ediyordu.
Bir hadisinde, "Sizin en hayırlınız, Kur’ân-ı Kerîm’ı öğrenen ve
öğretendir."[23] buyurarak eğim
ve öğretimin yaygınlaşmasını sağlıyordu. Kısa zamanda okur yazar oranı artmaya
başladı. Kur’ân-ı Kerîm daima insanları aydınlatan gerçeklerin bilinmesini
istiyordu. Bazı ayetlerde, "De ki: Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”[24] gibi sorularla
insanları öğrenmeye yönlendirmektedir.
Mesdidinebi'nin
bitişiğindeki Suffa salonu, çeşitli etkinliklerin merkezi durumundaydı. Yoksul
kimselerin barınak yeri olduğu gibi eğitim öğretim binası olarak kullanılmaya
başlandı. Medine dışında İslâm dinini öğrenmeye gelen kişiler burada yatıp
kalkıyorlardı. Bir çeşit yatılı okul durumundaydı.
Müslümanların
eğitim öğretime vermiş oldukları önemi, Bedir Savaşı neticesinde de kendisini
göstermektedir. Bedir savaşında esir düşen okuryazar Mekke'lilerin
salıverilmesi; Medine'li her 10 müslüman çocuğa okuma yazma öğretme
karışlığında olmuştur. Savaş esirlerinin özgürlüklerine kavuşmaları, 20-30
günlük basit bir "öğretme" karışlığında olmuştur. Bu duyarlılık, insanlık
tarihinde çok az görülen olaylardır.
Sevgili
Resûlümüzin yanına bir bayan geldi:
- Hep erkekler
seninle konuşuyorlar. Biz, seni dinlemeye fırsat bulamıyoruz. Bize bir gün
belirlesen, biz de yanına geliriz. Allah’ın sana öğrettiğini, sen de bize öğretirsin,
dedi. Allah’ın elçisi bu öneriyi yerinde buldu. Haftanın bir gününü bayanlara
kurs için özel olarak ayırdı.
Muhammed as,
hicret etmeden önce Medine karışıklık içindeydi. Medine'de Evs ve Hazrec diye
bilinen Arap kabileleri ile Yahudiler yaşıyorlardı. Evs ve Hazrec kabileleri
birbirleriyle hiç anlaşamazdı. Birbirleri arasında kavga ve kan davası sürüp
gitmekteydi. Bazen de savaşırlardı. Savaşlarda yüzlerce insan yok olurdu. Bu
iki kabile içinde müslümman olanlar hızla çoğalıyordu. İslâm kardeşliği bunları
hoşgörü, sevgi, saygı bağlarıyla bir araya getirdi. Kabileciliği kaldırdı. Kısa
zamanda kin, düşmanlık, intikam duyguları dostluğa, kardeşliğe, birlik ve
beraberliğe dönüştü. Daha sonraları Kur’ân-ı Kerîm bu yeni oluşumu şöyle ifade
etmektedir: "[25]
Medine'de yaşayan
bütün insanlar arasında, vatandaşlık anlaşması yapıldı. Bu belge, aynı
zamanda dünyada ilk Yazılı Anayasa özelliğini taşımaktadır. Bu anayasa
Medine'de yaşayan bütün taraflarca onaylandı. Herkesin hak ve hürriyeti
belirtildi. Aralarında meydana gelecek anlaşmazlıkları kendi inançlarına göre
çözümlenmesi teminat altına alındı. Medinelilerin; savaşta, barışta ve yurt
savunması, hiçbir ayırım olmadan herkes birlik ve beraberlik içinde hareket
etmeleri kayıtlara geçildi.
Mekke'den
Medine'ye göç eden müslümanlar geçim sıkıntısı çekiyorlardı. Çünkü her
şeylerini bırakarak göç etme zorunda kalmışlardı. Yardım, sevgi, saygı, birlik,
beraberlik ve kardeşliği kuvvetlendirme açısından muhacirlerle ensar
arasında tek tek kardeşlik sözleşmesi yapıldı. Ensar, muhacir kardeşlerine
yardım elini uzattı.
Böylece, Muhammed
as.’ın Medine'ye gelmesiyle toplumsal barış, huzur, güven ve hoşgörü ortamı
oluştu.
Muhammed as.
Hicretin 10. yılında pek çok müslümanla Medine’den Mekke'ye giderek 10 şubat
632 tarihinde son haccını yaptı. Bu hacca 100.000'den fazla müslüman katıldı.
Arafat'ta müminlere, vedalaşma niteliğinde olan tarihî bir konuşma yaptı. Bu
konuşmaya Veda Hutbesi[26] denilmektedir.
Sevgili
Resûlümüz, konuşmasına; “Allah'a hamt ve senalar olsun..." dedikten sonra:
—Ey insanlar!
...kanlarınız, mallarınız ve namuslarınız da Rabbinizin huzuruna çıkıncaya
kadar her yönüyle güvence altına alınmıştır, buyurdu. Daha sonra; emanete
dikkat edilmesi, insanları güç duruma getiren faizin terk edilmesi, kan
davalarının kaldırılması, erkek ve kadın haklarına dikkat edilmesi konusunda
bilgi verdi. Müslümanlarca önemli olan şu emaneti hatırlattı:
- Ey müminler!
Size öyle bir emanet bırakıyorum ki: Siz O'na sarıldıkça sapıtmazsınız. O
emanet, Allah’ın kitabı Kur’ân-ı Kerîm ve Peygamberin Sünnetidir.
Konuşmasının
devamında, "müminlerin kardeş" olduğunu belirtti. Koruşmasını;
- Ey insanlar!
Rabbniz birdir. Atanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız. Adem ise,
topraktandır. Allah huzurunda en üstününüz; Allah'a en saygılı olanınızdır.
Hiçbir Arabın yabancıya -takva hariç- üstünlüğü yoktur, sözleriyle tüm
insanların eşitliğini vurguladı. Konuşmasına oradakileri selamlayarak son
verdi.
Muhammed as.’ın
vefatı: Allah elçisi Veda Haccından bir müddet sonra hastalandı. O zamanlar
(hicri yıl olarak) 63 yaşlarındaydı. Vefat edeceğini anlamıştı. Malından aile
fertlerine yetecek kadarını ayırdı. Geriye birazcık malı kalmıştı. Bunları da
yoksullara dağıttı. 8 Haziran 632 tarihinde pazartesi günü vefat etti. Salı
günü cenazesi Mescidinebi'nin bitişiğindeki hanımı Aişe'nin odasında vefat
ettiği yere defnedildi. Buraya Ravzatül Mutahhara (Temiz gül bahçesi, Cennet
bahçesi) denilmektedir.
Sevgili
Resûlümüzin cenazesini damadı Ali yıkadı. Abbas, Fazıl ve Üsame yardım
ettiler. Cenaze namazı gruplar halinde kılındı.
“Muhammed ancak
bir resuldür. Ondan önce de resuller geçmişti. Ölür veya katledilirse, geriye
mi döneceksiniz? Geriye dönen, Allah'a hiçbir zarar veremez. Allah şükredenlerin
ecrini verecektir.”[27]
Muhammed as. bir insandı; annesi Âmine, babası
Abdullah’tır. O da diğer insanlar gibi acıkır, yer, içer, gezer, yatar,
uyur, kalkar, çalışır, sevinir, üzülür, yorulur ve dinlenirdi. Evlenmiş ve
çocukları da vardı.[28]
Kur’ân-ı Kerîm’de, sevgili Resûlümüzün insan olma yönünü
belirten bazı ifadeleri özetleyelim:
Beşer[29]; Muhammed as., bir insandı,
Yetim[30]; doğmadan önce
babası vefat etmiş bir yetimdi,
Fakir[31], önceleri bir
şeyi yoktu,
Sorunları[32], çok ağırdı,
Ümmî[33]; okuryazarlığı
yoktu,
Yüksek ahlâklı[34]; çok olgun edep
ve terbiyeye sahipti,
Güzel örnek[35]; insanlar
arasındaki yaşantısı çok güzeldi.
Gaybı bilmezdi[36]; Allah’ın özel
olarak bildirmediği geleceğe ait şeyleri, diğer insanlar gibi o da bilmezdi.
Herkes gibi Sevgili Resûlümüz de konuşurdu. Onu
arkadaşları dinlerdi. Bazen:
— Söylediğin kendi kanaatin mi, yoksa vahiy mi? diye
sorarlardı. Söylediği söz vahiyse, herkes susar ve hemen yerine getirirlerdi.
Eğer, kendi düşüncesiyse, arkadaşları iyice dinler sonra kendi düşüncelerini
açıklardı. Sevgili Resûlümüz de onları dinlerdi. Kimi zaman fikirleri hoşuna
gittiğinde, kendi düşüncesinden de vazgeçerdi. Bu durumlar sevgili Resûlümüze
noksanlık getirmezdi. Arkadaşları yeri geldikçe Allah’ın elçisine şöyle
derlerdi:
— Anam babam sana feda olsun!..
Görülüyor ki; sahabe sevgili Resûlümüzü çok seviyordu.
Ama ilahlaştırmıyordu. Netice olarak şu hadisi şerif konunun özünü mükemmel
toparlamaktadır: Nebi as.:
— Beni, Allah’ın bana verdiği mevkiden daha yukarı
çıkartmanızı istemiyorum. Ben, Abdullah’ın oğlu Muhammed’im. Onun kulu ve
elçisiyim.[37]
Müslümanlıkta resûl/nebileri sevmek çok önemlidir. Ancak,
hiçbir şekilde Allah’ın seviyesine asla çıkarılamaz. Eğer Allah’ın seviyesine
çıkarılırsa kişi, “şirk” denen büyük sapıklığın içine girmiş olur. Böylece
“kaş yapayım” derken, göz çıkarmış olur.
Peygamberlik kutsal bir görevdir. Çalışıp kazanmakla elde
edilemez. Zengin, kuvvetli ve şöhretli olmakla ilgisi yoktur. Allah istediğini elçi olarak görevlendirir.
Allah, “Bu, Allah’ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir.”[38] buyurmuştur.
Allah’ın gösterdiği yol; insanlara barış, huzur ve güven
verir. Karanlık ortamdan aydınlığa çıkarır. İnsanlar arasındaki ayrıcalıkları
kaldırarak eşitlik ve özgürlük ortamını oluşturur. Resûl/nebilerin görevi,
insanları bu güzel ortama çağırmaktır. Kur’ân-ı Kerîm’de, “Biz, resûlleri
sadece müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz...”[39] buyurulmuştur.
Onlar; doğru yolun güzel sonucunu müjdeler, yanlış yolun da kötü neticeleri
hakkında uyarılarda bulunurlar.
Risâlet görevi Muhammed as.'la son bulmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’de;
“Muhammed... Allah’ın elçisi ve resûllerin sonuncusudur”[40] diye belirtilmektedir. Onun müjde ve uyarısı bütün insanlığı
kapsamaktadır. Allah, “Biz, seni bütün insanlara sadece müjdeleyici ve uyarıcı
olarak gönderdik...”[41] buyurmaktadır.
İslâmiyet’te, bütün resûl/nebilere inanılır. Onlar
arasında ayırım yapılmaz.[42] Allah’ın sevgili
kullarıdır. İsimleri her zaman saygıyla anılır. Allah’tan sonra en fazla
sevgi ve saygı onlara gösterilir.
İslâm dininin temel esaslarından Şahadet Kelimesinde
Muhammed as.'ın resûl olması ifade edilmektedir. Her Müslüman elinden geldiği
kadar Muhammed as.'ın gösterdiği yoldan gitmeğe çalışır. Çünkü Kur’ân-ı
Kerîm’de;
De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi
sevsin ve günahlarınızı bağışlasın...”[43] buyrulmaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm’de sevgili Resûlümüze hitaben Yüce Allah
şöyle buyurur:
De ki: Ben de ancak sizin gibi bir beşerim. Yalnız bana,
ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Rabbine kavuşmayı uman
kimse salih amel (yararlı iş) işlesin ve Rabbine ibadette hiçbir ortak koşmasın.[44]
Kur’ân-ı Kerîm’de, Yüce Allah’ın elçileri Nuh, Salih,
Şuayb ve Hud'un kendi toplumlarına öncelikle “Tevhid İnancını” tebliğ
ettikleri bildirilmektedir:
...Dedi
ki: Ey kavmim! Allah’a ibâdet edin. Sizin için O'ndan başka ilâhınız yoktur.[45]
[1]16/Nahl: 58-59
[2] Ebu Dâvud
[3] Muhammed ve Ahmed; çok övülen, güzel huyları olan
anlamına gelmektedir.
[4] [4]Kur’ân-ı
Kerîm'da, Muhammed 4, Ahmed ise 1 defa zikredilmektedir.
[5] 96/Alak: 1-5
[6] Buhari, Enbiya, 21; Müslim, İman, 252-254; Tirmizi,
3632.
[7] Buhari, Enbiya, 21, Tefsir, 96/Alak, 1-3; Müslim, İman,
252-254; Tirmizi, 3632.
[8] Buhari, Enbiya, Tefsir, 79/Müddesir, 4-5; Müslim, İman,
255-258; Tirmizi, 3325.
[9] 74/Müddesir: 1-7
[10] 26/şuara: 213-216
[11] Buhari, Cenâiz, 98, Tefsir, şaarâ, 2/2; Ahmed bin
Hanbel, II, 333; Müslim, İmân, 351, s. 192; Nesâî, Vesâyâ,6; Tirmizî, 3185;
[12] Muhammed Ebu Zehra, Son Peygamber Muhammed as, 2/78,
Trc. Mehmet Keskin, Birleşik Yayıncılık, İstanbul, 1993.
[13] 41/Fussilet: 26
[14] 31/Lokman: 6
[15] Muhammed Ebu Zehra, Son Peygamber Muhammed as,
2/180-181, Trc. Mehmet Keskin, Birleşik Yayıncılık, İstanbul, 1993.
[16] 22/Hacc: 40
[17] 8/Enfal: 30
[18] Buhâri, Tefsir 9- sûre 9; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 1;
Tırmizt, Tefsir 9. sûre 11; Müsned, 1, 4.
[19] 9/Tevbe: 40
[20] Muhammed as.’ın gelmesiyle nurlandırılmış şehir,
demektir.
[21] Ebu Eyyûb el Ensarî'nin mezarı İstanbul'da Eyüp
semtindedir.
[22] 96/Alak:1
[23] Buharî, Fedâilu'l Kur'ân, 21; Ebu Davud, 1452; Tirmizî,
2907; İbni Mâce, 211.
[24] 39/Zümer: 9
[25] 3/Aliimran: 103
[26] Tirmizî, ha. no, 1163, 2159, 3087; Ebu Davûd, ha. no,
1947, 1948, 3334; İbni Mâce, ha. no, 1851, 3055; Buharî, İlim, 9, I, 35, II,
192, V, 125,VII, 83, VIII, 15; Müslim, İmân, 119,120
[27] 3/Aliimran: 144
[28] 12/Yûsuf: 109; 13/Ra'd: 38; 14/İbrâhîm:
11; 16/Nahl: 43; 25/Furkan: 20.
[29] 18/Kehf: 110, 41/Fussilet: 6
[30] 93/Duhâ: 6
[31] 93/Duhâ: 8
[32] 94/İnşirah: 3
[33] 7/A’râf: 158
[34] 68/Kalem: 4.
[35] 33/Ahzâb: 21.
[36] 7/A’râf: 188
[37] Ebû Dâvûd: 4806
[38] 62/Cuma: 4
[39] 6/Enam: 48; 18/Kehf: 56
[40] 33/Ahzâb: 40.
[41] 34/Sebe: 28
[42] 2/Bakara: 285
[43] 3/Âliimrân: 31
[44] 18/Kehf: 110
[45] 7/A'râf: 59, 7/A'râf: 73, 7/A'râf: 85,
11/Hûd: 50