SON RESÛL MUHAMMED as.

 

İslâm’ın Doğduğu Ortam

Mekke Dönemi

İlk Vahiy

Yakın Çevreye Çağrı

Çağrının Yaygınlaşması

Hicret Olayı

Medine Dönemi

Sevgili Resûlümüzün Mescidi ve Sosyal İşlevi

Eğitme ve Öğretme Etkinlikleri

Toplumsal Barışın Kurulması

Veda Hutbesi ve Muhammed as.’ın Vefatı

Kur’ân’da Muhammed as.

Muhammed as.’ın İnsanî Yönü

Muhammed as.’ın Peygamberlik Yönü

 

İslâm’ın Doğduğu Ortam

Muhammed as, M. 570 yılında Arabistan'ın merkezi durumunda olan Mekke kentinde doğdu. İslâm dinini insanlara ulaştırması için, 610 yılında peygamberlik görevi verildi.

İslâmın doğduğu bu ortamda yaşayan Arapların sosyal, kültürel, dinî ve ahlâkî yapısı çok karışıktı.

Mekke'liler, Allah’ın tek yaratıcı olduğuna inanıyorlardı. Varlığını ve birliğini biliyor­lardı. Ancak; heykel­, insan, cin, melek ve bazı sembolleri... tanrılaştırarak Allah’ın seviyesine çıkarmışlardı. Kâbe’de 360’dan ziyade tanrılaştırılan nesnelerin put heykelleri vardı. Çamur, tahta, taş ve demirden yaptıkları bu putları Allah’ı se­ver­cesine seviyorlardı.

Araplar; çoğu putperest olmasına rağmen tek tanrıya inanan çok az kimse vardı. Onlar da İbrahim as'ın getirmiş olduğu Hanîf dini üzereydiler. Bunun yanında Arabistan'ın kuzeyinde ve Yemen taraflarında az da olsa Hıristiyan vardı. Medine ve civarında Yahudiler yaşıyorlardı.

Arabistan'da sosyal denge, genellikle kuvvete dayalıydı. Kabileciliğe çok önem veriyorlardı. Herkes kendi kabilesinin daha etkin, zengin ve kalabalık olmasını isterdi. Kabileler arasında çeşitli konularda sürekli anlaşmazlıklar olurdu. Birbirleri arasında kavga, intikam, öldürme, kan davası, ani baskın hatta savaşlar olurdu. Zayıf kabileler perişan olur ve güçlüler topluma hâkim duruma gelirdi. İnsanların hak ve hukuku çoğu zaman önemli değildi. Bundan dolayı fakir, köle ve kimsesizlerin can emniyeti yoktu.

Arabistanda normal bir hayat, ticaret ve yolculuk çok zordu. Bunlar için zengin, güçlü veya kuvvetli bir kabileden olmak gerekiyordu. Araplar, sadece "haram aylar" diye bilinen senenin dört ayında kimseye karışmaz, kan dökmez ve savaş yapmazlardı Bu zaman içinde Mekke'de büyük panayırlar kurulur. Arabistanın çeşitli yörelerinden insanlar gelirdi. Sosyal ve kültürel etkinlikler düzenlenirdi. Kâbe ziyaret edilir veya hac ibadeti yerine getirilirdi. Güzel konuşma, Şiir gibi yarışmaların yanında eğlence proğramları düzenlenirdi. Panayıra gelen din adamları, dinlerini buralarda insanlara tanıtırlardı. Bu etkinlikler süresince alış verişler yapılarak her türlü ihtiyaçlar karışlanırdı.

Arapların bir kısmı, yer­leşik hayat sürüyordu. Belli bir bölgeye yerleşmiş­lerdi. Bir kısmı da göçebeydi. Bunlar daha çok çöllerde yaşar­lardı. Yerleşik hayata alışık değillerdi. Kibirlenmeyi, övünmeyi, kahra­manlık taslamayı çok severlerdi. İılerinde gösteriş ön plana çıkardı.

Zenginlik ve çok çocuk sahibi olmak, onlar için en büyük şeref­lerdendi. Erkeklerin çok kadınla evlenmesi, adet halindeydi. Bunun ya­nında, tek hanımla evli olanlar azınlıktaydı.

Genel olarak toplumda kadınlara pek değer verilmezdi. Ahlâksızlık bataklığına düşme korkusundan dolayı, kız çocuk­larını çöle götürüp diri diri toprağa gömenler vardı.

Çocukları doğdu­ğunda, erkek ise, sevinirlerdi. Doğan ço­cuk kız ise, mahcup olurlardı. Utancından uzun müd­det topluma çıkamazlardı. Kur’ân-ı Kerîm, bu çirkin konuyu şöyle açıklıyor:

“Onlardan birisi; bir kız çocuğu ile müjdelendiği zaman, suratları kapkara olur ve öfkele­nirlerdi. Kendisine verilen kötü müjde yüzünden, kavminden giz­len­meye çalışırdı. Onu utana utana tutsun mu, yoksa taprağa mı gömsün? Ne kötü hük­mediyorlar!”[1]

İslam Dini, bu insanlık dışı anlayışı kaldırmıştır. Yerine sevgi, adalet ve eşitliği koymuştur. Muhammed (as) buyuruyor ki:

— Her kimin bir kızı olursa; onu diri diri toprağa gömmez, ona hainlik etmez, erkek çocu­ğunu ona tercih etmezse; Allah o kişiyi Cennet'e koyacaktır.[2]

Düşmana yahut mal ve canla­rına göz koyduk­ları insanlara gece karanlı­ğında ani baskın yapmakla övünürlerdi... Böyle bir toplumun İslahı çok zordu.

Dünyada yalnız Arabistan sıkıntı içinde değildi. Hindistan, Bizans, Avrupa, İran, Orta Asya, Afrika... vb. de aynı du­rumdaydı. Artık Yüce Allah, Peygamberlerin en so­nuncusunu görevlendi­riyordu. O da Muhammed as.’di.

Genellikle geçimleri; ticaret, hayvancılık ve çok az da olsa zıraat üzereydi.

Ya­zın Suriye taraflarına, kışın da Yemen taraflarına ticaret kervan­ları düzenlerlerdi.

Deve, sığır, davar, at gibi hayvan yetiştirirlerdi. Deri ticaretleri meşhurdu.

Ekim yap­maya elverişli arazileri pek yoktu. Ama kısıtlı imkânlar içinde hurma, üzüm ve benzeri meyveler yetiştirilirdi.

Muhammed as.’ın çağrısı: Mekke Dönemi

Muhammed as. 20 Nisan 571 tarihinde Mekke'de doğdu. Babası Abdullah, Dedesi Abdulmuttalib'dir.  Annesi Amine'nin ba­bası Vehb'dir. Muhammed as.’ın her iki dede­sinden olan soyu, İbrahim as.'in oğlu İsmail'e kadar uzamaktadır.

Muhammed as'ın babası, ticaret için şam'a gitmişti. Dönerken Medine'de vefat etti. Abdulmuttalib, oğlunun ölümünden iki ay sonra doğan torununa Muhammed[3] ismini verdi. Annesi de, Ahmed ismini verdi.[4] Mekke'nin havası, yeni doğan çocuklara ağır geldiği için süt anne­ Halime'ye ve­rildi. 4 sene kaldıktan sonra Mekke'ye götürülerek annesi Amine'ye teslim edildi. İki sene sonra Amine oğluyla birlikte, akrabalarını ve kocasının kabrini zi­yaret için Medine'ye gitti. Ancak, Medine'den dönerken hasta­landı ve Ebva köyünde vefat etti. Böylece, babadan yetim olan Muhammed as, 6 yaşın­dayken de an­neden öksüz hale geldi. Dedesi Abdulmuttalib'e teslim etti. İki sene sonra da dedesi öldü. Bundan sonra Muhammed as, ticaretle uğraşan amcası Ebu Talib'in yanında kaldı.

Ebu Talib'in tavsiyesi üzerine Muhammed as. dul ve zengin olan Hatice ile tica­ret or­taklığı yapmaya başladı. Muhammed as.’a evlenme teklifi yaptı ve evlendiler. Bu evlilikten, Kasım'la Abdullah isminde iki oğlu; Zeyneb, Rukiye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma isimlerinde dört kızı olmuştur. Sonradan Mariye'den İbrahim isminde bir oğlu daha olmuştu. Fatıma hariç bütün çocukları kendisin­den evvel ölmüştür. Fatıma ise, ba­basının vefatından altı ay sonra ölmüştür. Fatıma, Ali ile evlendirilmişti. Bunların Hasan ve Hüseyin isimle­rinde iki oğlu olmuştur. Muhammed (as)'ın soyu, bu iki sevgili torunuyla devam etmiştir.

İlk Vahiy: Yaratan Rabb’inin adıyla Oku!

Muhammed as. gece rüyasında ne gö­rü­yorsa, gündüz de aynısı çıkı­yordu. Zaman zaman gece rüyasında Cebrail meleğini görüyordu. Bu olaylardan çok etki­leniyordu. Her sene olduğu gibi, Ramazan ayında düşüncelere çekildiği Hıra Nur dağındaki mağaraya gitti. M. 610 yılı Ramazanın 27. günü Kadir Gecesi'nde Cebrail gelerek kendi­sine:

- Oku! Dedi. Muhammed (as) da:

- Ben okuma bilmem, dediğinde Cebrail kendisini kolları arasına alarak sıktı. Bu ko­nuşma ve kolları arasına alıp sıkma olayı art arda üç defa tekrar­landı. Sonra ilk vahiy gelir:

- Yaratan Rabb'inin adıyla oku! O, insanı alakadan yarattı. Oku! Rabb'in niha­yetsiz ke­rem sahibidir. Kalemle yazmayı öğreten O'dur. O, insana bilme­değini öğ­retti.[5]

Sonra Melek gitti. Muhammed as. bu olaydan çok korktu. Vücudu titriyordu. Heyecan doruktaydı. Bir süre hare­ketsiz kaldı. Kendisini biraz toparlayınca, Mekke'ye evine döndü ve yattı. Hanımı Hatice, üzerine bir örtü örttü. Sakinleşti. Durumu Hatice'ye anlattı. Beraberce, Hatice'nin amcası oğlu Varaka'nın yanına gittiler. Varaka kültürlü, semavî dinler hakkında geniş bilgisi olan bi­risiydi. Hasta yatağında yatan Varaka, durumu dinledi. Sonra:

- O gördüğün, Allah’ın Musa'ya ve İsa'ya gönderdiği meleğin kendisidir. Ah!.. Kavmin seni Mekke'den sürgün edeceği zaman sağ olsaydım, dedi. Muhammed as:

- Kavmim beni (Mekke'den) çıkartacak mı? diye hayretle sorunca, Varaka:

- Senin getirdiğin gibi bir kitapla gelen hiçbir peygamber yoktur ki, kendisine düşmanlık edilmesin. Senin o gününe yetişirsem, mutlaka sana yardım edeceğim, dedi. Bir müddet sonra Varaka öldü.[6]

Muhammed as.’a bir süre vahiy gelmedi. Sessiz ve neyapacağını bilmediği bir anda Cebrail meleği kendisine göründü ve şöyle dedi:

- Ey Muhammed!.. Sen gerçek bir peygambersin.[7] Bu konuşma üzerine Sevgili Resûlümüzin korku ve endişesi hafifleyerek rahatlamıştı.

Yakın Çevreye Çağrı

Muhammed as. bir gün yolda yürürken gökten bir ses duydu. Sağ sola bakındı. Bir de baktı ki, Hira dağında kendisine gelen melek,  Korktu ve heyecanlandı. Eve gelip bir örtüye bürünerek yattı. Sonra kendisine şu ayetler indirildi:[8]

- Ey elbisesine bürünen!.. Kalk da uyar! Rabb'ini büyükle. Elbiseni temizle. Pislikten uzak dur. Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma. Rabb'in için sab­ret.[9]

Allah’ın elçisi, bu emirden sonra pek çok emirler almaya başladı. Bir örnek daha verelim:

"Allah'la bereber başka bir tanrıya yalvarma. Yoksa azab­landırılan­lar­dan olursun. Ve yakın akrabalarını uyar. Müminlerden sana uyanlara kanat­larını ger. Şayet sana karış gelir­lerse, de ki: Ben sizin yaptıklarınızdan uza­ğım..."[10]

Muhammed as., Safâ tepesinin üzerine çıkarak Mekke'lilere seslendi. Oraya gelenlere şöyle dedi: 

- şu tepenin arkasında size saldırmak üzere askeri bir birliğin ol­duğunu ha­ber versem, ne dersiniz? Bana inanır mıydınız? Onlar da:

- Evet inanırdık. Senden doğruluktan başka bir şey görmedik, dediler. Allah’ın elçisi:

- O halde Ben, İiddetli bir azap gelmeden önce sizi uyarıyo­rum... Ey Abdulmuttalib oğulları, kendinizi ateşden koruyunuz!.. Allah'a yemin olsun ki, si­zin için Allah'a karış ben bir şeye sahip de­ğilim. Sadece akrabalık bağından do­layı sizi ziyaret edebilirim, buyurdu. Konuşma bitti. Ortalık sakin ve herkes mem­nundu. Akrabalarına sürekli problem olan Ebu Leheb kalktı, Muhammed as.'a hakaret etti.[11] Birdenbire hava değişti. Herkes da­ğıldı. Bu duruma Sevgili Resûlümüzin canı sıkıldı. Aslında öteden beri bu adam karı­sıyla birlikte kendisini rahatsız ediyordu. Topluluk içinde yalancı di­yordu. Mekke'lileri sürekli olarak kışkırtı­yordu. Allah’ın elçisine düşmanlığı adet edinmişti. Sanki iftira, ha­karet ve yalan­lama yetmiyormuş gibi, evinin pisliklerini bir sepete doldurarak oğ­luna verip Muhammed as.’ın evinin önüne döktü­rüyorlardı. Durumu görenler, bu ahlâk dışı hareketlerden rahatsız oluyor­lardı.

Sevgili Resûlümüzin yakın çevresine yaptığı çağrı üzerine, kendisini çok yakından tanıyanlar müslüman oldular. Bu daveti ilk kabul edenler; hanımı Hatice, amcası oğlu Ali, evlâtlığı Zeyd, arkadaşı Ebu Bekir... gibi müslümanlardı.

Çağrının Yaygınlaşması

Muhammed as, Allah'tan aldığı va­hiyleri in­sanlara bildiri­yordu. Bazen fertlere, bazen da topluluklara anlatıyordu. Artık, Mekke'de Muhammed as.'dan ve yeni dinden sözediliyordu. Putperestler, İslâm dininin yayılmasını önlemek için müslüman olan kişileri ayıplayarak alay etmeye başladılar. Etkin olamayınca hakaret ve iftira yolunu seçtiler. Muhammed as'ın işi ol­dukça zorlaşmıştı. Ama her şeye rağmen, bu kutsal görevi yerine getirmeye çalışı­yordu:

Her yıl Mekke'de büyük panayırlar kurulurdu. Arabistan'ın hemen hemen her yöresinde buraya insanlar gelirdi. Büyük ticaret kervanlarıyla bu fuarlara katılırlardı. Kâbe'yi ziyaret ederler ve hac ibadetini yaparlardı. Arabistan'ın en saygın putları Mekke'de olması nedeniyle burası, dinî merkez durumundaydı. Muhammed as. Arapları gezerek onlara:

- Ey insanlar!.. "Lâ ilâhe illallâh" deyin kurtulun, diyordu.[12]

Gün geçtikçe İslam'a olan ilgi çoğalı­yordu. Muhammed as. gü­zel sesiyle Kur’ân-ı Kerîm ayetlerini dinleyen herkes etkileniyordu. Bunu engellemek için Kureyıliler elinden geleni yapıyorlardı. Kur’ân-ı Kerîm okunduğu zaman anlaşılmasın diye İslık ve alkış çalarak gürültü yapıyorlardı. Kur’ân-ı Kerîm okuyan­ları susturuyorlardı. Putperestlerin bu davranışlarını Kur’ân-ı Kerîm bize şöyle haber veriyor: "Bu Kur’ân-ı Kerîm’ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın, belki galip gelirsiniz, dediler."[13] Dinleyenleri de dövüyorlardı. İnsanları oyala­mak için birtakım etkinliklerde bulunuyorlardı. Eğlence ter­tip ediyorlar, birbirlerine Rum ve İran hikâyeleri anlatıyorlar, masal uyduruyorlar, çalgı çalıyor­lar... Dikkatlerin İslâm üzerinde dağıl­ması için ellerinden gelen bütün maharetle­ri sergi­liyorlardı. Bu çalışmaları Kur’ân-ı Kerîm şöyle özetliyor: “insanlardan bazıları, bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için boş sözleri satın alırlar. İşte alçaltıcı azap bunlar içindir.”[14]

Bazen birtakım sorular sorduktan sonra ağır söz söylerlerdi. Bir gün Allah’ın elçisine adamın biri şöyle sordu:

- İman edersem, bana ne var? Allah’ın elçisi:

- Müminlere ne varsa, sana da o var, buyurdu. O kaba adam:

- Beni başkalarıyla eşit tutan din, olmaz olsun, dedi. Kibirli kişiler, kendilerini hep ayrıcalıklı görürler. Diğer insanlarla eşit olmayı kabullenemezler. Çünkü evrensel insan haklarını anlayabilmek için bilgi, kültür, hoşgörü ve diğer insanlara saygı olması gerekir.

Yapılan alay, iftira, hakaret, dövme ve her türlü tedbirlere rağ­men, müslümanların sayıları günden güne çoğalmaya başladı. Aynı zamanda Kâbe'deki putların durumu da, tartışılıyordu. Müşrikler iyice azıtmaya başladılar. Resulullah dâhil, müminlerden dayak yeme­yen yoktu. Yakaladıkları mümin eğer kimsesiz ise, işi çok zordu. Bilâl, Zübeyr, Osman, Talha, Ebuzer, Habbab, Ammar, Zinnire... gibi müminlere yapılan iş­kenceler, ancak imanlarını artırıyordu. 

İnancından dolayı Yasir ve eşi Sümeyye şiddetli işkence altında şehit edildi. Bunlar İslâm’ın ilk şehitleriydi. Bu zulümler; tanrılaştırılan nesneler içindi. Bunların yanında insanların kıymeti yoktu.

Bir gün Muhammed as. amcası Ebu Talip’in evinde oturuyordu. Müşriklerden bir heyet buraya geldi. Ebu Talip'e:

- Ya kardeşin oğlunu sustursun, ya da onunla ve seninle çarpışırız!.. Dediler. Muhammed as. Ebu Talip'e hitaben:

- Ey amca!.. Bu tebliğ işini bırakmak için, bu adamlar güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler, ben davamdan vazgeçmem. Ya, Allah, o (dinini) bü­tün dünyaya yayar işim bi­ter. Ya da bu yolda ölürüm, buyurdu.[15]

Bu kutsal inanç hareketi dalga dalga etrafa yayılıyordu. Yapılan baskı, tehdit, dayak, işkence, öldürme gibi zulümler ilâhî gerçeğin gelmesini engelleyemiyordu. Mekke'liler bu çağrıyı durdurmak için, müslümanları dışlamaya karar verdiler. Onları bir mahallede oturmaya mecbur ettiler. Buraya giriş çıkışları kontrol altına aldılar. Her türlü sosyal ilişkiyi kestiler. Komşuluk, akrabalık, arkadaşlık... gibi bağları kopardılar. Ticareti yasakladılar. Müslümanlara yardım yapılmasın diye bir dizi önlem aldılar. Yoksulluk, açlık ve susuzluktan perişan oldular. Pek çok insan acından öldü. Bu acımasız boykot altında müslümanlar üç sene zor günler yaşadı. Müslümanların suçu "Rabb'imiz Allah'tır"[16], demeleriydi.

Muhammed as, müslümanların Habeşistan tarafına hicret etmele­rini tavsiye etti. Tavsiye üzerine Kutsal Çağrının başlangıcının 5. yılında, 10'u erkek ve 5'i kadın olmak üzere 15 kişilik ilk kafile Habeşistan’a göç etti. Bundan böyle çoluk çocuğunu, malını, akrabalarını, memle­ketini bırakıp hiç bilmedikleri yerlere gidiyorlardı. Sonlarının ne ola­cağını da bilmiyorlardı. Bir sene sonra 2. hicret yapıldı. Buna da 82'si erkek, 10'u kadın olmak üzere 92 kişi katıldı. Habeşistan'a gi­den müslümanlar, artık rahat ediyorlardı.

Hac mevsiminde Medine'den Mekke'ye gelen­lerden 5 kişi  müslüman ol­du. Ertesi yıl 12 kişi daha gelerek, Akabe deni­len yerde sevgili resulümüzle görüştüler. İslamı kabul ettiler. Kendilerine Medine'de İslam’ı anlatacak bir öğret­men istedi­ler. Muhammed as.da Mus'ab’ı görevlendirdi. Bu olaya 1. Akabe Biatı denir.

Ertesi yıl 75 kişi daha geldi. Bunların 2'si kadındı. Görüşmeler yapıldı. Sevgili resulümüzü Medine'ye davet ettiler.

- Rabbim için şartım: O'na hiçbir şekilde şirk koşmayacaksınız. Sadece O'na ibadet ede­ceksiniz. Namazı kılıp zekâtı vereceksiniz.

- Şahsım için isteğim: Allah’ın elçisi olduğuma tanıklık edeceksiniz. Çocuklarınızı ve eşlerinizi koruduğunuz gibi beni de ko­ruyacaksınız. Medine'liler şartları kabul ettiler. Sözlerinde duracakla­rına dair yemin de ettiler. Davetleri kabul edildi. Bu olaya da 2. Akabe Biatı denir.

Hicret Olayı

Müslümanlar Mekke'de artık yaşayamaz duruma gelmişti. Muhammed as. Medine'lilerle yaptığı gizli anlaşmadan sonra arkadaşlarına Medine'ye göç et­me­lerini tavsiye etti. Müslümanlar gu­ruplar halinde göç (hicret) etmeye başladılar. Mekke'liler yine boş durmadılar. Hicret edenlerin yollarını kesmeye baş­ladılar.

Artık, müslümanlar her şeylerini terk edip gizli gizli hicret ediyorlardı. Genellikle ço­luk çocuklarını götürmeyip akrabalarının yanlarında bı­rakıyorlardı. Ömer Kâbe'yi tavaf etti ve oradaki­lere:

— Ben, Allah yolunda hicret ediyorum. Karısını dul, çocuklarını yetim bırak­mak isteyen önüme çıksın... dedi. Hicret için Medine’nin yolunu tuttu.

Hicret etmeye gücü yetenlerin çoğu, Medine'ye gitmiş­lerdi. Allah'dan gelen va­hiyle Muhammed as. da hicrete hazırlandı. Bunu duyan müş­rikler, Sevgili resulümüzü öldürmeye karar verdiler. Her kabileden birer savaşçı seçile­rek gece­leyin evinin etrafını sardılar.

Muhammed as. kendi yatağına amcası oğlu Ali'yi yatırdı. Sabah olunca da, evin­deki emanet eşyaları sahiplerine vermesini söyledi. Kendisi de, evini kuşa­tan canilerin üzerine yerden aldığı bir avuç kumu serpti. Kur’ân-ı Kerîm okuyarak Allah’ın yar­dımıyla aralarından geçip gitti. O sırada Sevgili resulümüzü hiç kimse gö­rememişti.

Ebu Bekir'le birlikte hicret yolunu tuttu. Bu durum öz olarak Kur’ân-ı Kerîm'de şöyle ifade ediliyor: “Kâfir olan o kişiler (kendi aralarında) seni bağlayıp hapsetmek veya öldür­mek yahut da sürgün etmek için tuzak kuruyorlardı..”[17]

Mekke'nin gü­neyinde bulunan Sevr dağına gittiler. Orada bir mağarada giz­lendiler. Sabah olunca müş­rikler, Muhammed as.’ın hicret ettiğini duyunca şaşırdılar. Etrafa adamlar gönderdi­ler. Onu kim öldürürse, kendisine 100 deve veri­leceğini ilân ettiler.

Allah’ı unutmuş, ahirete değer vermeyen bu dar kafalı insanlar, etrafı karış karış aramaya başladılar. Bir ara Sevr dağındaki mağaraya kadar geldiler. Azıcık eğilip baksalar, mağaradakileri göre­cek­lerdi. Ebu Bekir:

— Ey Allah’ın elçisi! Eğer onlardan birisi ayaklarının ucuna bakarsa bizi görecektir, dedi. Sevgili Resûlümüz buyurdu:

— Ey Ebu Bekir! Üçüncüleri Allah olan bu iki kişiyi ne sanıyorsun?[18] 

Ebu Bekir korkup telaşlan­maya başlayınca Muhammed as:

- Üzülme!.. Allah bizimle beraberdir, buyurdu. Allah, elçisine bizim bilemediğimiz bir şekilde yardım etti.[19] Sevgili Resûlümüzi öldürmeye gelen­ler, onları göremeden çekip gittiler. Bu yolculuk sırasında Sevgili Resûlümüzin erzak ve diğer ihtiyaçlarını, Ebu Bekir'in oğlu Abdullah ve kızı Esma teda­rik ediyorlardı. Bu mağarada 3 gün kaldıktan sonra Medine yoluna çıktılar.

 Yolda Süraka isminde bir müşrik bu mütevazı kafileye yetişti. Birkaç defa saldırmak istediyse de başarılı olamadı. Çünkü her de­fasında atının ayağı kumlara gömüldü. Özür dileyerek geri döndü. Daha sonraları da müslüman oldu.

Ali Sevgili Resûlümüzin evindeki emanetleri sahiplerine verdi. Tek başına hic­ret etti. Medine'ye bir saatlik bir mesafede Kubâ deni­len köyde Sevgili Resûlümüze kavuştu.

Kubâ'da 10 gün­den fazla ka­larak bir mes­cit yaptılar. Medine'ye yola çı­ktılar. Yolun bir kısmı yürünmüştü. Daha sonra yola de­vam edildi.

Medine’ye varış: Allah elçisi, eski ismi Yesrib olan Medinetül Münevvere[20] diye isimlendiri­len şehire geldi. Bu şehir daha sonra­ları da Medine ola­rak ifade edilmeye başlandı.

Sevgili Resûlümüz Medine halkı ta­rafın­dan coşkuyla karışlandı. Medineli müslümanlar çok sevini­yordu. Bayramlar da böyle de­ğildi. İman coşkusuyla Allah’ın elçisini karışlarken hep bir ağızdan şu şiiri okuyorlardı:

Ay doğdu üzerimize

Veda tepelerinden

Şükür gerekti bizlere

Allah’a davetinden

Ey bizden seçilen elçi

Yüce bir davetle geldin

Medine’ye şeref verdin

Ey sevgili hoş geldin

Sen güneşsin, sen aysın

Sen nur üstüne nursun

Sen Süreyya ışığısın

Ey habibi, Ey Resul

Sevgili Resûlümüzi herkes kendi evinde misafir etmek istiyordu. Ama Resulullah, bindiği devesini serbest bı­rakmıştı. Nerede, kimin evinin önünde durursa onun misafiri ola­caktı. İlk önce, iki yetim çocuğa ait olan bir arsa üzerinde çöktü. Sonra kalktı ve yü­rümeye de­vam etti. Ebu Eyyûb el Ensarî'nin[21] evinin önünde du­rup çöktü. Bu ev iki kat­lıydı. Peygamber as. alt katı tercih ede­rek oraya yer­leşti.

Mekke'den Medine'ye göçe Hicret, göç eden müslüman­lara Muhacir, Medine'li müslüman­lara da Ensar ismi verildi.

Muhammed as.’ın çağrısı: Medine Dönemi

Sevgili Resûlümüzün Mescidi ve Sosyal İşlevi

Sevgili Resûlümüz, Medine'ye geldiğinde devesinin ilk çöktüğü arsayı satın aldı. Oraya Mescidinebi (Peygamber Mescidi) yapıldı. Mescidinebi'nin bitişiğine Sevgili Resûlümüze bir ev yapıldı. Diğer tarafına da, fakir ve kimsesizlerin kalacağı büyük bir salon ilâve edildi. Buraya Suffa, içinde barınanlara da Ashâbu's Suffa deniliyordu.

Bütün devlet işleri  Mescidinebi'de  yürü­tülmeye başlandı. Askeri, sosyal ve kültürel faaliyetler burada düzen­lenniyordu. Allah'dan inen bütün dinî konular halka du­yuruluyordu. Beş vakit namaz burada ce­maatle yerine getiriliyordu. Haftada bir gün, bütün müslümanlar buraya toplanarak Cuma namazını kılıyorlardı. Sevgili Resûlümüz; çeşitli yörelerden gelen kişi ve heyetlerle burada görüşüyordu. Sevgi, saygı, yardım, birlik, beraberlik ve kardeşliği kuvvet­lendirmeye neden olan her türlü açıklama, öğüt ve görevlendirmeleri burada yapıyordu.

Eğitme ve Öğretme Etkinlikleri

İslâm'ın ilk yıllarında, Arabistan'da okur yazar insanlar çok azdı. Sayıları belli bir oranda olup ve toplumun en kültürlüleri durumundaydılar.

Muhammed as.’ın peygamberliği; "Oku!.. Yaratan Rabb'inin adıyla..."[22] diye başlaması, dinimizde eğitim ve öğretimin yerini çok iyi belirlemektedir. Sevgili Resûlümüze Kur’ân-ı Kerîm ayetleri indiğinde onları yazmakla görevli müslümanlar vardı. Bunlara vahiy kâtipleri deniyordu. Yazılan ayetler çoğaltılarak müslümanlara veriliyordu. Sevgili Resûlümüz Kur’ân-ı Kerîm'in okunmasını teşvik ediyordu. Bir hadisinde, "Sizin en hayırlınız, Kur’ân-ı Kerîm’ı öğrenen ve öğretendir."[23] buyurarak eğim ve öğretimin yaygınlaşmasını sağlıyordu. Kısa zamanda okur yazar oranı artmaya başladı. Kur’ân-ı Kerîm daima insanları aydınlatan gerçeklerin bilinmesini istiyordu. Bazı ayetlerde, "De ki: Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”[24] gibi sorularla insanları öğrenmeye yönlendirmektedir.

Mesdidinebi'nin bitişiğindeki Suffa salonu, çeşitli etkinliklerin merkezi durumundaydı. Yoksul kimselerin barınak yeri olduğu gibi eğitim öğretim binası olarak kullanılmaya başlandı. Medine dışında İslâm dinini öğrenmeye gelen kişiler burada yatıp kalkıyorlardı. Bir çeşit yatılı okul durumundaydı.

Müslümanların eğitim öğretime vermiş oldukları önemi, Bedir Savaşı netice­sinde de kendisini göstermektedir. Bedir savaşında esir düşen okuryazar Mekke'lilerin salıverilmesi; Medine'li her 10 müslüman çocuğa okuma yazma öğretme karışlığında olmuştur. Savaş esirlerinin özgürlüklerine ka­vuşmaları, 20-30 günlük basit bir "öğ­retme" karışlığında olmuştur. Bu duyarlılık, insanlık tari­hinde çok az görülen olaylardır.

Sevgili Resûlümüzin yanına bir bayan geldi:

- Hep erkekler seninle konuşuyorlar. Biz, seni dinlemeye fırsat bulamıyo­ruz. Bize bir gün belirlesen, biz de yanına geliriz. Allah’ın sana öğrettiğini, sen de bize öğretirsin, dedi. Allah’ın elçisi bu öneriyi yerinde buldu. Haftanın bir gününü bayan­lara kurs için özel olarak ayırdı.

Toplumsal Barışın Kurulması

Muhammed as, hicret etmeden önce Medine karışıklık içindeydi. Medine'de Evs ve Hazrec diye bilinen Arap kabileleri ile Yahudiler yaşıyorlardı. Evs ve Hazrec kabileleri birbirleriyle hiç anlaşamazdı. Birbirleri arasında kavga ve kan davası sürüp gitmekteydi. Bazen de savaşırlardı. Savaşlarda yüzlerce insan yok olurdu. Bu iki kabile içinde müslümman olanlar hızla çoğalıyordu. İslâm kardeşliği bunları hoşgörü, sevgi, saygı bağlarıyla bir araya getirdi. Kabileciliği kaldırdı. Kısa zamanda kin, düşmanlık, intikam duyguları dostluğa, kardeşliğe, birlik ve beraberliğe dönüştü. Daha sonraları Kur’ân-ı Kerîm bu yeni oluşumu şöyle ifade etmektedir: "[25]

Medine'de yaşayan bütün in­sanlar ara­sında, vatandaş­lık anlaşması yapıldı. Bu belge, aynı zamanda dünyada ilk Yazılı Anayasa özelliğini taşımaktadır. Bu anayasa Medine'de yaşayan bütün taraflarca onaylandı. Herkesin hak ve hürriyeti belirtildi. Aralarında meydana gelecek an­laşmazlıkları kendi inançla­rına göre çözümlenmesi teminat altına alındı. Medinelilerin; sa­vaşta, barışta ve yurt savunma­sı, hiçbir ayırım olmadan herkes birlik ve beraberlik içinde hareket etmeleri kayıtlara geçildi.

Mekke'den Medine'ye göç eden müslümanlar geçim sıkıntısı çekiyorlardı. Çünkü her şeylerini bırakarak göç etme zorunda kalmışlardı. Yardım, sevgi, saygı, birlik, beraberlik ve kardeşliği kuvvet­lendirme açı­sın­dan mu­hacirlerle ensar arasında tek tek kardeşlik söz­leşmesi yapıldı. Ensar, mu­hacir kardeşlerine yar­dım elini uzattı.

Böylece, Muhammed as.’ın Medine'ye gelmesiyle toplumsal barış, huzur, güven ve hoşgörü ortamı oluştu.

Veda Hutbesi ve Muhammed as.’ın Vefatı

Muhammed as. Hicretin 10. yılında pek çok müslümanla Medine’den Mekke'ye giderek 10 şubat 632 tarihinde son hac­cını yaptı. Bu hacca 100.000'den fazla müslüman katıldı. Arafat'ta müminlere, vedalaşma niteli­ğinde olan tarihî bir konuşma yaptı. Bu konuşmaya Veda Hutbesi[26]  denilmektedir.

Sevgili Resûlümüz, konuşmasına; “Allah'a hamt ve senalar olsun..." dedikten sonra:

—Ey insanlar! ...kanlarınız, mallarınız ve namus­larınız da Rabbinizin huzuruna çıkıncaya kadar her yönüyle güvence altına alınmıştır, buyurdu. Daha sonra; emanete dikkat edilmesi, insanları güç duruma getiren faizin terk edilmesi, kan davalarının kaldırılması, erkek ve kadın haklarına dikkat edilmesi konusunda bilgi verdi. Müslümanlarca önemli olan şu emaneti hatırlattı:

- Ey müminler! Size öyle bir ema­net bı­rakıyorum ki: Siz O'na sarıldıkça sapıtmazsınız. O emanet, Allah’ın kitabı Kur’ân-ı Kerîm ve Peygamberin Sünnetidir.

Konuşmasının devamında, "müminlerin kardeş" olduğunu belirtti. Koruşmasını;

- Ey insanlar! Rabbniz birdir. Atanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocukları­sınız. Adem ise, topraktandır. Allah huzurunda en üstününüz; Allah'a en saygılı olanınızdır. Hiçbir Arabın yabancıya -takva hariç- üstünlüğü yoktur, sözleriyle tüm insanların eşitliğini vurguladı. Konuşmasına oradakileri selamlayarak son verdi.

Muhammed as.’ın vefatı: Allah elçisi Veda Haccından bir müd­det sonra hasta­landı. O zamanlar (hicri yıl olarak) 63 yaşlarındaydı. Vefat ede­ceğini anlamıştı. Malından aile fertlerine yetecek kadarını ayırdı. Geriye birazcık malı kalmıştı. Bunları da yok­sullara dağıttı. 8 Haziran 632 tarihinde pazar­tesi günü vefat etti. Salı günü cenazesi Mescidinebi'nin bitişiğindeki hanımı Aişe'nin odasında ve­fat ettiği yere defnedildi. Buraya Ravzatül Mutahhara (Temiz gül bahçesi, Cennet bah­çesi) denilmektedir.

Sevgili Resûlümüzin cenazesini damadı Ali yıkadı. Abbas, Fazıl ve Üsame yar­dım ettiler. Cenaze namazı gruplar halinde kılındı.

“Muhammed ancak bir resuldür. Ondan önce de resuller geç­mişti. Ölür veya kat­ledilirse, geriye mi döne­ceksiniz? Geriye dönen, Allah'a hiçbir zarar veremez. Allah şükre­denlerin ec­rini ve­recektir.”[27]

Kur’ân’da Muhammed as.

Muhammed as.’ın İnsanî Yönü

Muhammed as. bir insandı; annesi Âmine, ba­bası Abdullah’tır. O da diğer in­san­lar gibi acıkır, yer, içer, ge­zer, yatar, uyur, kal­kar, çalışır, sevinir, üzülür, yorulur ve din­le­nirdi. Evlen­miş ve çocukları da vardı.[28]

Kur’ân-ı Kerîm’de, sevgili Resûlümüzün in­san olma yönünü be­lir­ten bazı ifadeleri özetleyelim:

Beşer[29]; Muhammed as., bir insandı,

Yetim[30]; doğmadan önce babası vefat etmiş bir yetimdi,

Fakir[31], önceleri bir şeyi yoktu,

Sorunları[32], çok ağırdı,

Ümmî[33]; okuryazarlığı yoktu,

Yüksek ahlâklı[34]; çok olgun edep ve terbiyeye sahipti,

Güzel örnek[35]; insanlar arasındaki yaşantısı çok güzeldi.

Gaybı bilmezdi[36]; Allah’ın özel olarak bildirmediği geleceğe ait şey­leri, di­ğer insanlar gibi o da bil­mezdi.

Herkes gibi Sevgili Resûlümüz de konuşurdu. Onu arkadaşları din­lerdi. Bazen:

— Söylediğin kendi ka­naatin mi, yoksa vahiy mi? diye sorar­lardı. Söylediği söz vahiyse, her­kes su­sar ve hemen yerine ge­tirirlerdi. Eğer, kendi düşüncesiyse, arkadaşları iyice dinler sonra kendi dü­şün­celerini açıklardı. Sevgili Resûlümüz de onları dinlerdi. Kimi za­man fi­kir­leri ho­şuna gittiğinde, kendi dü­şün­cesinden de vazgeçerdi. Bu durumlar sevgili Resûlümüze noksanlık getirmezdi. Arkadaşları yeri geldikçe Allah’ın elçisine şöyle derlerdi:

— Anam babam sana feda olsun!..

Görülüyor ki; sahabe sevgili Resûlümüzü çok seviyordu. Ama ilahlaştırmıyordu. Netice olarak şu hadisi şerif konunun özünü mükemmel toparlamaktadır: Nebi as.:

— Beni, Allah’ın bana verdiği mevkiden daha yukarı çıkartmanızı istemiyorum. Ben, Abdul­lah’ın oğlu Muhammed’im. Onun kulu ve elçisiyim.[37]

Müslümanlıkta resûl/nebileri sevmek çok önemlidir. An­cak, hiç­bir şekilde Allah’ın sevi­ye­sine asla çıkar­ılamaz. Eğer Allah’ın seviye­sine çıkarılırsa kişi, “şirk” denen büyük sapık­lı­ğın içine gir­miş olur.­ Böylece “kaş yapayım” derken, göz çıkarmış olur.

Muhammed as.’ın Peygamberlik Yönü

Peygamberlik kutsal bir görevdir. Çalışıp kazanmakla elde edile­mez. Zengin, kuvvetli ve şöh­retli olmakla ilgisi yoktur.  Allah iste­di­ğini elçi olarak görevlendirir. Allah, “Bu, Allah’ın bir lütfu­dur. Onu dilediğine verir.”[38] buyurmuştur.

Allah’ın gösterdiği yol; insanlara barış, huzur ve güven ve­rir. Ka­ranlık ortamdan aydın­lığa çıka­rır. İnsanlar arasındaki ayrıcalık­ları kaldırarak eşitlik ve özgürlük ortamını oluştu­rur. Resûl/nebilerin gö­revi, insanları bu güzel ortama çağırmaktır. Kur’ân-ı Kerîm’de, “Biz, resûlleri sadece müj­deleyici­ler ve uyarıcılar olarak gönderi­riz...”[39] buyurulmuştur. Onlar; doğru yolun güzel sonucunu müjde­ler, yanlış yolun da kötü neticeleri hakkında uyarı­larda bulu­nur­lar.

Risâlet görevi Muhammed as.'la son bulmuş­tur. Kur’ân-ı Kerîm’de; “Mu­ham­med... Allah’ın elçisi ve resûllerin sonuncusudur”[40] diye belirtilmektedir. Onun müjde ve uya­rısı bü­tün insan­lığı kapsamaktadır. Allah, “Biz, seni bütün insanlara sadece müj­de­leyici ve uya­rıcı olarak gön­der­dik...”[41] buyurmakta­dır.

İslâmiyet’te, bütün resûl/nebilere inanılır. Onlar arasında ayırım yapılmaz.[42] Allah’ın sev­gili kul­ları­dır. İsimleri her zaman saygıyla anı­lır. Allah’tan sonra en fazla sevgi ve saygı on­lara gös­te­rilir.

İslâm dininin temel esaslarından Şahadet Kelimesinde Muhammed as.'ın resûl olması ifade edilmektedir. Her Müslüman elinden geldiği kadar Mu­ham­med as.'ın gösterdiği yol­dan gitmeğe çalışır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de;

De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve gü­nahlarınızı ba­ğışlasın...”[43] buyrulmaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm’de sevgili Resûlümüze hitaben Yüce Allah şöyle buyurur:

De ki: Ben de ancak sizin gibi bir beşe­rim. Yalnız bana, ilâhı­nı­zın tek bir ilâh olduğu vah­yo­lunu­yor. Rabbine ka­vuş­mayı uman kimse sa­lih amel (yararlı iş) işlesin ve Rabbine ibadette hiçbir ortak koş­masın.[44]

Kur’ân-ı Kerîm’de, Yüce Allah’ın elçileri Nuh, Salih, Şuayb ve Hu­d'un kendi toplumlarına ön­ce­likle “Tevhid İnancını” teb­liğ ettikleri bildirilmektedir:

...Dedi ki: Ey kav­mim! Allah’a ibâdet edin. Sizin için O'ndan başka ilâhınız yok­tur.[45]

 

 



[1]16/Nahl: 58-59

[2] Ebu Dâvud

[3] Muhammed ve Ahmed; çok övülen, güzel huyları olan anlamına gelmektedir.

[4] [4]Kur’ân-ı Kerîm'da, Muhammed 4, Ahmed ise 1 defa zikredilmektedir.

[5] 96/Alak: 1-5

[6] Buhari, Enbiya, 21; Müslim, İman, 252-254; Tirmizi, 3632.

[7] Buhari, Enbiya, 21, Tefsir, 96/Alak, 1-3; Müslim, İman, 252-254; Tirmizi, 3632.

[8] Buhari, Enbiya, Tefsir, 79/Müddesir, 4-5; Müslim, İman, 255-258; Tirmizi, 3325.

[9]  74/Müddesir: 1-7

[10] 26/şuara: 213-216

[11] Buhari, Cenâiz, 98, Tefsir, şaarâ, 2/2; Ahmed bin Hanbel, II, 333; Müslim, İmân, 351, s. 192; Nesâî, Vesâyâ,6; Tirmizî, 3185;

[12] Muhammed Ebu Zehra, Son Peygamber Muhammed as, 2/78, Trc. Mehmet Keskin, Birleşik Yayıncılık, İstanbul, 1993.

[13]  41/Fussilet: 26

[14] 31/Lokman: 6

[15] Muhammed Ebu Zehra, Son Peygamber Muhammed as, 2/180-181, Trc. Mehmet Keskin, Birleşik Yayıncılık, İstanbul, 1993.

[16] 22/Hacc: 40

[17]  8/Enfal: 30

[18] Buhâri, Tefsir 9- sûre 9; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 1; Tırmizt, Tefsir 9. sûre 11; Müsned, 1, 4.

[19] 9/Tevbe: 40

[20] Muhammed as.’ın gelmesiyle nurlan­dırılmış şe­hir, demektir.

[21] Ebu Eyyûb el Ensarî'nin mezarı İstanbul'da Eyüp semtindedir.

[22] 96/Alak:1

[23] Buharî, Fedâilu'l Kur'ân, 21; Ebu Davud, 1452; Tirmizî, 2907; İbni Mâce, 211.

[24]  39/Zümer: 9

[25] 3/Aliimran: 103

[26] Tirmizî, ha. no, 1163, 2159, 3087; Ebu Davûd, ha. no, 1947, 1948, 3334; İbni Mâce, ha. no, 1851, 3055; Buharî, İlim, 9, I, 35, II, 192, V, 125,VII, 83, VIII, 15; Müslim, İmân, 119,120

[27]  3/Aliimran: 144

[28] 12/Yûsuf: 109; 13/Ra'd: 38; 14/İbrâhîm: 11; 16/Nahl: 43; 25/Furkan: 20.

[29] 18/Kehf: 110, 41/Fussilet: 6

[30] 93/Duhâ: 6

[31] 93/Duhâ: 8

[32] 94/İnşirah: 3

[33] 7/A’râf: 158

[34] 68/Kalem: 4.

[35] 33/Ahzâb: 21.

[36] 7/A’râf: 188

[37] Ebû Dâvûd: 4806

[38] 62/Cuma: 4

[39] 6/Enam: 48; 18/Kehf: 56

[40] 33/Ahzâb: 40.

[41] 34/Sebe: 28

[42] 2/Bakara:  285

[43] 3/Âliimrân: 31

[44] 18/Kehf: 110

[45] 7/A'râf: 59, 7/A'râf: 73, 7/A'râf: 85, 11/Hûd: 50