KÜLTÜR VE
DİN
|
Kültürün
Ayrılmaz Parçası Olarak Din Edebiyatımızdaki
Dini Motifler Örf
ve Adetlerimizde Dini Motifler |
a)
Kültürün tanımı ve anlaşılması: Kültür
batı dillerindeki "cuntura" kelimesinden dilimize geçmiştir. Toprağı ekip
biçmek ve ürün anlamına gelmektedir. Dilimizdeki kültür kelimesinin yerine
önceleri başka kelimeler de kullanılmıştı. Bunlar; irfan, hars, ekin
kelimeleridir.
Kültür, konunun uzmanları tarafından
farklı şekillerde tanımlanmıştır. Ancak, genel olarak kültürü şöyle
tanımlamak mümkündür.
Kültür: Bir ulusun, tarihi boyunca
biriktirdiği ve edindiği, kendine has duyuş, düşünüş şeklinin semboller,
gelenekler ve sosyal yaşantı tarzında ortaya çıkmasıdır.
Kültür; sosyal, ekonomik, edebî ve
sanatsal alanlardaki çok çeşitli birikimlerin hayata yansımasıdır. Bir
toplumun, tarih boyu elde ettiği her türlü kazanımın ortak olarak teneffüs
edilmesidir. Diğer bir ifadeyle kültür, birikimlerin toplumsal yaşama dönüşmesidir.
Bu yaşayış ve karakteri toplumda kendiliğinden, hayatın doğal akışı içerisinde
öğrenilir. Toplum bireyleri yaşadıkları toplumda bu kültür değerlerini
kendiliğinden alır. Kültür, havanın teneffüs edilmesi gibi, milletin bireyleri
tarafından her an teneffüs edilir. Özellikle bu ortamın dışına kısa bir süre
için bile çıkan kimse, ya gittiği yerde veya döndüğünde bunu daha iyi hisseder.
Kendi kültürüne ait bir şey ile karşılaştığında, kendine aidiyet duygusunun
heyecanını duyar. Farklı kültüre bağlı bir insandan bizim kültürümüzün bir
parçasından duyduğumuz heyecanı duyması bekleyemeyiz. Mehter takımının çaldığı
bir kahramanlık marşını bir yabancının bizimle aynı duygu ile dinlemesini
beklememiz yanlış olur. Çünkü çalınan şarkı bize tarihimizi, bu tarihte
verdiğimiz mücadeleleri hatırlatır. Kendimizi o tarihe ait hisseder ve
duygulanırız. Bu kültüre bağlı olmayan kişi bizimle aynı duyguları yaşayamaz.
Çünkü aynı kültüre mensup değildir.
Herhangi bir kültürün bir parçası
olarak karşımıza çıkan bazı uygulamalar, ancak o kültürün bütünlüğü içinde
anlaşılabilir. Her kültürel değeri olan uygulamanın dayandığı bir temel vardır.
Bu temel, dinî bir anlayış tarihî bir tecrübenin hatırası veya bir sevgi,
nefret ya da kahramanlık olabilir. Kültürel mirasımızı daha iyi anlamanın yolu
onların dayandığı bu temelleri bilmemize bağlıdır. Örneğin halk dansları,
cirit, kılıç-kalkan oyunları... vs. gibi folklorik değeri olan kültür
görüntülerini anlamak da böyledir. Bunların sembolize ettiği duyguları ve
tarihteki önemini hatırladığımızda anlamlı olurlar.
b)
Kültürün Öğeleri: Bir
bütünü oluşturan elemanlara öğe denir. Kültürün de oluşumunu ve şekillenmesini
sağlayan esas unsurlar vardır. Bu unsurlara kültürün öğeleri diyoruz. Bunlar
kısaca din, ahlâk, hukuk, örf, tarih, coğrafya, sanat, üretim araçları...
olarak belirtilebilir.
Kültür, tarih boyunca bir milletin
meydana getirdiği bütün maddi ve manevi değerleridir. Bu sebeple kültür
toplumun eseridir. Toplumun yaşadığı tecrübelerin, sahip olduğu inançların,
içinde yaşadığı coğrafi koşulların harmanlaması ile oluşarak şekillenir.
Kültürlerin oluşumunda, dini
inançların her zaman ve her toplumda büyük etkisi olmuştur. Zira insan
davranışlarını şekillendiren önemli bir öğe de dini inançtır. Bu sebeple din,
kültürün kurucu unsurlarından biri kabul edilir. Din, toplumların kültürünün
eriyip gitmemesini ve sonraki nesillere aktarılmasını sağlar.
Din, milletlerin dinin özü ile
çatışmayan önceki kültürlerini yaşamalarına imkân vererek, hatta bazen ona dinî
bir renk kazandırarak nesiller boyu devam etmesine katkıda bulunur. Eski
kültürü korumanın bu olumlu yönünün yanında bir de olumsuz durum vardır. O da
yanlış ört ve adetlerin zamanla insanlar tarafından din zannedilmesidir. Hal bu
ki ilâhî kökenli dinler insan eseri olan kültürün dışında oluşan bir öğedir.
Çünkü kaynağı insan değil Allâh'ın Resûllere gönderdiği vahiydir. Fakat
insanlar dini kabul edip günlük hayatlarında uygulamaya başlayınca dinde bazı
yanlış yazımlar ortaya çıkabilir. Toplumların eski kültürleri, alışkanlıkları
veya zorlama yorumlar bu duruma neden olur. Dinî olmayan pek çok adet ve
alışkanlık dinî bir görüntü içerisinde cehalet sonucu günlük yaşama girer.
Çeşitli toplum katmanları arasında görülen pek çok hurafe, yanlış bir şekilde
inanç dinî inançlarla beslenir. Türbe ziyaretleri, dilek tutma, mum yakma,
çaput bağlama, köcek açma, kurşun dökme, nazar boncuğu ve muska gibi pek çok
hurafe din ile ilişkili olmadığı halde, din ile bağlantılı hale gelmiştir.
Örneğini verdiğimiz bu adetler İslâm öncesi kültüre dayanır. İslâm dini ile
hiçbir ilgisi yoktur. Hatta dinimiz bu adetleri yasaklamıştır. Bunlar, olumsuz
adetlerin din ile irtibatlanmasına örnek teşkil etmektedir.
Diğer taraftan din zamanla kültürün
bir parçası haline gelir. Toplumların bir dine inanıp onun kurallarını
hayatlarında uygulamaları bazen yüzyıllara dayanır. Bunun sonucunda bazen
dinin herhangi bir emir ve yasağının dini kökeni bile unutulabilir.
Yaptıkları veya hoşlandıkları şeyin dinin bir kuralı olduğunu bile bilmeden
uygular hale gelirler. Zevkleri ona göre şekillenir. Böylece dinin emir-yasak
veya tavsiyesi kültürün bir parçası haline gelmiş olur. Bayram kutlamaları,
sünnet törenleri, selamlaşma şekilleri, dilde kullanılan bazı kelime ve
kavramlar, vakıflar gibi bazı hayır müesseseleri... vs.
Kültürün ayrılmaz bir parçası olması
nedeniyle din ile kültür arasındaki çok sıkı ilişkinin bir örneği de şudur;
dinimiz domuz etini yemeyi yasaklamıştır. Ama bizim toplumumuzda bu daha ileri
bir noktaya taşınmıştır. Toplum domuz ve ondan üretilmiş her şeyden tiksinir
hale gelmiştir. Yani, burada toplumun beslenme kültürü dinin bir yasağından
etkilenmiştir.
Toplumların sahip olduğu kültür; dinin
anlaşılması ve yaşanmasına da etki eder. Bu sebeple aynı dine bağlı milletlerin
dini uygulamalarında bir takım farklılıklar görebilmekteyiz. Bazı hayvanların
etlerini yemek yasak olmadığı halde, bizim toplumumuzda yenmediğini ama uzak
doğudaki bazı Müslüman toplumlarda yendiğini görmekteyiz. İşte bu, kültürün
dinle içiçe olmasını ve zamanla birbirinin ayrılmaz parçası durumuna geldiğini
göstermektedir.
Din, kültürün önemli bir kısmının
kaynağı ve kökenidir. Dinin toplum tarafından özümsenmesi onun kültürleşmesine
de yol açmaktadır.
3- Dinin
Kültürümüz Üzerindeki Etkileri
Muhammed as., hem kendi devrinin
insanlarına, hem de kendisinden sonra gelecek tüm insanlara resûl olarak
gönderilmiştir. O, nebilerin sonuncusudur. İnsanlara tebliğ ettiği İslâm Dini
ise; sadece belli bir ırka, topluma, bölgeye ve zamana gönderilmemiştir. Dil,
renk, ırk ve bölge farkı gözetmez. Bundan dolayı evrenseldir. Yani bütün
insanlara hitap eder.
Atalarımız Müslüman olunca; İslâm
Dininin esaslarına göre yeniden yapılanmaya başlamıştır. İnancında,
ibadetinde, dilinde, örf ve âdetinde, edebiyatında, musikisinde, mimarisinde...
hasılı hayatın pek çok kısmında etkilenmeler olmuştur. Eski güzel kültürümüze,
daha dinamik ilave motifler gelmiştir. Bunlardan bazılarını şöyle sıralamak
mümkündür:
İslâm’ın temel kitabı Kur’ân-ı Kerîm,
Arapça olarak indirilmiştir. Resûlümüz Muhammed as.’ın dili de Arapçaydı.
Araplar dinini öğrenmek istediğinde Kur'ân-ı Kerîm`i okudukları zaman ve
peygamberi dinlediklerinde gerekeni anlıyorlardı. Ancak resûlümüz Muhammed
as.’ın vefatından sonra yeni Müslüman olan toplumlar ise; Arapçayı
bilmiyorlardı. Bundan dolayı Arapçayı
bilip Kur’ân-ı Kerîm’i ve Resûlümüz Muhammed as.’ın hadislerini anlayan ve
kendilerine öğretecek bilginler yetiştirmeye başladılar. Daha sonra medrese
adı altında okullar açtılar. Dini konular tercüme edilerek topluma sunuluyordu.
Dinini seven Türk toplumu, Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnette zikredilen kelime ve
terimleri günlük hayatlarındaki konuşmalarında kullanmaya başladılar.
Dinî inanç ve ibadetler ile ilgili
terimlerin çoğu aynen kullanılıyordu. İmân, İslâm, ibâdet, kurbân, zekât, hac,
fitre, tekbîr, helâl, harâm... gibi kavramlar buna örnek olarak verilebilir.
Dinî literatürde kullanılan özel
isimler Müslüman olan milletlerin dillerinde aynen kullanıldı. Allâh, Cennet,
Cehennem, Cebrail, İsrafil... gibi kelimeler buna örnektir.
Arapça, dinî ifadeleri ortaya koymakla
beraber, günlük hayatta kullanılan kelimeler de dilimizde yer almaya başladı.
Örneğin; mal, mülk, evlat, ebeveyn, evrak, kitap, kalem defter, sayfa, sabah,
imsak, şafak, katil, maktul, hak, batıl, malum, meçhul.... gibi.
Yine çocuklarımıza verilen isimler de
dini motiflerden etkilendi. Örneğin: Muhammet, Ahmet, Mehmet, Tahsin, Mehmet
Ali, Mehmet Emin, Mahmut, Abdullah, Zeki, Sait, Hasan, Hüseyin, Burak, Yasin,
Tuba, Esra, Aişe, Fatıma, Zeynep...
gibi.
Türkler, Müslüman olduktan sonra ilk
dönemlerde, İran kültüründen de etkilendiler. Onların dillerinin tesirini de
görmek mümkündür. Örneğin: Abdest, namaz, niyaz, peygamber, hafta, pazar,
çarşamba, perşembe, serdar, serseri, berduş, hane, hazret... gibi kelimeler
dilimize yerleşmiştir.
Atalarımızın Müslüman olması ile
beraber, edebiyatımızda dinî temalar ve metinler ortaya çıkmaya başladı. Hatta
edebiyatımızın içine Müslümanların ortak kültür mirası olan bazı edebiyat
türleri girmeye başladı. Bunlardan bir tanesi Divan edebiyatıdır.Divan
edebiyatı, Türklerin Müslüman olmalarından sonra İslâm medeniyetinin bilim,
inanç ve kurallarının etkisinde ortaya
koydukları bir edebiyat türüdür. Divan edebiyatının en seçkin örnekleri,
Kur’ân'ın kıssalarından, sembollerinden ve resûlümüz Muhammed as.’ın
sözlerinden ilham almıştır. Birbirinden güzel telmihlerle bunlara işaret
etmişlerdir. Bunun yanı sıra her şair en güzel şiirini peygambere Na’t olarak sunmak
istemiştir. Bu sebeple şairlerimiz, Resûlullâh sevgisini konu alan (na’t türü)
şiirleri yazmışlardır. Bu örneklerin en güzelini Fuzuli’nin “Su Kasidesi”
oluşturmaktadır.
Edebiyatımızın halka mal olmuş en
güzel örneklerinden bir de Mevlit'tir. Mevlit, Muhammed as.’ın doğumunu manzum
olarak anlatan aruz vezniyle yazılmış bir şiirdir. Edebî eser olarak çok
beğenilmiş, ezberlenerek bir tören malzemesi olarak kullanılmıştır.
Âşık edebiyatının da ana beslenme
kaynaklarından biri dinî anlatım ve sembollerdir. Tabiat, güzellik,
kahramanlık, övgü, yergi... vb. ana konulardır. İslâm kültürü ile beslenerek
işlenmiştir. Türkülerimizde bile pek çok dinî temanın işlendiğini görmekteyiz.
Tasavvuf edebiyatı ise, başlı başına
bir edebiyat türü olacak kadar gelişmiştir. Allâh ve Resûlullâh sevgisi ilâhî
adı altında ahenkli sözlere dönüşmüş ve dilden dile dolaşır olmuştur.
a)
Örf ve adet kavramları:
Örf ve adet; toplumda yaygın olarak kendiliğinden uyulan ve uygulanan iş,
davranış ve alışkanlıkları ifade eder.
Örf ve adet kavramları arasındaki bu
ortak noktalara rağmen aralarında bazı farklar vardır.
b)
Örf ve adet arasındaki farklar:
1) Örf genellikle dini ve akli bir
bilgiden kaynaklanır. Sonra yaygınlaşır. Bazen bu kaynak onu uygulayanlar
tarafından bilinmeyebilir. Adet ise böyle bir bilgi temeline sahip değildir.
2) Örf daha geniş toplum kesimlerinde
uygulama alanına sahiptir. Adetler ise daha dar bir alanda uygulanır.
c) Örf ve adetlerimizde görülen dinî
motifler
Örf ve adetlerimizin pek çoğunun dinî
bir kökeni vardır. Toplumsal yaşantımızın, kederli ve sevinçli günlerinde, alış
verişte, insan ilişkilerinde, aile yaşantısında ve komşuluk ilişkilerinde
adetlerimizi ve görgü kurallarımızın çoğunu dinî motifler süsler. Dinî emir ve
tavsiyelere uyulur. Allâh'ın rızasını kazanma isteği, bu ilişkilerimizin
düzenli ve seviyeli olmasına katkıda bulunur. Örneğin; bayramlarda büyüklerin
bayramlarını tebrik, hasta ziyareti, cenaze merasimine katılma vs. gibi toplumsal
ilişkilerin kendileri dinî kökenli olduğu gibi bunların yapılışında da dinî
kurallara uygun hareket edilir. Özellikle bu işler yapılırken kullanılan
sözler, yapılan dualar ve dile getirilen temennilerde dinî motifler oldukça
geniş yer tutar.
Kültürün en önemli taşıyıcılarından
biri musikidir. Müzik, toplumların ruhi incelik ve zevk düzeyini gösterir.
Müziğin toplumun sahip olduğu kültürel dokuyla çok sıkı bir irtibatı vardır.
Kültürel dokuyla olan yakın ilişkisi, kültürler arasında musiki anlayışı
bakımından farklılıkların oluşmasının ana nedenidir. Zira müzik insanların ve
toplumların ruh halinin bir yansıması olarak ortaya çıkar. Diğer bir ifadeyle,
müzik toplumun değerlerine ayna tutar.
Dini inanç ve yaşantılarımız, tarih
boyu diğer kültür unsurlarını etkilediği gibi musikimizi de etkilemiştir. Dinin
musikimiz üzerindeki etkisi iki yönlü olarak karşımıza çıkıyor:
1-
Dini musiki: Bu tür
tamamen Allâh sevgisi, Resûlullâh sevgisi, insanları ibadete ve güzel ahlaklı
olmaya özendiren temalar işleyen şiirlerin bestelenmesiyle oluşmaktadır.
Musikimizde bu türe cami musikisi ya
da tasavvuf musikisi adı da
verilir. Cami musikisi kapsamında ezanın
çeşitli makamlarda okunuşu, tekbir
ve salâvatların okunuşu, mevlit hatta kendine özgü okunuşuyla Kuran'ın okunuşu yer almaktadır.
Bunların her biri icra edildiğinde musiki kurallarına uygun olarak icra edilmiş
ve toplumumuzun musiki zevkinin oluşmasına katkıda bulunmuşlardır.
Dinimizin kaynağı olan Kur’ân-ı Kerîm
eşsiz bir manaya sahiptir. Okunurken kalplere ve gönüllere rahatlık verir.
Makamlı okunduğu zaman cümlenin sonundaki uyum ve kafiyeleri dinleyenlere huzur
veren bir özelliğe sahiptir. Kur’ân-ı Kerîm anlamı bilinmediği halde okunsa
bile, okuyanlara ve dinleyenlere zevk vermektedir.
Kur’ân-ı Kerîm'in bu özelliği
musikimizi çok etkilemiştir. Ezan, ilâhî, münacat, kaside, mevlit, salâvat
duaları, tasavvuf müziği, kahramanlık marşları... dinî motifli bir musiki ile
söylendiğinde zevkle dinlenir.
2-
Genel musiki: Bu türe
halk ve sanat musikisinin ürünleri girmektedir. Türkülerimize baktığımızda
acıların, aşkların, umutların genellikle İslam’ın kuralları gözetilerek ifade
edildiğini görürüz. Türkülerimizde Allâh, peygamber, cennet, ezan, namaz...
gibi dinî motifler yer almakta ve acılar, aşklar umutlar bunlarla
perçinlenmektedir.
Musikimizin ünlü bestekârları
eserlerini yaparken her iki alandan da örnekler sunmuşlardır. Aslında bu
alanları birbirinden kesin hatları ile ayırmayı doğru bulmamışlardır. Eksene insanı
yerleştirdiğimizde her iki türün, insanın başka bir boyutuyla paralel olduğunu
görürüz. İnsan tek boyutlu olmadığına göre birbirinden kesin hatları ile
ayırmanın da gereğini görmemişlerdir. Örneğin tekbir bestesiyle ölümsüzleşen Itri
(1630-1711), ilâhî aşkı dile getiren güftelere yaptığı besteler yanında,
beşerî temalar işleyen şarkılar da bestelemiştir. Aynı durumu, Türk musikisinin
unutulmaz simalarından olan Dede Efendi (v.1846), Hacı Arif Bey ve diğerlerinde de görmek mümkündür.
İslâm toplumunda diğer
sahalarda olduğu gibi, dini motifler zaman içerisinde mimarimizde de kendini
göstermiştir. Dini motiflerin en belirgin olduğu yerler tabii olarak
camilerdir. Minarelerin zarafeti, camilerin azameti, medreselerin ciddiyeti, köprü, kervansaray, han, hamam... gibi
eserlerin tümünde az ya da çok dinî motifleri görmek mümkündür.
Toplumumuzun İslâm
dinine olan bağlılığı şehircilik mimarisine de etki etmiştir. Şehirlerimizin en
merkezi yerlerinde Cuma ibadetini eda etmek amacıyla büyük bir cami inşa
edilmiştir. Şehrin sütün ana caddeleri bu merkeze göre konumlandırılmıştır.
Ayrıca cami mimarisi Allâh'ın birliğini yansıtan büyük bir kubbe ile
tamamlanırken, caminin etrafı bir kültür merkezi olarak tasarlanmıştır.
Camilerin etrafı genelde çeşitli bilimlerin eğitiminin verildiği okullar ile
çevrilmiştir. İslâm'ın temizliğe verdiği önemin bir yansıması olarak da bu yapı
hamam ile tamamlanmıştır.
İslâm’da, özel yaşamın
gizli olması gerektiği prensibi, ecdadımızın konut mimarisine etki etmiştir.
Bunun sonucunda cumbalı balkonları olan evler, misafirlerin ev halkından
bağımsız olarak hareket etmesini sağlayan bağımsız odalar evlere ilave
edilmiştir.
Yolcuya yardımcı olmayı
isteyen dini tavsiye hanları ve kervansarayların inşa edilmesini ve gelen
yolculara üç gün ücretsiz barınma imkânının sunulmasını doğurmuştur. Daha
ilginç olanı ise, dinin hayvanlara iyi davranma emri konaklarda kuşların
barınması ve beslenmesi için barınakların mimariye ilave edilmesi sonucunu
doğurmuştur. Hayvanları korumak, beslemek ve tedavi etmek amacıyla oluşturulan
vakıflar ise, medeniyetimizin inceliğinin en güzel örneklerinden biridir.
Mimarimizde dinî
motiflerin sahası çok geniştir. Çeşmelerden kalelere, saraylardan mezar taşına
kadar uzanmaktadır. İslâmî mimarinin zirvesini Mimar Sinan’ın eserlerinde
görmemiz bizim için ayrı bir zevk ve övünç vesilesidir.
Pek çok alanlarda da aynı etki
görülmektedir. Evlerde dokunan seccadelerden halılara, duvarlarda asılı
Kur’ân-ı Kerîm kılıflarından, Kur’ân-ı Kerîm okunan rahlelere, kitap cildinden
camilerin güzel yazı sanatı ve rengarenk çinilerle süslenmesine, minarelerin
ucundaki hilal şeklindeki âlemden kubbelerdeki tezyinata kadar, bütün bunlar
insana gurur ve sevinç veren İslâm mimarisinin motiflerini göz önüne serer.
Din, kültürün kurucu unsurları
arasında yer almaktadır. Kültürü besleyen ve etkileyen hatta bazen oluşturan
ilahi bir kaynaktır. Bu nedenle zamanla dini olan pek çok şey kültür haline gelir.
Kültürel bir değer olarak benimsenir.
Kültürel bir bağlılık içinde hayatta
uyguladığımız, ama aslında dine dayanan iş ve davranışlar çoğu kez hayatımızı
yönlendirir. Denizin içinde yaşayan ancak denizinin farkında olmayan balıklar
gibi, ancak bu iklimin dışına çıktığımızda, durumun önemini fark ederiz. İçinde
bulunduğumuz kültür ikliminin düşünce ve yaşantımız üzerinde ne kadar etkili
olduğunu o zaman anlarız. Ezan sesini duymayı ne kadar benimsediğimizi,
selamlaşmadaki duaları, misafirlik anlayışını, camilerin yükselen minarelerini
görmeye ne kadar da aşina olduğumuzu hissederiz.
Bu derece canlı olarak soluduğumuz
kültür ve kültürel değerleri bütün güzelliğine rağmen rağmen hiç sorgulamadan
kabul etmemiz doğru olmaz. Kültürel değerlerin, eleştiriye tabi tutulacak
yönleri de vardır. İşte bu eleştiriyi rahat ve sağlıklı yapmak için, dini doğru
anlamak önem kazanmaktadır.
Dini doğru anlamanın yolu insan-din ilişkisini
iyi çözmekten geçer. Dinin insan için, onun mutluluğu için var olduğunu tespit
etmemiz gerekir. Diğer önemli bir nokta ise, dinin insan doğasıyla uyumlu
olduğu veya olması gerektiğidir. İnsan doğasındaki bir eğilimi, bir isteği
doğru bir şekilde yönlendirmek yerine bastırmaya çalışan bir din anlayışı dini
doğru anlamamaktır. Örneğin insan doğasında sahip olma ve kazanama isteği
vardır. Sahip olma (iyelik-mülkiyet) duygusunu dikkate almadan “dünya boştur”,
"sahip olmaya değmez" diyerek her şeyden el etek çekmeye çağıran bir
din anlayışı insan doğasına aykırı düşmektedir. İnsanı doğasında neslini
sürdürme isteği olduğu halde her türlü kadın-erkek ilişkisini yasaklayan bir
yaşam tarzını övmek de doğru bir din anlayışı değildir. Hıristiyanlık
dünyasında bir dönem rahip ve rahibelerin manastıra çekilip her türlü isteklerinden
vazgeçmeleri sıkı bir şekilde övülmüştür. Bu hayata "Ruhbanlık"
denmektedir. Allâh'ı razı etmek, yüce makamlara ulaşma isteği ile oluşturulan
bu yaşam tarzı daha sonraları sürdürülememiş ciddi ahlaki sorunlar
doğurmuştur. Unutmamız gerekir ki insan doğasına uygun olmayan din anlayış
doğru olmadığı gibi, uygulanamaz da. Sonu mutlaka sapmadır.
İnsan doğasını esas alan ve dinin açık
kaynaklarına yaslanan bir din anlayışı, ancak doğru bir din anlayışı olabilir.
Böyle bir din anlayışı ile her şeyi daha sağlıklı değerlendireceğimiz gibi
kültürü de daha iyi anlayabiliriz. Bu koruda ilginç bir örnek Muhammed as.
döneminde yaşanır. Allâh’ın Elçisi’nin oğlu İbrahim vefat ettiğinde güneş
tutulması meydana geldi. Geleneksel kültürün “yüce” kabul edilen insanlar için
efsane ve olağan üstülük oluşturan yönü hemen devreye girdi. İnsanlar,
“Resûlümüz Muhammed as.’ın oğlu öldüğü için güneş tutuldu.” yorumunu yapmaya
başladılar. Allâh’ın Elçisi bu değerlendirmeyi doğru bulmadı. Bu konuda şöyle
buyurdu:
- Güneş ve ay bir kimsenin ölümünden
veya yaşamasından dolayı tutulmaz. Fakat o ikisi, Allâh’ın kullarına gösterdiği
ayetlerden iki ayettir. Güneş tutulmasını gördüğünüzde namaza koşun.[1]
Görülüyor ki; Allâh, varlıklara vermiş
olduğu özellikleri bir insanın ölümünden dolayı değiştirmemektedir. Böylece
resûlümüz Muhammed as.’ın bu güzel açıklaması olan “doğru din”, kültürel bir
sapmanın önüne geçti.
Bağnazlık kelimesinin karşılığı olarak
dilimizde taassup ve körü körüne bağlılık kelimeleri de kullanılmıştır.
Bağnazlık:
Herhangi bir sağlam
bilgiye dayanmaksızın bir inancı, bir düşünceyi ve bir davranışı körü körüne
benimseyip farklı olan her şeye düşman olmaktır.
Tanımdan da anlaşılacağı üzere
bağnazlığın belirtileri şunlardır.
a)
Bilgisiz bağlılık: Bağnazlık
bilmeden inanma ve tanımadan bağlanma şeklinde ortaya çıkar. Bağnaz kişinin
bilgileri kulaktan dolmadır. Bilgilerin doğru ve yanlışlığını ölçecek düzeyde değildir.
Şiddetli bir cehalet içinde yaşamakta, ancak bunun farkında değildir.
Sağlam bir bilgi temeline dayanmayan
bağnazlık, her inanç ve düşünce kesiminde ortaya çıkabilmektedir. Ancak
dinimiz körü körüne inanmayı ve bilmeden bağlanmayı doğru bulmamaktadır.
Dinimiz, insanların sağlam bir bilgiyle, bilerek ve tanıyarak iman etmelerini
istemektedir. Kur’ân, Resûlümüz Muhammed as.’ın çağrısının bilgiye dayandığını
şöyle ilan etmektedir:
" (Ey Rasulüm!..) De ki: İşte bu
körü körüne değil bilgi üzere çağırdığım yoldur. Ben ve bana uyanlar biz böyleyiz (bilgiye dayalı
davet yaparız)." [2]
Bu ayet, resûlümüz Muhammed as.’ın ve
ona inanan müminlerin yolunun insanları gözü kapalı olarak dine çağırma
olmadığını açıklamaktadır. Onların yolunun kanıtlarla insanları davet etmek
olduğunu bize göstermektedir. Bu sebeple “gözlerini kapayarak” inanma şekli
İslâmî tutum değildir. Bunun yanında araştırıp öğrenmemek, bu konuda tembellik
göstermek de bir Müslüman’a yakışmaz.
Müslüman kişi dinini, Kur’ân-ı
Kerîm’den ve resûlümüz Muhammed as.’ın sahih sünnetinden öğrenmek zorundadır.
Aklını ve anlayışını geliştirip kendini cehaletten kurtarmalıdır. Unutulmamalı
ki her türlü bağnazlığın temeli bilgisizliktir. Cehaletten yılandan kaçar gibi
kaçmak, bilgiye susuzluktan kavrulan insanın çeşmeye koşması gibi koşmak
inanan insanın davranışıdır.
b)
Başkasına düşman olmak:
Bağnazlığın diğer bir belirtisi, kendisi gibi düşünmeyen, kendisi gibi
inanmayan insana karşı duyulan öfke ve düşmanlıktır. Bağnaz kişiye göre herkes
onun gibi düşünmek ve inanmak zorundadır. Kendisi gibi olmayanlar, her türlü
kötülüğün odağıdır. Bu sebeple onların temel hak ve hürriyetlerini bile
çiğneyerek düşmanlık yapmayı samimiyetin ölçüsü zannetmektedir. İnancında
samimi olmak ile bağnazlık birbirine karıştırılır. Halbuki bir insanın bir
inanca sahip olma hakkı vardır. Bu bağnazlık değildir. Hatta inancını anlatma
ve savunma hakkı vardır, bu da bağnazlık değildir. İnandıklarını samimi ve
dürüstçe yaşama hakkı vardır ve bu da bağnazlık değildir. Başkasının da düşünme,
inanma, ifade etme, uygulama hakkının olduğu kabullenmediği zaman bağnazlık
girdabına düşmek kaçınılmaz olur.
Bağnazlığın her türlüsü zararlı
sonuçlar doğurduğu gibi, dinsel bağnazlıkta çeşitli zararlar doğurur. Dinsel
bağnazlığın doğuracağı zararları şu şekilde sıralamak mümkündür.
1) Dinsel bağnazlığın ilk zararı dinin
kendisinedir. Dine bağnazca bağlananlar tanımak ve öğrenmek isteyen insanları
ürkütürler. İnsan ile din arasına engel olarak girerler. Hakikaten kötü
örneklerin etkilerini ortadan kaldırmak güçtür. Bir dinsel inancın
bağnazlarının inançlarına verdikleri zarar, o dine karşı çıkanların verdiği
zarardan daha fazladır.
2) Dinsel bağnazlık aklı ve düşünceyi
öldürür. Aklı kullanmayı, inceleyip araştırmayı terk eden insanlar koyu bir
cehaletin içerisinde kaybolurlar. Toplumun yaşam ve gelişme merkezi olan
düşünce hayatı ölür. Hurafe ve sapkınlıklar din adına yayılır.
3) İnsanlar arasında hoşgörü ortadan
kalkar. Birbirinin görüş ve düşüncelerine saygı duymayan bir toplum ortaya
çıkar. Küçük düşünce ayrılıkları çatışma ve kavgaların nedeni olur. Toplumun
birliği ve huzuru kaybolur. Birbirine karşı tahammülsüz ve hoşgörüsüz bir insan
yığını haline gelir.
Sevgili Resûlümüz ilim-cennet
ilişkisini şöyle açıklamıştır:
- Kim ilim tahsil etmek için bir yola
koyulsa, Allâh ona Cennet yolunu kolaylaştırır.[3]
Yine aynı şekilde sevgili Resûlümüz
ilim-Müslüman ilişkisini de şöyle açıklamıştır:
— Çalışınız,
herkes yaratıldığı şeyde başarılı kılınır.[4]
Bilinçli insanlar gerçeklere göre
hareket ederler. Doğruluğu belli olmayan “zanlara” fazla önem vermez.
Gerçek-zan birbirinin zıddıdır. Bu duruma ışık tutan bir kaç ayet meali:
* ...(gerçeğe dayanmayarak) kötü zanda
bulundunuz. Mahvolmayı hak etmiş bir topluluk oldunuz.[5]
* Ey iman edenler!.. Zannın çoğundan
kaçının.[6]
* Bu konuda, onların hiçbir bilgisi
yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise; gerçek karşısında bir şey ifade etmez.[7]
[1] Buhari, küsuf 4,
Müslim, küsuf 3, Ebu Davud, no: 1180, Tirmizi, no: 561,563, Neseî, küsuf 6, , İbni Mâce no: 1263…
[2] 12/Yusuf: 108
[3] Tirmizi, no:2681, Ebu
Davud no: 3641
[4] Buhârî, Kader: 4,
Tefsîr, sûre: 92; Tevhîd: 54; Müslim, Kader: 7, 9; Ebû Dâvûd, Sünnet: 16;
Tirmizî, Kader: 3; Tefsîr, sûre: 92; İbn Mâce, Mukaddime: 10, Ticârât: 2; İbn
Hanbel, Müsned: 1 /6, 4/67, 427, 431
[5] 48/Fetih: 12
[6] 49/Hucurat: 12
[7] 53/Necm: 28