DİN, AKIL VE BİLİM
İnsanı, diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliği, düşünebilen bir varlık olmasıdır. Bu yetenek yeryüzündeki varlıklar arasında yalnıza insana özgüdür. İnsanın aklını kullanması ve düşünebilmesi, yeryüzündeki varlıklar üzerinde söz sahibi olma ve onlardan kendi yararı için faydalanma imkânı verir. Yeryüzünde bulunan diğer canlılar ise varlıklarını ve yaşamlarını, Allâh’ın onlara bahşettiği içgüdünün yardımıyla sürdürürler.
Düşünebilme yeteneği, insanın davranışlarını ve işlerini bir amaca uygun olarak düzenlenmesidir. Düşünme, amacı belirleme ve amaca uygun araçları seçebilmektir. Bu bakımdan amacı ve bu amaca ulaşmak için yapılması gereken ve uyulması gereken kuralları belirlenmemiş bir sürece düşünme adı verilmez. Düşünebilme yeteneğinin ürettiği ürünlere de düşünce demekteyiz. Ancak bir sözün ve niyetin düşünce olması için belli bir amaca ulaşmak için uygun bir yöntemle üretilmiş olması gerekir.
Dinimizin ana kaynağı olan Kuranı kerim, insanı düşünebilen bir varlık olarak kabul eder. Allâh’ın yeryüzündeki bunca canlı arasında insana din göndermesi de insanın bu özelliğinden dolayıdır. İnsanoğlu, Allâh’ın varlığı ve birliğine, ona şükredip kulluk etmek gerektiğine aklını kullanarak/düşünerek ulaşmak zorundadır. Aklını tutkularının peşinden sürüklenmekten kurtararak bu akıl ile gerçeği bulması gerekir. Çünkü kontrolsüz isteklerin peşinden koşmak bir çeşit köleliktir. Diğer bir ifadeyle isteklere esarettir. Kur’ân, düşünerek hareket etmeyi bırakıp heva ve heves peşinde koşanları “boş hevalarını ilâh” edinenler olarak niteler:
* İlahı, heva ve hevesi olanı gördün mü? Artık ona sen mi vekil olacaksın? Sen onların çoğunu işitir veya akleder/düşünür mü sanırsın? Onlar yalnızca hayvanlar gibi (iş ve faaliyette bulunurlar) hatta daha şaşkın bir yoldadırlar.[1]
Bu ayette kınanan insanlar, düşünebilme yeteneğini olup da kullanmayan insanlardır. Buna yol açan da, heva ve heveslerin, adeta içgüdülerin hayvanları yönlendirmesi gibi onları sürüklemesidir. Hayvanların içgüdüleri ile hareket etmesi yaratılışları gereğidir ve ancak bu şekilde varlıklarını sürdürürler. Hiç sorgulamadan, doğru veya yanlış olup-olmadıklarına bakmadan arzu ve tutkularının peşinde sürüklenen kişi, adeta içgüdüsünün ardından yürüyen hayvan gibi davranmış olur. Kuran, böyle yaşamayı insana yakışır bulmaz. Israrla insanı düşünme yeteneğini kullanmaya çağırır. Zira ancak düşünerek hareket ettiğimizde, insana yakışır bir davranış sergilemiş oluruz.
Akıl, insanın düşünme, kavrama, bilgi elde etme, karar verme ve tedbir alma gücüdür. Bu yetenek sayesinde faydalıyı-zararlıdan, doğruyu yanlıştan ayırt etmek mümkündür. Akıl sayesinde bilgi elde edilir ve bu bilgi insanoğlunun daha rahat ve huzurlu yaşayabilmesi için kullanılır.
İnsanın söz ve davranışlarının doğru ve geçerli olması, ancak akıllı olduğu zaman mümkün olabilir. Sorumluluk, akla dayanan, aklın var olması ile oluşan bir durumdur. Bu sebeple hukukî sorumluluk gerektiren söz ve davranışların, akıllı kişiler tarafından gerçekleştirildiğini tespit etmek önemlidir. Mahkemelerde yargılanan sanıkların, aklî durumlarının adlî tabipler tarafından tespit edilmesinin nedeni budur.
İnsanın her türlü sorumluluğunda olduğu gibi dini sorumluluğunun da ön şartı akıl sahibi olmaktır. Zaten din, akıl sahibi insanlara ulaştırılan bir mesajdır. Allâh, akıl sahibi olduğu için yeryüzündeki milyonlarca canlı arasından insanı seçmiştir. Kendisine din göndermiştir. Gerçekten de insan, söz ve davranışlarında amaç gözetebilen, işin sonucunu görebilen ve faydalı ile zararlıyı ayırabilen tek varlıktır.
Din, insanlara, uydukları durumda daha mutlu olmaları sağlayacak prensipler sunmaktadır. Dünya hayatında, inanç, ibadet, ahlak ve hayat anlayışı bakımından insanı yönlendiren bu teklifler, ancak akıl ile kavranabilir. Diğer bir ifadeyle dinin kurallarını benimseyip-benimsememe öncesinde akıl devreye girmekte ve karar vermektedir. Dinin emir, yasak ve tavsiyelerinin, insan mutluluğunu gerçekleştirmeye elverişli olduklarına akıl karar vermektedir. Akıl dini anlamada önemli bir anahtar role sahiptir. Bu bakımdan aklın korunması gerekir. Yanlış önyargılar ile yanlış yanlış yönlendirilmemesi gerekir. Zira insan aklının doğru kararlar vermesi için, doğru bilgi materyalleri ile buluşturulması gerekir. Akıl, karar alma süreçlerinde elindeki bilgi malzemesini analiz ve sentez yolu ile değerlendirir. Mantıkî düşünme kurallarıyla birbirlerine bağlar. Karar alma sürecinde akla ulaşan yanlış bilgi malzemesi aklın yanlış kararlar almasına yol açabilir. Allâh'ı tanımak isteyen akıl, onun sanatına bakmalıdır. Kur’ân-ı Kerîm, insan aklını, evren ve evrenin içinde bulunan varlıkların düzenini onlardaki sanatı ve inceliği incelemeye yöneltir. Bu şekilde aklını iman ile sonuçlanan bir karar vermesini sağlamaya çalışır.
Dinî sorumluluğun akılla olan ilişkisi sevgili Resûlümüz Muhammed as.’dan nakledilen iki hadiste şöyle ifade edilmektedir:
— Üç kişiden kalem kaldırılmıştır:
1. Uyuyandan; uyanıncaya kadar,
2. Akıl hastası (bunak, sara, baygın)dan; iyileşinceye kadar,
3. Çocuktan; büyüyünceye (rüştüne varıncaya, ihtilam oluncaya) kadar.[2]
— Allâh (azze ve celle); ümmetimden hata, unutma ve (başkalarınca) yapılan zorlamaları hoş karşılamıştır.[3]
Dinin muhatabı insandır. İnsanı etkileyip ikna ederek mutluluk yoluna iletmek ister. Dinin muhatabı olan insan ise; ne sadece mantıksal bir akıldır, ne de sadece coşkun heyecanlardan meydana gelen duygudur. Belki de insan, aklın ve duygunun harmanlandığı düşünce ve hissin bütünleştiği bir varlıktır. Bu niteliği sebebiyle insan, özel bir varlık olmayı hak etmiştir.
İnsan, rasyonel düşünme, neden-sonuç ilişkisi içerisinde sorunları çözme, eğilimine sahiptir. Bu özelliğinin yanı sıra felsefî anlamda varlığı anlama isteğini taşıyan bir varlıktır. İslâm insanın bu yönlerine çok değer verir. İnsanın bu yönü İslam kültüründe “akıl” sözcüğü ile anlatılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm insanları, Allâh’ın varlığına, birliğine, onun bütün kâinatı içindekiler ile beraber yarattığına ikna etmeye çalışırken somut kanıtlar ortaya kor. İnsanlara çeşitli sorular sorar. Kendi yaratılışınıza bakmaz mısınız? Göğün nasıl yükseltildiğini görmez misiniz? Yeryüzünün bütün her şeyi içine alacak şekilde nasıl döşendiğine bakmaz mısınız? diye sorar. Dikkatleri dünyanın hareketlerinden gece gündüz ve mevsimlerin oluşumuna, ayın ve yıldızların belirlenmiş bir yörüngede hareket etmelerine ve bu hareketlerin amaçlarına yöneltir. İnsan psikolojisindeki Allâh inancına dikkat çeker. Sıkıntıya giren insanların Allâh'a yalvarışlarını hatırlatarak insanların akıllarını kullanmalarını ister. Bu yöntemiyle aklın zorunlu kabullerine dayanır. Aklın "Parça bütünden küçüktür" gibi zorunlu olarak kabul ettiği önermelere yaslanır. Aklı ikna etmeye, ondaki şüpheleri gidermeye çalışır. Yüce yaratıcının bir tek varlık olması gerektiğini anlatan şu ayetler, tamamen aklın onayına başvurmaktadır.
* Eğer yerde ve gökte Allâh’tan başka ilahlar olsaydı, her ikisi de bozulup giderdi.[4]
* De ki: Onların dedikleri gibi Allâh’ın beraberinde başka ilâhlar olsaydı, o takdirde hepsi arşın sahibi ile savaşmaya bir yol arardı.[5]
Bu ayetlerde Allâh, insanın akıl yürütmesini istemektedir. Kâinatta milyonlarca yıldır bozulmadan devam eden düzen ve intizama bakarak, bu düzenin tek bir iradenin eseri olması gerektiğini anlamasını istemektedir. Değil mi ki, eğer varlıklara etki eden farklı iradeler olsaydı, onlar arasında meydana gelecek çatışma, düzeni boğacak ve yok oluşu kaçınılmaz kılacaktı. Bu gerçeği insanın akla dayalı olarak bulmasını istemektedir.
İnsanı yalnızca akıldan ibaret saymayan dinimiz, onun duygu dünyasına da hitap etmeyi gerekli görmüştür. İnsanın duygu dünyasını “kalp” temsil etmektedir. Aslında kalp sayesinde insan düşüncesi, bir bilgisayarın işlem yapmasından farklı hale gelmektir. Bir bilgisayar verilen komutlara göre işlem yaparken; sevgi, nefret, heyecan, haz, acı, iman ve inkâr... gibi kavramlardan tamamen uzaktır. İnsan ise, kalbi ile sahip olduğu bütün bu duyguları ile düşüncesini kontrol eder, onu insanîleştirir. Kuru bir bilgi ve düşünce olmaktan kurtarır.
Dinimiz; Allâh, Resûlullâh ve insan sevgisi gibi duygulara davet eder. İyiliksever olmayı ve kötülükten kaçınmayı öğütler. Yaratıcıya dua etmeyi ve Allâh için göz yaşı dökmeyi erdem olarak kabul eder.
Dinimiz, kafalardaki geleneksel olarak inanıla gelen inançları sorgulamadan körükörüne inanmayı kabul etmez. Körü körüne bağlılığı aklın önemine dikkat çekerek eleştirmektedir:
* Onlara:
- Allâh’ın indirdiğine uyun, denilince:
- Hayır, atalarımızı yapar bulduğumuz şeye uyarız, derler. Ya ataları bir şey akledemeyen ve hidayette olmayan kimseler idiyseler?[6]
Dinimiz, insanın aklına ve kalbine değer verir. Birini diğerine tercih etmez. Çünkü her birinin farklı işlevi vardır.
1- Aklın işlevi: Anlamak ve kavramak,
2- Kalbin işlevi: Aklın ulaştığı ve kavradığı nokta üzerinde hiç tereddüt etmeden kabullenmektir. Yani şüphecilikten kurtulup bilgiyi imana dönüştürmektedir.
Akıl, karşı karşıya olduğu gerçeğin etrafındaki şüpheleri ortadan kaldırır. Yahut karşı karşıya olduğu sapıklığın etrafındaki süslenmiş tehlikeleri tespit eder. Sonra elde ettiği bilgiyi kalbe gönderir. İman ise bu bilgiyi esas alarak kalpte oluşur.
İslâm dininin getirdiği mesajın derinliklerinde, akıl dışı düşünce ve inançlara karşı mücadele vardır. Kâinatın var oluşu ve tanrının niteliği hakkında üretilen onlarca efsane ve hurafelerin yerine bilgiyi yerleştirmek istemiştir. Yine İslâm’ın mesajı sorgulanabilir, kanıtlanabilir bilgiler edinmemizi istemiştir. Aklın anladığı ve onayladığı bilgiler getirmiş ve aklımızı kullanarak bu gerçekleri görmemizi istemiştir. Yüce Allâh, insanlara yol göstermek için gönderdiği Kuranı kerim’i şöyle nitelendirmektedir:
* İşte bu Kur’ân-ı Kerîm kendisiyle uyarılsınlar, Allâh’ın ancak bir tek ilah olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri iyice düşünüp öğüt alsınlar diye insanlara gönderilmiş bir bildiridir.[7]
Yüce Allâh, akıl sahiplerinin Kur’ân-ı Kerîm'den faydalanabileceğini çeşitli ifade şekilleriyle sık sık vurgulamaktadır. Bir takım açıklamalardan sonra “Düşünmez misiniz?”[8], “Aklınızı kullanmaz mısınız?”[9], “Umulur ki aklınızı kullanırsınız.”[10]... ifadeleriyle aklın kullanılmasına dikkatleri çekmektedir. Körü körüne bir yol tutanları, hak ve hukuku görmemezlikten gelenleri, yalan ve iftira atanları, tabiat olaylarının oluşumunu araştırmayanları, katı kalplileri, nezaket kurallarına uymayanları... da “Onlar aklını çalıştırmazlar”[11] nitelemesiyle kınamaktadır.
Dinimizin temel kitabı olan Kur’ân-ı Kerîm, bütün mesajlarını aklını kullanabilen insana yöneltmiştir. Çünkü; doğru ile yanlışı birbirinden ayırt ederek fikir üretmek aklını kullanabilen insanların başaracağı bir iştir. Kuran’dan bu konuyla ilgili birkaç örnek:
1- “Akıl sahibi olanlar”, ifadesi Kuran’da 16 defa zikredilirken pek çok yerde ileri görüşlü olmak ve düşünce üretmeyi övmektedir.
* Sana bu mübarek Kitab’ı, ayetlerini derin derin düşünsünler diye indirdik. Akıl sahibi olanlar da öğüt alsınlar.[12]
2- “Basiret sahipleri”, bu ifade Kuran’da 4 defa zikredilmektedir.
* ...Allâh dilediğini yardımıyla destekler. Elbette bunda basiret sahipleri için bir ibret vardır.[13]
3- “Umulur ki düşünerek fikir üretirsiniz.”, bu ifade Kuran’da 2 defa zikredilmektedir.
* ...Yine sana, ne infak edeceklerini (hayır yolunda harcayacaklarını) soruyorlar. De ki: İhtiyaç fazlası olanı. Böylece Allâh ayetlerini açıklıyor ki, umulur ki düşünerek fikir üretirsiniz.[14]
4- “Umulur ki düşünerek fikir üretirler.”, bu ifade Kur’ân-ı Kerîm’de 3 defa zikredilmektedir.
* ...Bu misalleri insanlara veriyoruz ki, umulur ki düşünerek fikir üretirler.[15]
5- “Düşünerek fikir üreten bir toplum için”, bu ifade Kur’ân-ı Kerîm’de 7 defa zikredilmektedir.
* O (Allah), göklerde ve yerde ne varsa hepsini, kendisinden bir lütuf olarak size (faydaları olsun diye) boyun eğdirmiştir. Elbette bunda, düşünerek fikir üreten bir toplum için ibretler vardır.[16]
Yukarıdaki benzer ifadelerin hepsini burada sıralamak mümkün değildir. Bu örnekler bile, bize yeteri kadar bilgi vermektedir.
Din, insanların güzel olanı çirkin olandan, hak olanı batıl olandan, adil olanı olmayandan ayırmasını ister. Kur’ân-ı Kerîm ayetleri, insanların bu ayrımı, yapmalarını sağlamak için pek çok kanıt ortaya koymaktadır. Ancak, kim bu kanıtları görüp ibret alacaktır. Elbette temiz akıl sahipleri, kötü ile iyiyi birbirinden ayırma cesaretini göstereceklerdir. Kuranı kerimde derin anlayış sahiplerine kısa süreli zevklere aldanmadan aklını kullanmaları gerektiği şöyle hatırlatılmaktadır:
* De ki: Kötü ve çirkin olan şeyler ile iyi ve güzel olan şeyler mukayese edilmez. Kötü şeylerin çokluğu sana büyük zevk verse bile. O halde, siz ey akıl (derin kavrayış) sahipleri, Allâh’a karşı saygılı olun ki, mutluluğa erebilesiniz.[17]
Kur’ân-ı Kerîm’e göre; “aklını kullanan” veya “gerçek akıl sahipleri” kimlerdir? Bu sorunun cevabını bulmak da çok önemlidir. Kuran’ın “akıl sahipleri” diye hitap ettiği kimseler arasında sabit fikirli, aykırı düşüncelere tahammül edemeyen, bağnaz, bencil ve dar kafalılara yer yoktur. Kur’ân-ı Kerîm’e göre akıl sahipleri önyargılarına teslim olmadan hakikati arayanlardır. Kur’ân'ın gösterdiği gerçeği çekinmeden kabullenen kimselerdir. Kur’ân-ı Kerîm gerçek akıl sahiplerini bize şöyle tanıtmaktadır:
* (Ey Muhammed) her sözü (dikkatle) dinleyen ve onların en güzeline uyan kullarımı müjdele! İşte Allâh’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.[18]
“Akıl sahibi” insanın özelliği; her sözü ve düşünceyi dikkatle dinlemek ve en güzel olanına uymaktır. Allâh’ın kendilerine hidayet ettiği kimseler, bu özelliğe sahip olabilen insanlardır. Yüce Allâh aklımızı kullanmamızı istemektedir. Çünkü yüce Allâh yalnızca akıl sahiplerine kurtuluşa giden yolu göstermektedir. Aklımızı her türlü iş ve gayretlerimizde kullanırken hep en güzel olanı bulma çabası içinde olmamız Allâh’ın bizden istediği düşünme biçimidir.
Aklını kullanan bir insan, bu nimetin Allâh tarafından kendisine verildiğinin bilincindedir Aklını doğruyu bulmaya yöneltir. Geçici zevklerin ve isteklerin tatmin edilmesinde rol oynayan bir araca dönüştürmez.
Bilgi, hiçbir değeri olmayan saplantıların emrinde sürüklenemez. Bilgi gerçeğe ulaşmanın kılavuzu olmalıdır.
İnsanların ürettiği ve ileri sürdüğü görüş ve kanaatler bazı önyargılara dayanır. Bu önyargılara “veri” adı da verebiliriz. Bu verilerin işlenip değerlendirilmesi sonucunda çeşitli konularda “sonuç yargı”lar oluşturulur.
Her hangi bir konuda “iyi”, “kötü”, “güzel” veya “çirkin” vb. şeklinde yargılar üretmek ancak daha önceden oluşmuş bir anlayış ile mümkündür. Bir insanda iyi veya kötü, güzel veya çirkin hakkında bir düşünce olmadan iyilik veya güzellik hakkında bir fikir ileri süremez. Gözleri doğuştan görmeyen bir kişiye renkleri tanıtmak veya bu kişinin herhangi bir rengi diğerlerinden ayırıp daha çok sevdiğini söylemesi mümkün değildir. Çünkü o kişi renk hakkında hiçbir bilgiye sahip değildir.
İnsanların çeşitli alanlarda yaptıkları bilimsel çalışmalarda durum bundan farksızdır. Bilimsel çalışmalar da “veri”lere dayanır.
Sonuca ulaşmayı sağlayan temel veriler gözlem, deney, alan araştırması vb. yöntemlerle elde edilir. Doğru bir yöntem ile elde edilen gerçek veriler doğru sonuçlara, aksi ise yanlış sonuçlara varmaya yol açar. Tam bu noktada bilimin basit tanımını hatırlayalım:
Bilim: İncelenen konu veya alana uygun yöntemler kullanılarak elde edilen bilgileri bir araya getiren tutarlı bütüne verilen isimdir.
Tanımdan da anlaşılacağı üzere bilim öncelikle metotlu bir bilgiye dayanmaktadır. Bu şekilde bilgi elde edilmeden bilimsel çalışma veya bilim ortaya koyma imkânı yoktur.
Tanımda dikkatimizi çeken diğer bir ifade ise; uygun metodu tespit etme zorunluluğudur.
Bilimsel araştırma alanlarının ortak olarak tabi olduğu metotlar yanında özel metotları da vardır. Örneğin ilköğretim çağındaki öğrencilerin en çok ilgisini çeken konular üzerinde bir araştırma yapmak isteyen bir kişinin en çok yararlanacağı metot, çeşitli anketler düzenlemektir. Bu metoda başvurmadan veya anketi farklı yaş grubuna anket uygulayarak sorunun cevabını bulamaz. Dini konularda araştırma yapmak da böyledir. Bu alanda da sosyal bilimlerin yöntemlerine başvurması ve temel kaynaklara ulaşması gerekir. Örneğin hiç Kur’ân-ı Kerîm üzerinde çalışmadan ve Kuran’ı esas almadan dini bir konuda bilgi sahibi olmak mümkün değildir. Dinî alanlarda bilgi sahibi olmadan yorum ve değerlendirme yapmak da doğru olmaz. Kuran’da böylesi kişilerin durumu çeşitli ifadelerle dile getirilmektedir. Sadece 11 yerde “bilgisiz” olarak nitelendirilmektedir. Bir örnek verelim:
* ...Bilgisizce, O (Allah)’a oğullar ve kızlar yakıştırdılar. Hâşâ!.. O (Allah), onların ileri sürdüğü vasıflardan çok uzak ve yücedir.[19]
Demek ki: Sağlıklı bilgi sahibi olmayan kişilerin, dinî alanda bilimsel değeri olan sözler söylemesi mümkün değildir.
İyi bir inceleme, sağlıklı bir yöntemle araştırma olmadan oluşacak kanaatler bilimsel olma özelliği kazanamaz. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerîm bir konuyu bilgiye dayanarak insanların dikkatlerine sunduktan sonra:
* Öyleyse, bundan ibret alın ey basiret (derin anlayış) sahipleri![20] demektedir.
Derin anlayış sahipleri bilgiye dayanarak düşünce ve kanaat oluşturanlardır. Bilgi değeri olmayan aldatıcı safsataların büyüsüne kapılmayan kimselerdir. Zaten bilim de; hurafenin, yalanın, cehaletin tuzaklarını aşarak gerçek bilgiye ulaşmak ve bunu bir sisteme ulaştırmaktan ibaret değil miydi?
Bilgi elde etmeden kişisel görüş sahibi olmak, akla zarar veren en tehlikeli hatalardan biridir. Çünkü bir konuda araştırma yapıp objektif olarak bilgilenmeden önce bir görüş ortaya atmak hatalı olmaktan uzak olamaz. Ya aşırı bir düşmanlığı veya gözü kapalı bir taraftarlığı beraberinde getirir.
Bilim, bilgiye dayanarak ve hakikate (doğruya) duyulan özlem ile sevginin çoğalmasına çalışmaktır. Bilim bir ağaç ise; kökü hakikat aşkı, gövdesi bilgi, meyvesi sevgi ve huzurdur.
İnsan akıl ve bilinç sahibi bir varlıktır. İş ve davranışları “amaçlı”dır. Yaptığı iş, davranış ve söylediği sözler ulaşmak istediği bir amacı gerçekleştirmek içindir. Bunun tersi ise amaçsızlık ve hedefsizliktir. Bilinç ile amaçsızlığı bir arada sürdürmek ise mümkün değildir.
Bilinçli olmak gerek kişisel ve gerekse kişisel olmayan söz, davranış veya olayların yorumlanmasıdır. Diğer bir ifadeyle onlara bir anlam kazandırılmasını zorunlu kılmaktadır. Bilinç soru üretir. Neden, nasıl, niçin, kim, kimi, kime vb. sorular bilinçli bir insana özgüdür. Bu sorular ile içinde yaşadığı evreni, evrenin bir parçası olan kendisini tanımaya çalışılmalıdır. Evren neden, nasıl ve niçin vardır? Evreni kim, kimin için var etti? Yaşam ne zaman, nasıl ve kim tarafından icat edildi? Yaşam nedir? Ölüm ya da yokluk nedir? Ölüm yok olmak mıdır? vb. sorular bilinç tarafından üretilir. İnsanın bu soruya cevap verme mecburiyeti vardır. Ancak bu soruları çözmek için insanın elindeki imkânlar nedenlerdir? İnsan bu soruları neye başvurarak çözebilir?
Yukarıdaki soru yağmuruna seviyeli cevap vermek sağlıklı bilinçlenmeyle pareleldir. İnsanın elindeki bilgi birikimine baktığımızda, iki kaynağı görmekteyiz:
1- Din: İnsan üstü bir kaynaktan insanlara rehber olsun ve içine düşeceği anlam krizinden kurtarsın diye gönderilen ilâhi prensipler olan din,
2- Bilim: İnsan aklının kâinattaki yasaları ortaya çıkarmak yolu ile kurduğu bilimdir.
Her iki kaynak da anlam arayışına cevap bulmadır. Ancak iki farklı yönteme dayanırlar. Bilim insan aklının iğne ile kuyu kazar gibi kâinattaki yasaları çözerek insanın anlam arayışına cevap üretmesidir. İnsanın kendisi ve içinde yaşadığı evreni çözme, şifrelerini deşifre etme çabasıdır. Yağmur nasıl yağmaktadır? Gök gürültüsü nedir? Ve nasıl meydana gelmektedir? Gece ve gündüz nasıl oluşmaktadır? Güneş, ay ve yıldızlar nasıl varlıklardır ve dünyaya olan uzaklıkları ne kadardır? İnsan nasıl bir varlıktır? Nasıl mutlu olur? vb. sorular ve bunlara verilen cevaplar bilim adını verdiğimiz disiplinleri meydana getirmektedirler.
* Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün biribiri ardınca gelmesinde derin akıl sahipleri için şüphesiz âyetler (deliller) vardır.[21]
Bilimin insanın anlam anlayışına ürettiği cevaplar elindeki imkânlar nedeniyle bazı konularda sınırlıdır. Zira bilim elde ettiği sonuçları insanlara sunmaktadır. Bilim her şeyin bilgisine sahip olduğunu iddia ederek yola koyulmaz. Her şeyin bilgisine sahip olma, ancak her şeyin yaratıcısı olan varlık için söz konusu olabilir. İşte din, insanın anlam arayışının ana başlıklarını cevaplayan ana kaynaktır. Bu nedenle tek tek ayrıntılar ile değil, insanın ve kâinatın genel amacı üzerinde ortaya çıkan sorulara cevap verir. Bu sebeple bilim ile arasında yöntem farklılığı olsa da cevaplarının karşıt olması söz konusu değildir.
Bilim, insanın “anlam”a doğru yürüyüşü, din ise “anlam”ın insana sunuluşudur. Her iki kaynak da insanın mutluluğu için vardır. İnsanın anlamsızlık çukurunda kurtulması içindir. Zira akıllı bir varlık insanın yaşamının anlamsız olması mümkün değildir. İnsanın “abes” (boş yere, anlamsız) olarak yaratılmadığını şu ayette görmekteyiz.
* İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?[22]
Başıboş ve anlamsız olarak yaratılmayan insanın, Yaracı’ya karşı sorumluluğu vardır. Bu sorumluluğa Kur’ân-ı Kerîm "kulluk" veya "ibadet" adını vermektedir. Yüce Allâh bu konuda şöyle buyurmaktadır:
* Cinleri ve insanları ancak bana ibâdet (kulluk) etsinler diye yarattım.[23]
Din ve bilim, yukarıda örneklerini açıkladığımız üzere farklı yöntemleri ile de olsa insanın anlam arayışının cevaplarıdır.
Din ve bilimin her biri insanları kendilerine özgü bir yöntemle akla dayanmaya çalışır. Bu noktadan hareketle dine baktığımızda görürüz ki din, akla dayanmayan inançlar ile mücadele etmektedir. Şirki insanın aklına zarar veren, onu esir eden bir durum olarak değerlendirmektedir. Kuran'da birden fala tanrıyı inanan kişi, çok sayıda efendiyi memnun etmek zorunda kalan bir kölenin çaresizliğine benzetilir. Hiçbirini memnun edemeyen zavallı, hem aklını hem de özgürlüğünü yitirir. Mekkeli müşriklerin ilâh adı verdikleri putları için, "bunlar sizin ve atalarınızın uydurdukları isimlerden başka bir şey değildir." denerek onları düşünce köleliğinden kurtarmak ister.
Dinin insanı özgürleştirmek istediği noktalardan biri de; körü körüne ataları taklit etme hastalığıdır. İnsanları akıllarını kullanarak Kuran'ın getirdiği doğruları görmeye davet eder. "Biz atalarımı bu yol üzerinde bulduk." gerekçesiyle inkâr etmeyi doğru bulmaz. "Ya atalarınız hiçbir şey bilmiyorlarsa?" diyerek onları düşünce özgürlüğüne davet eder.
Kuran'da; insanların, canlıların, yerin ve göklerin, yıldızların yaratılışı... vb açıklamalardan sonra şu ifadelerin karşımıza çıkması, akıl ve düşünce özgürlüğüne verilen önemi vurgulamaktadır.
* ....umulur ki aklınızı çalıştırırsınız.[24]
* ...hala aklınızı çalıştırmayacak mısınız?[25]
* ...umulur ki düşünürsünüz.[26]
* ...umulur ki anlarlar.[27]...
Bilim de insanlara özgürlüğün yolunu açar. İnsanların hem aklını, hem da hareket alanını genişletir. Dünyada olan biten olayları yorumlama imkânı verir. Bu sayede insanın korkularını ortadan kaldırır.
Dinî ve bilimsel konularda bilgisi az olan insanların, düşünce kapasitesi ve hareket alanı sınırlıdır. İnsan, dini bildiği kadar değerlendirebilir. Geniş çaplı değerlendirmelere girişemez. Çünkü hata yapma ihtimali yüksektir.
Aklını kullanan, özgürce düşünen insanlar; önce kendi sonra da diğer canlı ve cansız varlıklar hakkında doğru bilgi sahibi olurlar. Daha sonra tümünü yerli yerinde değerlendirirler. Dolayısıyla özgür insan; yaratılmışları yaratılmış, yaratanı da Yaratıcı olarak değerlendirir. İnsanları, hayvanları, fikirleri, yatırları, sembolleri... gerçek kıymeti neyse öyle değerlendirir. Bunları, çeşitli tesirlerin altında kalarak Allâh`ın seviyesine çıkartmaz. Bu duruma düşen zavallıları şu ayet meali ne güzel dile getirmektedir:
* Onlar, kendilerine ne zararı, ne faydası olmayanlara ibâdet (kulluk) ediyorlar. Ve şöyle diyorlar: Bunlar Allâh katında bizim şefaatçilerimizdir. [28]
Yüce Dinimiz insanları özgür düşünmeye davet eder. Hiçbir kimsenin, toplum ve fertler üzerinde hâkimiyet kurmasını kabul etmez. Baskıcı ve zorbaları bozguncu olarak niteler. Aynı zamanda, korktuğundan dolayı taşkın kimselere özgürlüklerini teslim edip boyun eğenleri kınamaktadır.
* Firavun kendi kavmini hafife aldı. Onlar da ona boyun eğerek itaat ettiler. Çünkü onlar fasık bir toplumdu.[29]
* Siz ha!.. İşbaşına geldiğinizde yeryüzünde fesat çıkaracaksınız?..[30]
* ...İnsanlardan korkuyorsun. Allâh korkmağa daha layıktır...[31]
* ...Onlardan korkmayın, Ben’den korkun...[32]
İnsanoğlu; doğumundan itibaren, her şeyi sonradan öğrenir. Öğrenmenin yollarından biri de taklittir. Taklit yoluyla öğrenmenin pek çok faydalarının olduğu gibi sakıncaları da vardır.
Genel olarak taklidi iki kısma ayırabiliriz:
1- İnsanı olgunlaştıran taklit: Bu taklit, araştırma sonucu ortaya çıkar. İyi ile kötüyü araştırarak tespit eder. En güzeline tabi olur. Güzel ahlaklı bir insanı; tarihte başarılı olmuş bir kahramanı, insanlığa faydası olmuş bir bilim adamı, özellikle de Resûlleri... taklit eder.
* Kör ile gören, inanıp güzel işler yapanla kötülük yapan bir olmaz. (Öğüt alma açısından) ne kadar az düşünüyorsunuz?[33]
2- İnsanı taassuba götüren taklit: Bu taklit, araştırma sonucu değildir. Kişi neyi niçin yaptığını düşünmez. Körü körüne taklit eder. Neyi taklit ediyorsa, onun en iyi olduğunu zanneder. Araştırma ve eleştiriye gerek görmez. Görülüyor ki taassup; inat, bilgisizli ve muhâkemesizlik ortamında meydana gelen bir hastalıktır.
Yüce Allâh, insanlara hür irade vermiştir. İnsan, ya adalet merkezli güzellikleri veya zulüm merkezli çıkarları tercih eder. Nihayet yaptıklarıyla karşı karşıya kalacaktır. Yüce Allâh insanları yanlışa götüren bilgisizlik konusunda şöyle ikaz etmektedir:
* ...Aman ha!.. Cahillerden olmayasın.[34]
Konuyla ilgili birkaç ayet meali:
* Onlara: Allâh`ın indirdiğine uyun, denilince, Hayır, atalarımızı yapar bulduğumuz şeye uyarız, derler. Ya ataları bir şey akledemeyen ve hidayette olmayan kimseler idiyseler?[35]
* ...De ki: Kör ile gören hiç bir olur mu? Düşünmez misiniz?[36]
* Kör ile gören, karanlık ile aydınlık, gölge ile sıcak bir olmaz.[37]
Dinimiz İslâm; bilinçleşmeyi, aydınlanmaya, gerçeklere göre hareket etmeyi öğütlemektedir. Bundan dolayı insanları, cehaletin karanlıklarından çıkıp aydınlığın nurlu ortamına gelmesini davet eder.[38] Her türlü bilinçsizliği “batıl”, doğruları ifade eden gerçekleri de “hak” olarak nitelemektedir. İnsanların kafalarındaki bilinçsizliğin yok olması için gerçeğin gündeme gelmesini gerekli görmektedir. Bu konuda çok çarpıcı ayetler mevcuttur. Örneğin:
* De ki: Hak geldi ve batıl da yok oldu.[39]
* Aksine biz, hakkı kof olan batılın üzerine atarız. Onu param parça eder. Böylece o (batıl) yok olur.[40]
Sevgili .Resûlümüz Muhammed as.’a gelen ilk vahiylerin konusuna baktığımızda, İslâm-bilim ilişkisini açık açık görmekteyiz. Eğitim ve öğretimin temeli olan; “okumak”, “kalem”, “bilmediğini öğrenmek”, “ilmin artırılması”... gibi hususlar hemen dikkatimizi çekmektedir.
* Oku!.. Yaratan Rabb'inin adıyla. O, insanı “alak”dan[41] yarattı. Oku!.. Rabb'in nihayetsiz kerem sahibidir. Kalemle öğreten O'dur. O, insana bilmediğini öğretti.[42]
* ... De ki: Ey Rabbim!.. İlmimi artır. [43]
* De ki: (Gerçeği) bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak derin akıl sahipleri öğüt alırlar.[44]
Kuran’da bazı ayetler insanı araştırmaya yönlendirmektedir. Uzaya gitmeye ve araştırmaya yönlendiren ayetlerden bir örnek verelim:
* Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin bucaklarını aşıp geçmeye gücünüz yetiyorsa geçin! Ancak sultan (tam donanımlı mükemmel bir vasıta) ile geçebilirsiniz![45]
Yine, kutsal Kitabımızda bilimsel araştırmalar yapan insanların konumu şöyle vurgulanmaktadır:
* Allâh'tan, kulları içinde layıkıyla alimler, korkar.[46]
Kuran’ımız, daha önce yaşamış bazı toplumların iyi veya kötü durumlarından bahsetmektedir. Zaman zaman olayların değerlendirilmesini ilave etmektedir. Bazen de gerekli değerlendirmeyi araştırıcı, uzman ve düşünürlere bırakmaktadır.
* ...İnsanlara bu misalleri veriyoruz. Onları ancak âlimler düşünüp akleder.[47]
Sevgili Resûlümüzün ilim yolunun Cennet yolu olduğunu ifade ettikten sonra bilginlerin Resûller yanındaki konumunu şöyle açıklamaktadır:
** Kim ilim öğrenmek için bir yola koyulursa Allâh onu Cennet’e giden yollardan birine dahil etmiş, demektir… Âlimler Resûllerin vârisleridir…[48]
Hadislerden ilimle ilgili birkaç örnek:
** Kim ilim taleb ederse, bu işi, geçmişteki günahlarına kefaret olur.[49]
** Allâh’a yemin olsun ki; senin gayretinle (hidayetinle) bir kişiye hidayet verilmesi, senin için (sevap olarak) kıymetli deve sürülerden daha hayırlıdır.[50]
** Kim isteyerek ilim tahsili için yola koyulursa, Allâh ona Cennet yolunu kolaylaştırır.[51]
** Hikmetli söz, mü’minin yitiğidir. Ona en yakışık olanı bulduğunda hemen (almasıdır).[52]
** Kadının biri geldi. Sevgili Resûlümüze:
- Hep erkekler seninle konuşuyorlar. Biz, seni dinlemeye fırsat bulamıyoruz. Bize bir gün belirlersen, biz de yanına geliriz. Allâh’ın sana öğrettiğini, sen de bize öğretirsin, dedi.
Allah’ın Nebisi de bu öneriyi yerinde buldu. Haftanın bir gününü bayanlara kurs için özel olarak ayırdı.[53]
İslamî eğitim alanları: Allâh'ı tanımaya engel olmayan bütün sahayı kapsar. Yani hürdür. İnsanlara tahakküm edecek bütün fikir ve yaşantı tarzlarını reddeder. Farklı zaman ve ortamlarda tartışılan değersiz fikirlerin esiri değildir. Aksine bağımsızdır.
Eğitim öğretimin konularında taşkınlık, hırsızlık, edepsizlik, zulüm... gibi olumsuzluklar yoktur. Öncelikle insana insanlık onurun verilmesini ön plana çıkarır.
Sevgili resûlümüz Muhammed as.’ın eğitim öğretime vermiş oldukları önemi, Bedir Harbi neticesinde de görmekteyiz. Bedir harbinde müşriklerden esir olanların salıverilmesi şartlarından biri de şöyle olmuştu: Esir müşriklerden okur-yazar olanlar; Medineli her 10 Müslüman çocuğa okuma-yazma öğretme karşılığında hürriyetlerine kavuştular.
Savaş esirlerinin hürriyetlerine kavuşmaları, 20-30 günlük basit bir "öğretme" karşılığında yapılması eğitim öğretime verilen önemi göstermektedir. Bu duyarlılık, insanlık tarihinde pek görülmeyen ender olaylardır.
[1] 29/Furkan: 43-44
[2] Süneni Ebu Davud 3822,
3823,3824, 3825, Süneni Tirmizi 1343, Süneni Darimi 2351, Ahmed bin Hanbel
Müsned 896, 910, 1122, 1259, 1290, 1292, 23553, 23562, 23962, Darakutni 3315,
Süneni İbni Mce 2031
[3] Süneni Dârakutnî 4399
[4] 21/Enbiya 22
[5] 17/‹sra: 42
[6] 2/Bakara: 170
[7] 14/‹brahim: 52
[8] 6/Enam: 50
[9] 2/Bakara: 44, 76,
3/Aliimran: 65, 6/Enam: 32, 7/Araf: 169, 10/Yunus: 16, 11/Hud: 51, 12/Yusuf:
109, 21/Enbiya: 10, 67, 23/Müminun: 80, 28/Kasas: 60, 37/Saffat: 138
[10] 2/Bakara: 73,
242, 6/Enam: 151, 12/Yusuf: 2, 24/Nur:
61, 40/Fatır: 67, 43/Zuhruf: 3, 57/Hadid: 17
[11] 2/Bakara: 170, 171,
5/Maide: 58, 103, 8/Enfal: 22, 10/Yunus: 12, 100, 29/Ankebut: 63, 36/Yasin: 68,
39/Zümer: 43,49/Hucurat: 4, 59/Haşır: 14
[12] 38/Sad: 29
[13] 3/Aliimran: 13
[14] 2/Bakara: 219
[15] 59/Haşır: 21
[16] 45/Casiye: 13
[17] 5/Maide: 100
[18] 39/Zümer 18
[19] 6/Enam: 100
[20] 59/Haşr: 2
[21] 3/Aliimrân: 190
[22] 75 KIyamet: 36
[23] 51/Zâriyât: 56
[24] 2/Bakara: 73,
2/Bakara: 242, 6/Enam: 151, 12/Yusuf: 2, 24/Nur: 61, 40/fatır: 67, 43/Zuhruf:
3, 57/Hadid: 17
[25] 2/Bakara: 76,
3/Aliimran: 65, 6/Enam:32, 7/Araf: 169, 10/Yunus:16, 11/Hud: 51, 12/Yusuf: 109,
21/Enbiya: 10, 21/Enbiya: 67, 33/Müminun: 80, 28/Kasas: 60, 37/Saffat:138,
[26] 2/Bakara: 219,
2/Bakara: 266, 5/Enam: 50
[27] 6/Enam: 65
[28] 10/Yûnus: 18
[29] 43/Zuhruf: 54
[30] 47/Muhammed: 22
[31] 33/Ahzâb: 37
[32] 2/Bakara: 150,
5/Mâide: 3
[33] 40/Mümin: 58
[34] 6/Enam: 35
[35] 2/Bakara: 170
[36] 6/Enam: 50
[37] 35/Fatır: 19
[38] 2/Bakara: 257,
5/Maide: 16
[39] 17/İsra: 81
[40] 21/Enbiya: 18
[41] Asılmış yapışkan olan
embriyondan
[42] 96/Alak:1-5
[43] 20/Taha: 114
[44] 39/Zümer: 9
[45] 55/Rahmân: 33
[46] 35/Fatır: 28
[47] 29/Ankebut: 43
[48] Ebu Davud, İlm 1,
(3641); Tirmizi, İlm 19, (2683); İbnu Mace, Mukaddime 17, (223
[49] Tirmizi, İlim 2,
(2650).
[50] Ebu Davud, İlm 10,
(3661); Buhari, Ashabu'n-Nebi 9; Müslim, Fedailu'l-Ashab 34, (2046).
[51] Süneni Tirmizî 2570,
2606, Müsned Ahmed bin Hanbel 7965, 20723, Süneni Dârakutnî 351,
[52] Süneni Tirmizî 2611
[53] Sahihi Buhari
Ta’limin Nebi 6766