DİNDE ANLAYIŞ FARKI

 

Din ve Din Anlayışı Birbirinden Farklıdır

Din Anlayışındaki Farklılıklar Zenginliktir

Din Anlayışındaki Farklılıkların Sebepleri

Din Anlayışındaki Farklılıklara Dayalı Oluşumlar

Mezhepler

 Tarikatlar

 Cemaatler

Dinde Zorlama Yoktur

Lâiklik, Din ve Vicdan Özgürlüğünün Garantisidir

 

DİNDE ANLAYIŞ FARKI

İnsanoğlu kendi varlığını ve evreni anlamlı kılabilmek, doğasında bulunan inanma ve tapınma ihtiyacını karşılamak üzere çeşitli inançlara sahip olmuştur. Bu bakımdan dinler, insanların özelde manevî ihtiyaçlarını karşılayan inançlar, ibadetler ve ahlâk kurallarından oluşmaktadır. Dinler ayrıca insan ilişkilerinde hakkaniyetin sağlanması amacıyla bazzı temel prensipler de getirirler. Bu prensipler de dinin kaynaklarında yer alırlar.

Din ya da insan kültürünün eseri olarak ortaya çıkmakta ya da ilâhî bir kaynaktan Resûller aracılığı ile insanlara ulaştırılmaktadır. Kökeni insan kültürü olan din çoğunlukla yazılı bir kaynağa sahip olmaz. Bu sebeple, bu dinlerde din ile din anlayışını birbirinde ayırma oldukça zordur. ira dinin yazılı bir kaynağı yoktur.

İlâhî kökenli dinler ise yazılı bir kaynağa sahiptir. Bu tür dinlerde dinin orijinal şekli, dinin kitabında ve dinin peygamberinin sözlerinde bulunmaktadır. Dini temsil hakkı bu iki kaynağa aittir. Bu iki kaynak dini öğrenmek isteyen kişinin mercilerdir.

İlâhî dinlerde dini, dinin orijinal kaynakları temsil eder. Orijinal kaynağın dışındaki açıklamalar (tefsir) ve değerlendirmeler dinin kendisi değil, dinin insanlar tarafından yapılan yorumudur. Bu yorumlar, insanlar arasında tartışılabilir. Hatta kabul edilmediği gibi farklı açıklamalar şekline de dönüşebilir. Sadece dinin kesin kuralları tartışılamaz.

Din anlayışı, dinin yorumlanması sonucunda oluşan düşüncelerdir. Bu tür kanaatler, din ile bağlantılı olduğu için çabuk benimsenirler.

Din anlayışları, çeşitli etkenlerin altında oluştuğu için birbirinden farklı niteliklere sahiptirler. Her farklı bir nitelik, bazen yeni bir din anlayışının ortaya çıkmasına sebep olabilir. İnsanların eğitim düzeyi ve türü, yaşadığı sosyo-kültürel ortam, hatta zekâ düzeyi bile dinin orijinal kaynaklarını farklı yorumlamaya etki eder. Asıl kaynaklardan değil de ikinci derece kaynaklardan beslenme de din anlayışlarının farklılaşmasına yol açar. Bir şiiri bile okuyan insanlar farklı anlamlar çıkarmaları mümkündür. Asıl olan din ile onun yorumunu birbirine karıştırmamaktır.

Din ve Din Anlayışı Birbirinden Farklıdır:

İlk insan Adem as’dan beri insanlar, bir takım dinlere inanmışlardır. Dinleri üç bölümde ele almak mümkündür. Bunları çok kısa açıklayalım:

1- Tevhid Dini: Bu dinin en belirgin özelliği; inanç, ibadet, yasa ve ahlakî kaideleri yüce Yaratıcı tarafından konulmuştur. Bütün evrenin yaratıcısı Allâh’tır. Hiçbir şekilde varlıklar Yüce Allâh’ın seviyesine çıkartılamaz. O, her yönüyle yaratılmışlardan farklıdır.

Tevhid Dinine, İslâmiyet örnek olarak verilebilir.

2- Muharref Din: Bu dinin en belirgin özelliği; inanç, ibadet, yasa ve ahlakî kaideleri yüce Yaratıcı tarafından konulmuştur. Ancak, çeşitli nedenlerle dinin bazı kaideleri insanlar tarafından değiştirilmiştir.

Muharref Dine, Hristiyanlığı örnek olarak verilebilir.

3- Putperestlik Dini: Bu dinin en belirgin özelliği; inanç, ibadet, yasa ve ahlakî kaideleri insanlar tarafından düzenlenmiştir.

Putperestliğe  örnek olarak Şamanizm veya Budizm verilebilir.

Eskiden olduğu gibi zamanımızda da insanlar çeşitli dinlere inanmaktadırlar. Bu dinlerin kesin sayısını belirlemek imkânsızdır. İnsanların doğruluğuna inandığı bu dinler arasında, ortak veya benzer taraflar olduğu gibi farklı veya birbirine zıt yönler de mevcuttur. Yine aynı şekilde, aynı dinin bazı konuları bir tek şekilde algılandığı halde, bazı konuları da çok farlı şekillerde algılanmaktadır. Bu durumu İslâm dini üzerinde kısaca açıklamaya çalışalım:

“Din” ve “Din Anlayışı” Birbirinden Farklıdır. Bu farklılığı daha iyi anlayabilmek için bunların ayrı ayrı tanımlarını yaparak açıklamaya çalışalım:

Din: İnsanları dünyada saadete, âhirette de mutluluğa iletmek için Yüce Allâh`ın Resûller aracılığıyla gönderdiği ilâhî kanunlardır.

Din anlayışı: Dinî bir konunun Kur’ân-ı Kerîm veya sünnette açıklanması esnasında, bazı sebeplerden dolayı farklı yorumların yapılmasına din anlayışı denir. Farklı yorumların yapılmasına neden olan konuların başında dinî bilgi birikimi gelmektedir. Sosyal, kültürel, çevre… gibi faktörleri zikredeceğimiz gibi fertlerin özel yapılarına kadar etkili olabileceğini unutmamak lazımdır

Kuran’da her konu detaylı açıklanmamıştır. Bazı konuların önemli kısmı açıklanmış fakat ayrıntılı kısımların şartlara göre değişmesi gerektiği için, o devrin bilginlerinin değerlendirmesine bırakılmıştır. Semavî dinlerin kurallarını ve sınırlarını Allâh belirlemiştir. Bu kural ve sınırlar, insanlar tarafından değiştirilemez. Ancak, ayrıntı durumunda olan yorumlar farklı olabilir.

Allâh`a, meleklere, kitablara, resûllere, âhirete, kadere... iman gibi konular kesindir. Farklı yorumların yapılması mümkün değildir. Ancak, Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet’ın açıkça belirtmediği bazı ayrıntılarda farklı yorum­lar olabilir. Mesela: Kur’ân-ı Kerîm’de Lokmân’ın ismi geçer ve iyi bir insan olduğu bildirilir. Ama Resûlullâh olup olmadığı kesin olarak belirtilmemiştir. Lokman’ın Resûlullâh olduğunu söyleyenlerin yanında, Resûlullâh olmadığını savunan bilginler de vardır.

Namaz, oruç, hac, zekât, cihâd... gibi. Bu konu­larda farklı anlayışlar kendisini gösterebilir: İbâdetlerde ayrıtı durumunda olan bir takım konularda farklı haberlerin değerlendirilmesinde yorumlar olabilir. Mesela: Namaz kılarken Hanifîlere göre Şafii’lerin fazladan aldıkları tekbirler gibi. Hâlbuki sevgili Resûlümüz her iki şekilde de kılmıştır. Ama hangi görüş daha ağırlıklıdır. Bu konuda kesin bir şey söylemek yanlış olur. Böylesi ayrıntılı konularda farklı uygulamalar olabilir.

İbadetlerde yine esasta değil de, ayrıntılı konularda zaman, mekân ve şartların tesiri olabilir. Cuma namazından sonra bazı bölge­lerde kılınan Zuhru âhir namazı gibi.

Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet’te açıkça belirtilmeyen toplumdaki ahlâkî davranış biçimlerinin; her toplumda farklı farklı kendilerine özgü biçimlenebilir. İyiliği tavsiye ve kötülüğü engellemek, ana-babaya itaat, görgü kuralları... gibi. Bazı toplumlarda çocuklar ana-babaya hitap ederken; ana-babalarının isimleriyle seslenmeleri gibi.

 Dinimizin temel kaynağı Kuran’dır. Kur’ân-ı Kerîm’in bize öğrettiği pek çok konular herkes tarafından açık olarak anlaşılmaktadır. Anlamaya engel her hangi bir sebep yoktur. Ancak bazı konular vardır ki esnektir. Bu esneklik değişik zaman, mekân ve kültürlere göre farklı yorumlar yapılmaya müsaittir.

Özetleyecek olursak; Kur’ân-ı Kerîm’in yorum yapılmadan, herkes tara­fından aynı anlaşılan ve kesinlik arz eden hususları dinin kendisidir. İnsan ürünü olan farklı ve değişken yorumlar ise din anlayışını ifade eder. Görüldüğü gibi; İslâm Dini, kolaylık dinidir.

Din Anlayışındaki Farklılıklar Zenginliktir

Dinimizin temel kaynağı Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet’tir. İslâm Dini; za­man, mekân ve kültürler üstü bir özelliğe sahiptir. Bütün insanlığa hi­tap eder, yani evrenseldir. Her zamân ve bölgelerde yaşayan ve farklı kültürlere sahip olan insanlar, onu hayatlarına tatbik ederken her hangi bir zorlukla karşılaşmazlar. Çünkü İslâm’ın hükümleri zorlukları aşan, problemleri çözen bir özelliğe sahiptir. Ayrıca, insanlara verdiği düşünce ve kanaat özgürlüğü büyük bir zenginliktir.

Temel kaynaklara dayanarak ileri sürülen fikirler, fertleri pasif durumdan kurtararak yeni yeni düşünce ufuklarına ve ortamlarına götürür. Konuşma, fikir üretme, savunma... gibi konularda tecrübe sahibi yapar. Yine aynı şekilde, din anlayışından kaynaklanan fikirler toplumun düşünce yapısını da kuvvetlendirir.

Din Anlayışındaki Farklılıkların Sebepleri

İnsan sosyal bir varlıktır. İnsanlar birtakım unsurlardan etkile­nir­ler. Bu etkilenme az da olsa, din anlayışında da kendisini göster­mek­tedir. Bu anlayış farklılıklarına sebep olan hususları görelim:

İnsanın Yapısı: İnsanın yapısı; bir konuyu kavraması, anlaması, idrak ve yorumlama seviyesi farklıdır. Bazı âlimlere göre önemli sayılan bir konu, diğer bazılarına göre önemli sayılmayabilir. Dinin kaynağını yorumlamada takip edilen metot farklı olabilir. Yine aynı konuda akıl ve düşünmeyi ön plana alanlar olmasına rağmen, bazı nakilleri şahsi kanaatlerine tercih edenler olmuştur. 

Siyaset: Sevgili Resûlümüz hayatta iken, dinimizin temeli olan Kur’ân-ı Kerim tamamlanmıştır. Vefatından sonra Raşit Halifeler döneminde din, en güzel şekilde anlaşılmış ve yaşanmıştır. Daha sonraki zamanlarda ise iktidar ve muhalefet oldukça sertleşmiş, hatta savaşlara sebep olmuştur. Bundan dolayı siyasî münakaşalar, yönetim ile ilgili ihtilaflar çıkmış, din anlayışını etkilemeye başlamıştır. Bazı âlimler bu konuda direnmişlerdir. Bu direnme neticesinde pek çok âlimler siyasilerin zulmü neticesinde hayatlarını bile kaybetmişlerdir.

Ortam ve Kültür: Sevgili Resûlümüz Muhammed as.’dan sonra, yeni fetihlerle İslâm toprakları genişlemiş ve Müslüman toplumlar çoğalmıştır. İslâm’a yeni giren toplumların, daha önce ya­şamış oldukları din, medeniyet, kültür, örf ve adet gibi hayat tarzlarının bir kısmını da beraberlerinde getirmişlerdir. İslâm’a uygun olan birtakım değerler olduğu gibi kalmış, ters düşenler ise terk edilmeye ve uyumlu hale getirilmeye çalışılmıştır. Bu kültür ve ortam farklılığı dini anlayışı etkilemiştir. Bu etkilenme İslâm kültürüne zenginlik katmış ve din anlayışının bir etkeni olmuştur.

Ekonomi: Sevgili Resûlümüz Muhammed as.’dan sonra, İslam toplumu maddi ve manevi birçok zenginliklere sahip oldu. Bu zenginlik sonucunda düşünce yapıları değişti. Günlük hayatların­daki pek çok konular farklılaşmaya başladı. Yeme-içmelerinden giyim­lerine kadar, mimariden eğlenceye kadar... yaşamları değişti. Bu hayat tarzları din anlayışlarında da farlılıklar meydana gelmesine sebep oldu.

Din Anlayışındaki Farklılıklara Dayalı Oluşumlar

İslâm toplumunun genişleyip büyümesinden sonra, Kur’ân-ı Kerîm ı Kerimde yoruma müsait olan konularda, geniş çaplı yorum ve değer­lendirme hareketleri, sistemli bir şekilde ortaya çıkmaya başladı. Din anlayışındaki farklı oluşumlar şu şekilde izah edilebilir.                                                                                                                         

Mezhepler:

Kelime olarak mezhep: Gidilen yol,uyulan yol, yöntem, anlayış, görüş ve gidiş demektir. Terim olarak mezhep: Kur’ân-ı Kerîm ve sünnette yo­ruma müsait olan konularda, ortaya çıkan bir problemi çözmede, belli ilim seviyesinde olan İslam alimlerinin, belli bir metodla yorum ve de­ğerlendirme yapmaları ve sistemli bir yol takip etmeleridir.

Genellikle mezheplerin ilgilendiği konular fıkıhtır. Yani, insanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen yasalar, ahlakî davranışlar ve ibadetlerin yapılışı esnasında ayrıntı durumunda olan bazı uygulamalardır. Bu uygulamaların daha sistemli ve pratik yapılmasını sağlar.

Mezheplerin ortaya çıkış sebepleri:

1- Kur’ân-ı Kerîm ayetlerini ve resûlümüz Muhammed as.’ın hadislerini farklı anlama: Sevgili Resûlümüz devrindeki Müslümanlar, Kur’ân-ı Kerîm ve resûlümüz Muhammed as.’ın bildirdiklerine olduğu gibi inanıyor ve tatbik ediyorlardı. Fazla ayrıntılara girmiyorlardı. Ancak daha sonraki Müslümanlar, ayrıntılara girdiler. Din anlayışındaki farklılıklar, bazı fikir hareketlerini hızlandırdı.

2- Yeni sorunlar: Resûlümüz Muhammed as.’ın vefatından sonra İslâm çeşitli ülkelere yayıldı. Buralarda yeni Müslüman olan kişilerin hayat şartları, Arabistan şartlarına fazla uygun değildi. Yeni Müslüman olanların örf ve adetleri, hukukları, eski dinlerinden gelen bazı alışkanlıkları, kültürleri, sanatları, yaşadıkları yerlerin tabiat şartları... hep farklıydı. İslam dinine uygun olanlar olduğu gibi uymayan sakıncalı durumlar da vardı. Bu yeni Müslümanların problemlerine tam ikna edici çözümler gerekiyordu.

3- Metot farkı: Kur’ân-ı Kerîm ayetlerine veya sevgili resûlümüz Muhammed as.’ın hadislerine bakarak insanların sorunlarına çözüm getirirken takip edilecek yollar yani metotlar çeşitlidir. Her alim, kendisine veya çevresine en uygun olan çözüm yolunu tercih ediyordu. Bu ve benzeri sebeplerden dolayı sorunları çözmek için mezhepler ortaya çıkmıştır.

Bir sorun karşısında, mezhep âlimlerince ortaya konulan fikirler din kaidesi değildir. Yani ayet ve hadis değildir. Sadece âlimlerin kanaatleridir. Âlimlerimizin ileri sürdüğü fikirler; araya zamanın girmesi, şartların değişmesi, ortaya daha güzel çözümlerin çıkması... halinde değişkendirler. Sabit değildirler. Bundan dolayı; İslâm Dininin hayata uygulanması hem kolaydır, hem de insanların mutluluğu için bir nimettir.

Mezheplerin ortaya çıktığı alanlar:

1- İtikadî mezhepler: Maturidiyye,  Eş’arîyye, Selefiyye, Mutezile... gibi

2- Fıkhî (amelî) mezhepler: Hanefî, Şafiî, Malikî, Hanbelî, Caferî, Zahirî, Sevrî... gibi.

3- Siyasî  mezhepler: Ehli  Sünnet, Şia, Hariciler... gibi.

4- Tasavvufî mezhepler: Nakşi, Kadiri, Rufai, Halveti... gibi. 

5- Felsefî mezhepler: Meşşaî, İşrakî... gibi.

Tarikatlar:

Kelime olarak tarikat: Yol, yordam, tutum ve davranış demektir.

Terim olarak ise: Allâh’a ulaşmak için tutulan yoldur. Tarikat, ta­savvuf erbabının kurduğu ve sistemleştirdiği müesseselerdir.

Tasavvuf: Ruhi ve manevi boyutu öne çıkaran dini hayat ve dü­şünce biçimidir. Bu hayat ve düşünce biçimini benimseyen kişiye mu­tasavvıf veya sofu adı da verilir. Mezhepler gibi tasavvuf ve tarikatlar da Resûlümüz zamanında yoktu. Daha sonraki dö­nemlerde sistemleştirilmiş olarak ortaya çıkmıştır.

Genellikle tarikatların üzerinde durduğu konular: Zikir yani Yüce Allâh’ın isimlerini anarak tekrarlamak, edep, terbiye, dua... gibi konulardır. Tarikatlar etkinliklerini tekke, zaviye, dergah... gibi yerlerde gerçekleştirirler. Tarikatların faaliyet alanları önceleri genişti. Sosyal, kültürel, siyasal, sanat ve askerî alanlarda çok hizmetler yapmışlardır. 1925 yılında tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla zamanımızdaki tarikatların, faaliyet alanları daraldı. Etkinlikleri pek kalmadı.

Tarikatlara temel teşkil eden  iki ana kol vardır:

1- Nakşî: Kurucusu, Şah Bahauddin Nakşibendi’dir. Resûlümüz Muhammed as.’ın, Ebu Bekir’e öğrettiği gizli (hafi) zikri esas ala­rak sistemleşmiştir. Daha sonra çeşitli kollara ayrılır.

2- Kadiri: Kurucusu, Abdulkadir Geylani’dir. Peygamberizin, Ali’ye öğrettiği sesli (cehri) zikri esas alarak sistemleşmiştir. Daha sonra çeşitli kollara ayrılmıştır.

Cemaatler:

Kelime olarak cemaat: Topluluk, toplum, zümre anlamına gelir.

Terim olarak cemaat: Bazı özelliklere ve düşüncelere sahip insanların, belirli işleri yapmak ve gerçekleştirmek amacıyla, bir önderin etrafında bir araya gelip topluluk oluşturmasına cemaaat denir.

Cemaat kavramı iki alanda söz konusu olur:

1- İbadetin topluca yapıldığı yerde: Cemaat özellikle namaz ve hac ibadeti yerine getirilirken önem arz eder. Cemaatle namaz kılmak yalnız başına namaz kılmaktan 27 kat fazla sevaplıdır. Cemaatle namaz kılarken imama uyulur.

İslâm dini hem fert hem de toplum yani cemaat olarak yaşanması gereken bir dindir. Ferdi olarak yapabileceğimiz ibadet ve görevlerimiz olduğu gibi cemaat halinde yapmamız gereken görevler de vardır. Cuma ve bayram namazlarının kılınışı gibi...

2- Sosyal bir faaliyetin yapılmasında: İnsanların belli bir gayeye ulaşmaları, bağımsızlıklarını koruma veya kazanmaları için, topluca hareket etmeleri zorunludur.

Sevgili Resûlümüz Mekke’de ilk za­manlarda yalnız bir kişi idi. Getirdiği dini insanlara sunmak ve gerek­lerini yerine getirmek için, kendisine katılan Müslümanlarla bir cemaat oluşturdu. Mekke’de yönetim, Dâru’n Nedve denilen putperest parlamentoya aitti. Bunun karşısında Muhammed as. İslam dinini yaymak ve yaşatmak uğraşıyordu. Müslümanlardan meydana gelen bir cemaati Dâru’l Erkâm denilen evde oluşturdu. Yüce Allâh’ın emir ve yasakla­rını onlara öğreterek cemaatini topluca eğitiyordu. Müslümanlar, Mekke’de cemaat olarak yaşıyorlardı. Ağır şartlar karşısında Medine’ye hicret etmek zorunda kaldı. Medine’ye gelince daha geniş teşkilatlanarak Şehir Devletini kurdu.

İslam dini, insanın toplumdan uzak, yalnız yaşamasını hoş karşı­lamaz. Müslümanların toplumlar halinde yaşamasını, toplumdaki gü­zelliklerin ve mutlulukların paylaşılmasını ister. Ayrıca fertlere, toplumsal gö­revler verir. Yerine göre, toplumu koruma hatta hayatını feda et­mesini de öğretir.

Tarih boyunca birçok millet, özgürlük mücadelelerini cemaatler halinde devam ettirmişlerdir. Cemaat faaliyetleri, onları gayelerine ulaştır­mıştır. İşgal altında bulunan memleket ve milletlerin hürriyet tohum­larının cemaatlerde atıldığı bir gerçektir.

Tarihte; haksızlıklara, zulme, işgalcilere karşı halkını ilk önce birlik ve beraberliğe cemaatler çağırmıştır.

Cemaat hareketlerini iki grupta toplayabiliriz:

a) Yurtdışı cemaatler: Bu topluluklar çeşitli kuruluş ve örgütlenenler şeklinde kendisini göstermektedir. Dinî, siyasi, ekonomik, meslek, sanat, yardım, bilimsel araştırma... alanlarında faaliyet gösterirler. Bunların içinde faydalı olanlar olduğu gibi zararlı olanlar da vardır. Zararlı olanlar faaliyetlerini genellikle gizli yürütürler.

b) Yurtiçi bazı cemaatler: Yurdumuzda da bazı cemaat şeklinde hizmet yapan topluluklar var­dır. Yasal olarak kurulan ve devlet kontrolünde olan bir takım Vakıfların bünyesinde çalışırlar. Bu vakıflarda; insanlara maddî ve manevî hiz­metler verilir. Bu hizmetleri şöyle sıralamak mümkündür:

1- Eğitim-öğretim için burs, kurs, pansiyon... gibi.

2- Toplumu aydınlatan çeşitli seminer, konferans, panel... gibi.

3- Yoksul, fakir ve kimsesizlere maddî yardım gibi.

4- Ağaçlandırma, erozyona karşı tedbir, çevre temizliği... gibi.

5- Dinî araştırma ve dinî bilinçleşme... gibi alanlarda hizmet vermektedirler

Dinde Zorlama Yoktur:

Kur'ân`da bu işin adı; ikrâh olarak zikredilmektedir. Bu keli­meyi şöyle açıklayalım:

Kelime olarak ikrâh: Kötü ve çirkin görme, tiksinme, iğrenme, sevmeme... gibi anlamları ifade eder.

 Terim olarak dinde zorlama (ikrâh): Arzu edilmeyen bir husu­sun, baskıyla yaptırılmasına denir.

İslâm Dini’ne göre, hiçbir kimsenin dinini değiştirmesi için baskı yapılamaz. Herkesin din ve vicdan özgürlüğü vardır. Dinde zorlama olduğunda; inanmadığı halde inanmış gibi gözüken ikiyüzlü insanlar çoğalır. Bu tür insanlar; makam, mevki, menfaat... gibi konularda çı­kar sağlamak için toplumlarda Müslümanmış gibi gözükme ihtiyacı hissederler. Bu çifte standart özelliklere sahip kişilere dinimizde, mü­nafık ismi verilmektedir.

Sevgili Resûlümüz zamanında; ticaretle uğraşan iki kardeş vardı. Aynı zamanda bunlar, Hıristiyanlığa inanıyorlardı. Ancak baba­ları Müslüman’dı. Oğullarının Hıristiyan olmalarını kabullenemiyordu. Bir gün onların yakalarında tuttu:

- Siz, Müslüman olmadıkça yakalarınızı bırakmayacağım, dedi. Bu hadise üzerine, şu meali ifade eden ayet nâzil oldu:

- Dinde zorlama (ikrâh) yoktur. Artık doğruluk sapıklıktan ayrıştırılarak belirgin hale gelmiştir...[1]

Başka bir ayeti kerimede sevgili resûlümüz Muhammed as.’a  hitaben şöyle buyrulmaktadır:

- ...Mümin olsunlar diye sen mi insanları zorlayacaksın?[2]

Biz Müslümanlar; kendimize layık görmediğimizi, başkalarına da layık görmeyiz. Yüce Allâh başka­larının kutsal saydığı değerlere saldırarak insan­ları incitmeyi şöyle yasaklamıştır:

 

• Onların Allâh`dan gayrısına duâ et­tikle­rine sövme­yin. Sonra onlar da bilmeye­rek Allâh`a söverler...[3]

• Sen, onların üzerine baskıcı olamazsın...[4]

Lâiklik, Din ve Vicdan Özgürlüğünün Garantisidir:

Bütün insanlığın kabul et­tiği hürriyet kavramının sınırları içinde; herkes haklarını kullanabilmelidir.

Zorlama, baskı ve yasaklama toplum içinde "içten pazarlıklı" insanların çoğalmasına neden olur. Bu gibi insanlar fırsat buldukça; için­deki bastırılmış eğilimleri kin ve nefretle uygulamaya çalışır. Etrafındaki insanlara zarar verir.

Din ve âdetlere karşı hoşgörü: İslâm Dini’ne göre, hiçbir kimseye farklı dinde olduğu için say­gısızlık yapılamaz. Sevgili resûlümüz Muhammed as.  zamanında Müslüman olmayan kişi­lerin inançları serbest ve mabetleri açıktı. İnsanların ikiyüzlü olmasına sebep olan zeminler ortadan kaldırılırdı. Hatta dinde, iki yüzlü davranan kişilere hiç itibar edilmezdi. Yüce Allâh, Kuran`da sevgili resûlümüz Muhammed as.’a hitaben: “...onlara aldırış etme.” [5] buyurmaktadır.

Memleketimizde, hiçbir zaman Müslüman olmayanlara karşı inancından dolayı saygısızlık yapılmamıştır. Cumhuriyetimizin ilk kuruluş yıllarına baktığımızda camilerin, kiliselerin, havraların... herkese açık olduğunu görürüz. Aynı tutum, zamanımızda hala devam etmektedir.

Vicdan özgürlüğü: Vicdan; insanın benliğinde bulunan hayır ve şerri bi­rbirinden ayırt etme duygusudur. “Din ve vicdan hürriyeti” Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda güvence altına alınmıştır.

Çoğunlukla vicdan, kişi­leri ahlaka uygun iş ve davranışlara yönlendirir. Bu yöneliş bazen iyi, ba­zen da kötü sonuç verebi­lir. İyi sonuca varıldığında mutluluk duyu­lur. Kötü sonuç alındığında, pişmanlık duyulur. Huzursuzluk başlar. Hatta yanlış yapan kişi şöyle der: "Bu işi yaptı­ğıma pişmanım. Vicdan azabı çekiyorum."

Vicdan, her insan veya toplumda ayrı ayrı şekillerde yapılanır. Şöyle ki: Bir insanın yetiştiği toplumun dini, kültürü, ahlaki yapısı, ka­fasına yerleştirilen ideali, toplumdaki değer yargıları iyi ve doğru ola­bilir. O zaman, toplumdaki kişi­lerin vic­danı genellikle temiz olur.

Eğer bir toplumda, dini inançları çarpık, kültürü zayıf, ahlâkî dav­ranışları bo­zuk ve fertlerin düşüncelerindeki ülkü hakka dayanmıyorsa; toplumda batıl inanç, taas­sup ve hurafeler yaygınlaşır. Vicdanlar kara, kanaatler doğru olmayabilir.

Vicdanı temiz insanlar, taassup sahibi değildir. Taassup cehaletin netice­si­dir. Körü körüne bağlılıktır. Özellikle gerçek dindar insanlar taassup sahibi ola­maz­lar. Anlayışlıdırlar. Kendi haklarını korudukları kadar, başkalarının hakla­rına da saygılıdırlar. Çünkü başkalarının haklarına saygılı olmalarını Allâh em­retmiştir. Kuran`da tekrarlanan “...Allâh haddi aşanları sevmez.” [6] ifadesini çok iyi bi­lirler.

 

Şadi KUL

 



[1] 2/Bakara: 256

[2] 10/Yunus: 99

[3] 6/En'âm: 108

[4] 50/Kâf: 45

[5] 4/Nisa: 63

[6] 5/Maide: 87, 7/Araf: 55