DOSTLUK VE KARDEŞLİK

 

Dostluk ve Kardeşlik Bir İhtiyaçtır

Dostluk ve Kardeşliğin Temeli Sevgidir

Dinim Dostça ve Kardeşçe Yaşamamı Öğütler

Dostluk ve Kardeşlik Barışın Temelidir

Laiklik ve Din İstismarcılığı:

İslâm, Sevgi ve Barış Dinidir

Sevgi

 

Dostluk ve Kardeşlik Bir İhtiyaçtır

Kelime olarak dost: Dilimize Farsçadan gelmiş olan bu kelime sevgili, yâr, ahbap, arkadaş, can yoldaşı... an­lamlarına gelmekte­dir.

Terim olarak dost: İyi ve kötü günlerde sürekli birbirlerine yardım eden, iyiliğe yönlendiren ve birbirleriyle samimi olan kişilerdir.

İnsanlar, topluluklar halinde yaşarlar. Herkesin diğer insanlarla az ya da çok birtakım ilişkileri vardır. Bu ilişkiler; komşuluk, yolculuk, sanat, ticaret, va­tandaşlık... gibi her türlü konuyu kapsamaktadır. Bunun yanında bazı insanlar, di­ğer insan­lara nazaran, birbirleri arasında biraz daha içli dışlı olmuş durumda­dırlar. Bu insan­ların birbirleri arasındaki yaklaşımları çıkarcılık­tan ziyade sevgi ve say­gıya dayan­maktadır. İşte, bu muhabbet bağına dostluk diyoruz.

Bir toplumda fertler arasındaki dostluklar ne kadar yaygın ve sağlam ise, hu­zur ve güven o kadar fazladır. Dostluklar kalkınca sadakat, vefa ve fe­dakârlık kaybolur. Yerine; yal­nızlık, güvensizlik, umursamazlık, vurdumduymazlık... hakim olur.

Kelime olarak kardeş: Aynı ana ve babadan olan çocuklar, bira­der, ya­kın arkadaş, dost... gibi anlamları ifade eder.

Dini terim olarak kardeş: Soy kardeşliğinin yanında aynı inanca sahip olan kişiler­in kardeşliğidir. Bu da iki şekilde izah edilmektedir:

Birincisi: Aynı anne babadan dünyaya gelen ve aynı soyu taşıyan bir ailenin fertleridir.

İkincisi: Top­lum içinde, aynı inanca mensup olan kişilerdir. Toplumda aynı fi­kir, ülkü, ideal ve akideye sahip kişilerin birbirleri arasındaki sevgi ve saygı bağına kardeşlik de­nilmektedir. Kardeşlik bağı, insanları birbir­lerine biraz daha yakınlaştırır. Birlik ve beraberliği artırır. Bu kardeşliğin en belirgin şeklini  Sevgili Resûlümüz zamanında görmek mümkündür. Şöyle ki:

Mekkeli Müslümanlar müşriklerden çok eziyet gördüler. Artık Müslümanlar için Mekke’de yaşamak imkânsız hale gelmişti. Onlar da fırsat buldukça her şeyle­rini Mekke’de bırakarak Medine’ye hicret ettiler. Mekke’deyken hali vakti ye­rinde olanlar bile fakir duruma düşmüştü.  Sevgili Resûlümüz hicret eden Müslüman­ların durumunu hafifletmek için, onları Medineli Müslüman­larla tek tek kardeş ilan etti. Böylece Medineli müminler Mekkeli fakir kardeşlerine daha fazla yardımcı ol­dular.  Sevgili Resûlümüz bu konuda bizi şöyle uyarmıştır:

"Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse her biriniz, kiminle dostluk kuracağına dikkat etsin."[1]

Dostluk ve Kardeşliğin Temeli Sevgidir

Dostluk ve kardeşliğin temelini oluşturan bazı sebepler vardır. Bunları şöyle sıralamak mümkündür:

1- İnanç birliği: Aynı dine ve inanca sahip kişilerin, birbirleri arasındaki sevgi bağı diğer insanlara göre daha güçlüdür.

2- Görüş birliği: Genel olarak hemıehrilik, fikir, spor, sanat, mezhep, tari­kat... mensupları arasında belli bir sevgi bağı vardır.

3- Menfaat birliği: Toplumun hangi kesiminde olursa olsun, çıkar devam ettiği süre içinde insanlar arasında geçici bir sevgi bağı olabilir.

4- Rastlantı sonucu birliktelik: Yolculuk, komşuluk, tahsil... sırasında mey­dana gelen geçici sevgi bağıdır.

5- Aynı şartlar altında bulunma ve yaşama birlikteliği: Çocukluk, ihtiyarlık, gençlik, hastalık, kuraklık, savaş, zulüm, zenginlik, fakirlik... gibi. Aynı or­tamda etkilenen insanlar arasında birtakım sevgi bağları oluşabilir.

İnsanlar arasındaki bazı ilişkiler geçicidir. Çünkü araya biraz zaman girince veya şart­lar değişince çok şeyler silinip gider. Fakat sevgiye dayalı dostluklar kalıcıdır. Sevdiğimiz ve dost olduğumuz kişiler daima iyiler arasından seçilmelidir. Çünkü sevgili resulümüz buyuruyor ki:

"Kişi sevdiğiyle beraberdir"[2]

Dinim Dostça ve Kardeşçe Yaşamamı Öğütler

İslâm dini evrensel olduğu gibi, ortaya koyduğu ilkeler de evren­seldir. Evrensel ilkeler; renk, İrk, soy, cins, bölge, zaman... gibi hu­suslarla sınırlı de­ğildir. Her zaman, her yerde ve herkes için aynı öl­çüde geçerlidir.

Dinimiz bizden kardeşçe yaşamamızı ister. Bu hayatın temelinde sev­mek, saymak, selâm vermek, sözünde durmak, merhamet etmek, affetmek, hoş­gör­mek, yar­dımlaşmak... vardır. Bunun yanında, yapılan kötülüklere karış çık­mak, yanlışlıkları ya­panları uyarmak, zandan kaçınmak, gıybet etmemek... di­nimizin bizden istediği davranışlardır. Bu hal ve hareketleri bir bütün olarak düşündüğü­müzde şu gerçek ortaya çıkmaktadır:

Dinimiz bizden toplum içinde dost ve kardeşçe yaşamamızı istemek­tedir.

 Sevgili Resûlümüz Muhammed (as) buyuru­yor ki:

"Sakın zanna yer vermeyin. Zira zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüs etmeyin, haber koklamayın, rekabet etmeyin, hasedleşmeyin, birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah'ın kulları, Allah'ın emrettiği şekilde kardeş olun… Allah sizin suretlerinize ve kalıblarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar. Takva şuradadır -eliyle göğsünü işaret etti-…[3]

Konuyla alakalı ayet meali:

 “Gerçekten, ancak mü­minler kardeştir. Kardeşle­ri­nizin ara­sını dü­zeltin. Allah'tan ittika edin (koyduğu sınırları muha­faza edin). Umulur ki, mer­ha­met edilirsi­niz.”[4]

Bu ayet mealinde anladıklarımız:

1- Müminler birbirlerinin din kardeşidir.

2- Bazı müminler arasında anlaş­mazlık olduğunda diğer müminler dev­reye gire­rek aralarını düzeltmelidir.

3- Yüce Allah’ın koyduğu haram ve he­lal sınırları korunmalıdır.

4- insanların arasını düzeltenlere Yüce Allah merhamet eder.

Dostluk ve Kardeşlik Barışın Temelidir

Bir toplum rahat ve huzur içinde yaşıyorsa, orada dostluk ve kardeşlik bağ­ları güçlü; adalet, eşitlik ilkesine göre işliyor demektir.

Dostluk ve kardeşliğin şu üç konuda birlikte gerçekleşmesi, ba­rışın teme­lini sağlamlaştırır:

1- Dostluk ve kardeşlik fert düzeyinde gerçekleşirse fertler gü­venilir ve sa­mimi olur.

2- Dostluk ve kardeşlik aile içinde gerçekleşirse; aile mutlu olur.

3- Dostluk ve kardeşlik toplumsal düzeyde gerçekleşirse; birlik, beraberlik ve barış sağ­lanır.

Dostluk ve kardeşliğin bulunmadığı yerlerde sevgi, saygı, gü­ven, mutluluk, toplumsal birlik ve beraberlik kalmaz. Bu güzelliklerin yerini anarşi, kargaşa, fitne, fesat... alır. Toplumun huzuru bozulur. Başkalarına kin tutan kimseler, barışı sağ­layamaz. 

Laiklik ve Din İstismarcılığı:

Laiklik ilkesi: Ali Fuat Başgil, Din ve Laiklik adlı eserinde laikli­ğin kelime anlamını şöyle açıklamaktadır:

"(Laic = laigue) latince (laicus) aslından alınmış fransızca bir ke­limedir. Ve lügat manası ile, ruhani olmayan kimse, dini olmayan şey, fikir, müessese, sis­tem, prensip demektir.

...1937 Şubatında Teşkilatı Esasiyye Kanununda yapılan başka bir tadil ile bu kanunun ikinci maddesine giren altı prensip arasında "Laiklik" tabiri de yer almış ve Türkiye Devletinin laik olduğu tasrih olunmuştur."

Laiklik: Din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Aynı zamanda laiklik, vicdanlara baskı, hür düşünceye düşmanlık ve dini inkâr etmek anlamına da gel­mez.

Dini ve laikliği istismar konusu edinenlere dikkat edildiğinde, şu gerçeği görü­rüz:

1- Din istismarcıları: Toplumun ve fertlerin dinî hislerini sömürerek çıkar elde etmeye çalışırlar.

2- Laikliği istismar edenlere gelince: Onların laikliği din ve vicdan özgürlü­ğü­nün garantisi olarak görmesi gerekirken; bir taraftan laikliği kalkan yapa­rak, dine ve din­darlara saldırırlar. Diğer taraftan da, toplumda dindâr/laik çatışması mey­dana getirerek gerilimler meydana getirirler. Gerçek vatandaş görüntüsü vererek çeşitli makam ve mevkilere gelmeye çalışırlar

Dinini, vatanını, milletini, devletini, manevi değerlerini sevenler; her türlü is­tismarcılara “Dur!” demesini bilmelidir.

İslâm anlayışına göre laiklik: İslâm, Allâh`ın insanlara gönderdiği hayat tarzı­dır. İnsanların birbirleri arasındaki ilişkileri dü­zenler. Mü'minlerin inançlarını ve Rabb'lerine karış olan sorumluluklarını bildirir. İnsanlar arasında renk, dil, yöre, cinsiyet, zengin, fakir... farkı gözet­mez. Kısacası İslâm evrenseldir. Bütün insan­ları, kendi ira­deleriyle serbest bırakmıştır. Allah iyi insanları güzel işlerinden ötürü ödüllendirir, Cennetine kor. Cennet Allâh`ın sevgili kulları içindir. Kötüleri ise, ce­zalandırır. Hırsızlık yapanı, haksız olarak adam öldüreni, iftira edeni... hak ettiği cezaya çarptırır.

Dinimize göre inançsız insanlara, inanacaksın diye baskı yapılamaz. Başka inanç­lara sahip olanlara da Müslüman olacaksın diye zorlama yapılamaz. Çünkü dinimizde; inanç, ibadet, düşünce özgürlüğü vardır. Vicdanlara baskıyı Yüce Allah yasaklamıştır. Baskı ve zorlama olmadan, inanmadığı halde Müslümanmış gibi gözükenlere dinimizde münafık denilir. Münafıklığın kötü olduğunu ifade eden pekçok ayetler mevcuttur.

 Sevgili Resûlümüz zamanında ticaretle uğraşan iki kardeş vardı. Aynı zamanda bunlar, Hristiyanlığa inanıyorlardı. Ancak baba­ları Müslümandı. Oğullarının Hristiyan olmalarını kabullenemiyordu. Bir gün onların yakalarından tuttu:

— Siz, Müslüman olmadıkça yakalarınızı bırakmayacağım, dedi. Bu hadise üzerine, şu meali ifade eden ayet nazil oldu:

“Dinde zorlama yoktur. Artık olgunluk ve bozulmuşluk iyice ortaya çıkmış­tır...”[5]

Vicdan özgürlüğü: Vicdan; insanın benliğinde bulunan hayır ve şerri bi­ribirinden ayırt etme duygusudur. Çoğunlukla vicdan, kişi­leri ahlaka uygun iş ve davranışlara yönlendirir. Bu yöneliş bazen iyi, ba­zen da kötü sonuç verebi­lir. İyi sonuca varıldığında mutluluk duyu­lur. Kötü sonuç alındığında, pişmanlık duyulur. Huzursuzluk başlar. Hatta yanlış yapan kişi şöyle der: "Bu işi yaptı­ğıma pişmanım. Vicdan azabı çekiyorum."

Vicdan, her insan veya toplumda ayrı ayrı şekillerde yapılanır. Şöyle ki: Bir insanın yetiştiği toplumun dini, kültürü, ahlaki yapısı, ka­fasına yerleştirilen ideali, toplumdaki değer yargıları iyi ve doğru ola­bilir. O zaman, toplumdaki kişi­lerin vic­danı genellikle temiz olur.

Eğer bir toplumda, dini inaçları çarpık, kültürü zayıf, ahlâk dav­ranışları bozuk ve fertlerin kafasındaki ülkü hakka dayanmıyorsa; toplumda boş inanç, taas­sup ve hurafeler yaygınlaşır. Yahut da din ve vicdan hürriyeti yasakla­nırsa, top­lumdaki kişiler çoğunlukla vicdansız olabilir. Memleketimizde her sene, diğer aylara nazaran ramazanda toplumdaki suç oranının azaldığını çok iyi değerlendirmek gerekir.

Vicdanı temiz insanlar, taassup sahibi değildir. Taassup cehaletin netice­si­dir. Körü körüne bağlılıktır. Özellikle gerçek dindar insanlar taassup sahibi ola­maz­lar. Anlayışlıdırlar. Kendi haklarını korudukları kadar, başkalarının hakla­rına da saygılıdırlar. Çünkü başkalarının haklarına saygılı olmalarını Allâh em­retmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’da defalarca tekrarlanan “Allâh haddi aşanları sevmez.”[6] ifadesini çok iyi bi­lirler.

İslâm, Sevgi ve Barış Dinidir

Konunun biraz daha iyi anlaşılabilmesi için aynı kökten türetil­miş şu keli­me­leri biraz daha yakından tanımalıyız:

1- İslâm: Yüce Rabb'imizin sevgili resûllerimize gönderdiği dinlerin genel adı İslâm’dır. Muhammed (as)’la gönderilen dine “İslâm” ismini Yüce Allah vermiştir. İslâm; sulh, selâmet, huzur anlamlarını da ifade eder.

“...Bugün, sizin dîninizi kemale erdir­dim. Üzerinize olan nime­timi tamam­ladım. Dîn ola­rak sizin için İslâm’ı beğendim... “[7]

2- Selâm: Yüce Allah’ın isimlerinden biridir. Aynı zamanda dir­lik, düzenlik, esenlik, mutluluk, hayır, iyilik, dua, güzel temenniler... anlamlarına gelir. Aynı za­manda müminler karışlaştıklarında birbir­lerine selam verirler. Selam ise; huzur, sa­adet, sağ­lık, emniyet... anlamlarına gelir.

“O gece Selâm (esenlik)'dir. Fecrin do­ğuşuna kadar.”[8]

3- Silm: Barış, huzur, kurtuluş... gibi anlamları ifade eder.

“Ey iman edenler! Topluca sil­m’e (barış hayatına) girin. Şeytan’ın (veya şey­tan­laşmış kişilerin) arkasına düşmeyin. Gerçekten o (ve yandaş­ları) sizin açık düş­manınızdır.”[9]

4- Selâmet: Felâket, âfet... gibi tehlikelerden uzak, huzurlu ve gü­venli or­tam... anlamlarını ifade eder.

“Ey Nuh! Bizden (bir nimet ola­rak gemiden) artık selametle in, de­nildi.”[10]

İslâm'ın sevgi ve barış dini olduğunu özetlersek:

1- Dinimizin ismi "İslâm"dır. Anlamında ise; sevgi, barış, huzur, güven... ifade eden manalar mevcuttur.

2- Dinimizdeki, biz müminlere verilen emirlerin konuları incelendiğinde; bir­lik, bera­berlik, barış, huzur... gibi konuların ağırlığını görmekteyiz.

3- Dinimizce yasak olan konulara baktığı­mızda kişinin öncelikle dini, canı, malı, aklı ve neslinin korunduğu sevgi ve barış ortamını görürüz.

O halde: Dinimiz İslâm, bize lazım olan sevgi ve ba­rışa gerekli önemi ver­mek­tedir. Yeter ki dinimizi öğrenelim ve onu yaşamaya gayret edelim.

Sevgi

Biz Müslümanların, bilinçli ola­rak yaptığı bütün işlerin he­de­finde, Yüce Allah’ın rızası ve sevgisini ka­zanma bulun­mak­tadır. Yüce Allah sevdiği insan­ları, diğer insanlara da se­vdirir. Sevmediğini insanlar da sev­mez. Allah’ın resulü Muhammed (as) şöyle buyuru­yor:

“Amellerin en üstünü, Allah için sevmek, Allah için sevme­mektir.”[11]

"Birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamette, birbirlerine şefkatte mü'minlerin misali, bir bedenin misalidir. Ondan bir uzuv rahatsız olsa, diğer uzuvlar uykusuzluk ve hararette ona iştirak ederler."[12]

"Allah Tebareke ve Teala Hazretleri şöyle hükmetti: "Benim rızam için birbirlerini sevenlere, benim için bir araya gelenler, benim için birbirlerini ziyaret edenlere ve benim için birbirlerine harcayanlara sevgim vacip olmuştur."[13]

"Dostunu severken ölçülü sev, günün birinde düşmanın olabilir. Düşmanına da buğzunu ölçülü yap, günün birinde dostun olabilir."[14]

"Nefsim yed-i kudretinde olan zâta yemin ederim ki, imân etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız! Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz şeyi haber vereyim mi? Aranızda selamı yaygınlaştırın!"[15]

Yüce Allah’ın sevgisini kazanmak, her iki dünyada mutluluğa kavuşmak de­mektir. Durup dururken, Yüce Allah’ın sevgisi kolay kolay kazanıl­amaz. Ancak O'nun emirlerini yerine getirmek ve yasak­larından da uzak dur­makla, Yüce Allah’ın sevgisine ulaşabiliriz.

Dinimize, ahlâkımıza, örf ve âdetlerimize göre hareket eden müminler, sevil­meyi hak etmiştir. Aynı şekilde biz de, kötülüklerden uzak duran ve güzel­lik­lere koşanlardan olmalıyız.

 

 



[1] Ebu Davud, edeb 19, (4833); Tirmizi, Zühd 45, (2379).

[2] Buhari, Edeb 96; Müslim, Birr 165, (2640); Ebu Davud, Edeb 122, (5126); Tirmizi, Zühd 50, (2388).

[3] Buhari, Nikah 45, Edeb 57, 58, Feraiz 2; Müslim, Birr 28-34, (2563 - 2564); Ebu Dâvud, Edeb 40, 56, (4882, 4917); Tirmizi, Birr 18, (1928).

[4]  49/Hucurat: 10

[5]  2/Bakara: 256

[6] 2/Bakara: 190, 5/Maide: 87, 7/Araf: 55

[7]  5/Mâide: 3

[8] 97/Kadr: 5

[9]  2/Bakara: 208

[10] 11/Hud: 48

[11] Ebu Davud, Sünnet 3 (4599)

[12] Buhari, Edeb 27; Müslim, Birr 66 (2586)

[13] Muvatta, Şi'r 16, (2, 953, 954)

[14] Tirmizi, Birr 60 (1998)

[15] Müslim, İman 93, (54); Ebu Davud, Edeb 142, (5193); Tirmizi, İsti'zan 1, (2589).