Dinim
ve güzel ahlak
Yüce Allah, her şeyi düzene koyan ve kurduğu düzeni de en güzel şekilde devam
ettirendir. Yüce Allah; yerin, göklerin, canlıların, cansızların... her şeyin
rabbidir. Yani terbiye edenidir. Aynı şekilde yüce Allah; insanların da
rabbidir, yani peygamberlerin getirdiği dinî kurallarla insanları terbiye
edendir. Bu konuda yüce Allah buyuruyor
ki:
• Hamd; göklerin Rabb`i, yerin
Rabb`i, âlemlerin Rabb`i olan Allah`adır.[1]; Bu ayet mealinden anladıklarımız
1- Kesintisiz ve gerçek övgü Allah`a aittir.
2- Allah; insanların,
göklerin, yerin ve bütün varlıklar aleminin rabbidir. Yani; belli ölçülerle
düzene koyan ve kurduğu düzeni de en güzel devam ettirendir.
Dindâr olan kişilerin ahlâk ve terbiyelerinin istikameti, kâinatın yaratıcısı
yüce Allah`ın beğenisi doğrultusundadır. Bundan dolayıdır ki; yaptıkları her
şeyin Allah`ın dinine uygun olmasına dikkat ederler.
Biz Müslümanlara, peygamberler örnek gösterilmektedir:
• (Ey Muhammed!) Gerçekten sen,
muazzam bir ahlâk üzeresin.[2]
• And olsun, Allah`ın Resulünde
sizin için güzel örnekler vardır...[3]
Muhammed as. bir hadisi şerifinde buyuruyor ki:
- Ben, Salih (güzel) ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”[4]
Resulullâh’ın ahlâkı hakkında, hanımlarından Aişe (ra)’ye sorulduğunda:
Allah`ın Nebisi’nin ahlâkı, Kur’ân-ı Kerîm idi[5], diye cevaplar. Görülüyor ki: Dinimiz bizim güzel ahlâklı olmamızı
sağlamaktadır. Oruçlu kimseye Allah’ın elçisi şöyle hatırlatma yapmaktadır:
- Oruç perdedir. Biriniz bir gün oruç tutacak olursa kötü söz söylemesin,
bağırıp çağırmasın. Birisi kendisine yakışıksız laf edecek veya kavga edecek
olursa "Ben oruçluyum!'' desin.[6] Böylesi dini ikazlara dikkat
edenlerden hiç kimseye bir zarar gelmez.
Güvenilir olmak; kişinin söz ve davranışının güven vermesiyle oluşan bir
duygu ve yargıdır. Güvenilir insan; yalan söylemez, haksızlık yapmaz, ihanet
etmez, ahlaksızlık yapmaz, edepsiz olmaz, kimseyi kandırmaz... Sonuç olarak her
türlü kötülüklerden uzak durmaya çalışır. Elinden geldiği kadar iyilik eder,
verdiği sözü yerine getirir. Doğruları konuşur. Merhametli, adaletli ve
hoşgörülüdür.
Peygamberlerin ortak özelliklerinden biri de “emanet” yani güvenilir olmaktır. Peygamberlere düşmanları
bile güvenirdi. Çünkü onlar, güven sarsacak hiçbir yanlışı yapmazlardı.
Geçmiş toplumlara gönderilen peygamberlerden Nuh, Hud, Salih, Lut, Şuayb ve
Musa as. kendilerini:
- Ben, size gönderilen "emîn bir elçiyim"[7], ifadesiyle tanıtmışlardır. Kutsal kitabımız Kuran, örnek almamız için bu
ifadeleri peygamberlerin kıssalarıyla[8] beraber sık sık zikretmiştir.
Muhammed as. da peygamber olmadan önce Mekkeliler kendisine güvenilir anlamına
gelen "Muhammedu'l emîn" derlerdi.
İslâm Dini, bana güvenilen bir insan olmamı öğütlemektedir. Kutsal kitabım
olan Kur’ân-ı Kerîmin benden istediği güzel hasletlerden birkaçı şöyledir:
• Ey imân edenler! Allah için
şahitlik konusunda, adâleti titizlikle ayakta tutun...[9]
• Ey İmân edenler! Aranızda gizli konuştuğunuz zaman günahı,
düşmanlığı ve Resul`e isyanı fısıldamayın...[10]
Ben, üzerime düşen görevi yaparım. Görevlerimi genel olarak şöyle sıralamak
mümkündür:
1- Yüce Allah`ı seviyorum; beni yoktan var etmiş ve bize her türlü nimeti
vermiştir. Her çeşit yiyecek, içecek, giyecek, barınacak... imkânlar vermiş.
Vücudumuzdaki azaların faydalarını, yapılarını ve işleyiş şekillerini
düşünüyorum da; vücudumun harikalarla donatılmış olduğunu görüyorum. Bu muazzam
yapının kendiliğinden oluşması imânsızdır. Ayrıca bu güzellikleri görmemezlikten
gelmenin nankörlük olduğunu düşünüyorum. İşte bu nimetleri bana bahşeden
Allah`a karşı görevlerimi yapmaya çalışıyorum. Elimden geldiği kadar
emirlerini yerine getirmeye, yasaklarından da uzak durmaya gayret ediyorum.
Allah`ın sevgili kulu Muhammed as.’ın açıkladığı şekilde Dinimi anlamaya
çalışıyorum. Âhirette güç duruma düşmemek ve dünyada da onurlu bir hayat için
gerekenleri yapmaya çalışıyorum.
2- Geleceğimi düşünüyorum: Etrafımdaki insanlara bakıyorum, ahlakı güzel
olanları seviyorum. Ben de onlar gibi çalışkan, hoşgörülü, merhametli,
adaletli, iyiliksever, affedici, temiz, etrafına karşı nazik ve sevecen olmaya
çalışıyorum. Bu konularda üzerime ne düşüyorsa yapmaya çalışıyorum ve kendimi
günün gereklerine göre yetiştirmenin şart olduğu bilincini taşıyorum.
3- Ailemi seviyorum: Ana-babamı, kardeşlerimi, dedemi, ninemi,
amcalarımı... bütün akrabalarımı seviyorum. Aile yaşantımızın daha güzel olması
için gücümün yettiği kadar katkıda bulunmaya gayret ediyorum. Ailemin daha
sağlıklı, uyumlu, anlayışlı, dirlik ve düzenli olması için üzerime düşen görevi
en iyi şekilde yapmaya çalışıyorum.
4- Okulumu ve arkadaşlarımı seviyorum. Derslerime çalışıyorum. Arkadaşlarıma
da çok saygılıyım. Yerine göre onlara yardımcı olmaktan zevk alıyorum.
5- Vatanımı, milletimi ve manevi değerlerimizi seviyor ve üzerime düşeni
yapıyorum.
6- Zararlı olmayan hayvanları, bitkileri, dağı, taşı, denizleri,
akarsuları, gölleri... severim. Bize canlılık veren doğanın tümü önemlidir.
Onların yıpranmaması, veriminin yükselmesi için elimden geleni yapmam, benim
insanlık görevim olduğunu düşünüyorum. Şunu gönül rahatlığıyla ifade
edebilirim: Etrafıma karşı, üzerime düşen görevi yaparken çok mutlu oluyorum.
Medeni, kültürlü ve inançlı kişiler için sözünde durmak çok önemlidir.
Bunlar verdiği sözleri yerine getirirler. Ayrıca boş ve lüzumsuz yere de söz
vermezler. Ancak verilen sözler yerine getirilirken; bir güzellik ortaya
koymalı ve hiçbir şekilde de kimseye zarar verilmemelidir. Bu konuda dikkat
edeceğimiz bazı hususlar vardır:
1- Verdiğimiz söz, inancımıza uygun olmalıdır.
2- Verdiğimiz söz, gücümüzün üzerine olmamalıdır.
3- Verdiğimiz söz, zararlı neticelere sebep olmamalıdır.
4- Verdiğimiz söz, hayati bir durum söz konusu olmadıkça sözümüzden
caymamalıyız.
5- Verdiğimiz sözü yerine getirmeye bir engel çıktığında mutlaka zamanında
sözleştiğimiz kişilere haber vermeliyiz.
6- Verdiğimiz sözü, eğer yerine getirememişsek; sebep ne olursa olsun söz
verdiğimiz kişilerden özür dilemeliyiz.
Yüce Allah, müminlere sözlerinde durmalarını çeşitli vesilelerle hatırlatmaktadır.
Örneğin:
• Ey İmân edenler! Verdiğiniz
sözleşmeleri yerine getirin...”[11]
• Söz söylediğiniz zaman yakınlarınız dahi olsa adâletli olun...”[12]
Söz verilmiş ise; mutlaka yerine getirilmelidir. Örnek insan Muhammed
as.’ın verdiği sözü yerine getirmesine bir misal verelim:
Hendek savaşından bir yıl sonra Muhammed as. Kâbe'yi tavaf etmeye karar
verdi. 1400 civarında Müslümanla Mekke'ye doğru yola çıktı. Mekke'liler
harekete geçerek Kâbe'yi ziyarete engel olmaya karar verdiler. Muhammed as.
Hudeybiye denilen yere geldi.
Müşrikler, Muhammed as.ın isteklerine karşı çıktılar. Süheyl isminde bir elçi
göndererek müsaade etmeyeceklerini bildirdiler. Muhammed as., kan dökülmesini
asla istemiyordu. Çeşitli müzakerelerden sonra anlaşma sağlandı. Şartlar
çok ağırdı. Anlaşma şartlarından bazıları:
1- Bu sene Müslümanlar Kâbe'yi ziyaret edemeyecekler.
2- Gelecek yıl ancak üç gün ziyaret edecekler.
3- Müslümanlar Mekke'ye silâhsız gelecekler.
4- Müslümanlar bundan sonra Mekke'den kaçarak Medine'ye sığınanları, müşriklere
iade edilecekler...
5- Müslümanlardan dininden dönenler, istediği yere gitmekte serbesttirler...
Sahabe, bu ağır şartları kabul etmek istemedi. Ancak, Muhammed as. kabul
edince, Hudeybiye anlaşması yapılmış oldu. (Mart 628).
Anlaşma konuları, maddeler halinde tespit edildi. Yazıldı. Daha imzalanmamıştı
ki, o esnada Süheyl'in oğlu Ebu Cendel geldi. Yavaş yavaş Rasûlullah'a
yaklaştı. Benzi solmuş, perişan, durumu halsiz, el ve ayakları zincirliydi.
Zincirlerin bir kısmı yerde sürünüyordu. Yüzünde ve ellerinde işkence izleri
vardı. Müslüman olduğu için müşrikler tarafından Mekke’de hapse atılmış,
zincire vurulmuştu. Bir fırsatını bularak kaçıp gelmişti. Ebu Cendel'i gören
babası Süheyl:
- Ey Muhammed!.. Seninle yaptığım anlaşma gereği bu adamı bana geri
vereceksin, dedi. Rasûlullah, Ebu Cendel'in Medine'de kalmasını istedi. Çok
ısrar etmesine rağmen, müşrikler kabul etmedi. İstemeyerek onu müşriklere
teslim etti. Ebu Cendel götürülürken:
- Ey Müslümanlar!.. Mümin olarak yanınıza geldim. Beni müşriklere iade mi
ediyorsunuz? Çektiğim işkenceleri görmüyor musunuz? Diye feryat etmeye
başladı. Bütün Müslümanlar ayağa kalktı. Ağlıyorlardı. Rasûlullah:
- Ey Ebu Cendel!.. Biraz daha sabret. Allah`tan karşılığını iste... Mutlaka
Allah sana ve senin gibi çaresiz müminlere bir çıkar yol yaratacaktır... Şu
adamlara verdiğimiz sözde vefasızlık etmeyelim. Vefasızlık bize yakışmaz,
buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer Rasûlullâh'a sordu:
- Ya Rasûlallah!.. Bu adamı niçin Kureyş'e veriyoruz? Dini konularda bu
kadara da razı olunmaz ki!.. Rasûlullah:
- Biz, bu konularda onlarla anlaşma yaptık... Dinimizde, ahde vefasızlık
yoktur, buyurdu. Anlaşma yapıldı. Mekke'li müşrikler Ebu Cendel'i alıp
götürdüler.
Emanet: Güvenilir kimseye, belli bir müddet korunması için bir şeyi teslim
etmektir. İhanet: Aralarındaki anlaşma şartlarına rağmen yapılması gereken bir
işi, yapmamak, vefa ve sadakat göstermemektir. Kutsal kitabımızda Yüce Allah,
peygamberlerin güvenilir olduğunu haber vermektedir.
Güvenilir olmayan kişiler etrafına zarar verir. Yalan söyler, sözünde
durmaz, iyi niyetli olmaz, kalbinde kin besler, başkalarının yanılmasını
arzular, öğrendiği veya duyduğu sırları etrafa yaymayı çok sever...
Bundan dolayı; ben de bir Müslüman olarak insanların özel kusurlarını
araştırmam. Şahıslarına ait özel sırlarını başkalarına açıklamayı sevmem.
İnsanların bana olan güvenlerini sarsacak tutum ve davranışlardan sakınırım.
Bana verilen emanetleri korur ve zamanında sahiplerine teslim ederim. Gerçek
bir mümin, hiçbir zaman emanete ihanet etmez. Allah`ın sevgili kulu Muhammed
as. şöyle buyurmuştur: Dört haslet vardır; kimde bu hasletler bulunursa o kimse
halis münafıktır. Kimde de bunlardan biri bulunursa, onu bırakıncaya kadar
kendinde nifaktan bir haslet var demektir. Bunlar da:
1. Emanet edilince hiyanet eder,
2. Konuşunca yalan söyler,
3. Söz verince sözünde durmaz,
4. Husumet edince haddi aşar.[13]
Bu konuyla ilgili birkaç ayet meali:
• Allah, emanetleri ehline
vermenizi emreder.[14]
• Ey İmân edenler! Allah`a ve
Resul`e hainlik etmeyin. (O zaman,) bile bile kendi emanetlerinize hainlik
etmiş olursunuz.[15]
• Ey îmân edenler! Sizden olmayanı sırdaş edinmeyin, onlar sizi
Şaşırtmaktan geri durmazlar. Sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların öfkesi
ağızlarından taşmaktadır, kalblerinin gizlediği ise daha büyüktür. Eğer
aklediyorsanız, Şüphesiz size âyetleri açıkladık.[16]
Yüce Allah`ın rızasına uygun olmayan her şey kötüdür. Kutsal kitabımızda
kötülükler "münker" kelimesiyle ifada edilmektedir. Kötü iş, söz ve tavırlardan
herkes tiksinir. Kötü kişilere, toplum içinde iyi gözle bakılmaz. Kendisine,
ailesine, toplumuna saygılı olan kişiler daima kötülüklerden uzak durur.
Bireylerin doğru olmadığı bir toplumda; hırsızlık, hainlik, yalan,
kandırma, dolandırma, rüşvet, karaborsa, sahtekârlık... gibi kötülükler
çoğalır.
Bir sahabe anlatıyor: Resûlullah as.'a iyilik ve günah hakkında sordum.
Bana:
- İyilik (birr), güzel ahlaktır. Günah da içini rahatsız eden ve başkasının
öğrenmesinden korktuğun şeydir, buyurdu.[17]
İyi bir insan için, kötülüklerden uzak durmak yeterli değildir. Aynı
zamanda yapılan kötülüklere usulüne uygun bir şekilde karşı çıkması lazımdır.
Kötülükler, bulaşıcı hastalık gibidir. Etrafı sararak bir gün kapımızı da
zorlayacağı bir gerçektir. Çünkü; komşumuzun evinin yanmasına aldırmazsak, ateş
bizim evi de saracaktır.
Sevgili peygamberimiz Muhammed as. buyuruyor ki:
• Kim bir kötülük (münker) işlendiğini görürse onu eliyle
değiştirsin. (Eliyle düzeltmeye) gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Eğer
gücü yetmezse, kalbiyle değiştirsin (yapanı kalbinde sevmesin). Bu da îmânın
en zayıf (noktas)ıdır.[18]
Evet; kötü şeyleri yapmam, kötülüğe yaklaşmam ve yapılmasını da sevmem.
Çünkü ahlaksızlığın bulunduğu yerler, güvenli olmaz. Her türlü pisliklerin oluştuğu
yerler, edep ve terbiyenin olmadığı yerlerdir.
Sevgili peygamberimiz şöyle buyuruyor:
- Allahım, ayrılıkçılıktan, fitnecilikten ve kötü ahlâktan sana sığınırım.[19]
Konuyla ilgili birkaç ayet meali:
• Ey îmân edenler! şeytânın
adımlarına uymayın. Kim şeytân’ın adımlarına uyarsa; muhakkak o (şeytan),
hayasızlığı ve kötülüğü emreder.[20]
• Hiç şüphesiz; Allah adâleti,
iyiliği, yakınlara vermeyi emreder. Hayasızlığı, kötülüğü ve azgınlığı
nehyeder. Düşünesiniz diye size öğüt veriyor.[21]
• Zinaya yaklaşmayın. Gerçekten o, hayâsızlıktır.[22]
Doğru olan insanlara herkes güvenir. Toplum içinde onlar, her zaman örnek
olarak gösterilirler.
Bir toplumda, güven ve emniyetin sağlanabilmesi için bireylerin doğru
olması lazımdır. Bireylerin doğru olduğu bir toplumda; adâlet, sevgi, saygı,
merhamet, yardımlaşma, fedakârlık, sabır, takva, selamlaşma... gibi güzel
davranışlar kendisini gösterir.
Zaman zaman bazı doğrular yapıldığında veya dile getirildiğinde, bir takım
insanlar pek memnun olmazlar. Sudan bahanelerle karşı çıkmaya çalışırlar.
Bunlar doğruya, doğru olmaya alışık değillerdir. Çünkü doğruluk karşısında
çıkarları zarar görmektedir. Ama biz şu gerçeği çok iyi biliyoruz ki: Doğru
insanlar doğruyu söylediklerinde "dokuz köyden de kovulsalar" bile,
yine yollarına devam ederler.
Yine doğru davrandıklarından dolayı karşılarına çıkacak engellere aldırış
etmezler. Doğruluktan ayrılmayan kişilerin inancı, özü, sözü ve hareketleri
birbirine uygundur.
Bir kişinin: "Bakma, benim kalbim temizdir, ne varsa dilimdedir",
demesine itibar edilmez.
Kişi kendisini nasıl tanımlarsa tanımlasın; pek fazla önemi yoktur.
Doğruluğu, davranışlarıyla ortaya çıkar. ; Sevgili peygamberimiz Muhammed as.
buyuruyor ki:
— Doğruluğa sarılın.
Çünkü doğruluk iyiliğe, iyilik de Cennet’e götürür. Kişi doğru söylemeye devam
eder ve doğruyu ararsa, o kişi Allah katında sıddîk (çok doğru kişi) olarak
kaydedilir. Yalancılıktan sakının. Çünkü yalancılık kötülüğe, kötülük de
Cehennem’e götürür. Kişi yalan söylemeğe devam eder ve yalancılığı adet
edinirse, Allah katında yalancı olarak kaydedilir.[23]
Konuyla ilgili ayet mealleri:
• Ey îmân edenler! Allah`dan
korkun. Doğru söz söyleyin.[24]
• Ey İmân edenler! Allah`dan
korkun. Doğrularla beraber olun.[25]
• Bu benim dosdoğru yolumdur. O'na tabi olun. Başka yollara
koyulmayın. (Uyarsanız) o yol, sizi Allah`ın yolundan (ayırır) tefrikaya düşersiniz.
Ders almanız için Allah size bunları tavsiye etti.[26]
Gıybet; hazırda olmayan bir kişinin arkasından hoşlanmayacağı şekilde
konuşmaktır. Hiçbir kimse, kendi arkasından kötü şekilde konuşulmasını
istemez. Biz de istemeyiz. O halde, Başkalarının hatalarını dile getirerek
gıybet etmemeliyiz. Gıybetin bulunduğu yerlerde sevgi, saygı, güven, birlik,
beraberlik, hoşgörü, yardımlaşma... gibi fert ve toplumu güzelleştiren
özellikler silinir gider.
Allah`ın sevgili kulu Muhammed as. arkadaşlarına sordu:
- Gıybet nedir, bilir misiniz? Oradakiler:
- Allah ve Resulü daha iyi bilir, dediler. Resulullâh:
- Kardeşini (orada yok iken) hoşlanmadığı bir şekilde dile getirmendir,
buyurdu. Oradakiler:
- Peki söylediğim şey kardeşimde varsa? diye sorduklarında, Resulullâh:
- Eğer dediğin husus; kardeşinde varsa, işte o zaman gıybet olur. Eğer
yoksa bu bühtan (iftira) olur, buyurdu.[27]
Bir insan gıybet etmeyeceği gibi laf söz de taşımamalıdır. Laf ve söz
taşımak insanları birbirine düşürmektir. Bu konuda da çok şiddetli şu hadisi
göz önüne getirmeliyiz:
— Söz taşıyan
cennete girmeyecektir.[28]
Konuyla ilgili ayet meali:
• İyice bilmediğin bir şeyin
üzerinde durma (arkasını düşme). Çünkü kulak, göz, kalb bunların hepsi
(yaptıklarından) mesuldür.[29]
• Ey imân edenler! Zannın çoğundan sakının. Zannın bir kısmı günahtır.
(Birbirinizin kusurunu) araştırmayın. Bazınız, kimilerinizin arkasından
çekiştirmesin. Sizden biriniz, ölmüş kardeşinizin etini yemekten hoşlanır mı?
Ondan tiksindiniz ha. Allah`dan sakının. Allah tövbeleri kabul edendir,
kullarına acıyandır.[30]
Fert ve toplumları birbirine düşüren bazı yanlışlıklar var ki, ben onlardan
uzak durmaya çalışırım. Bu hoş olmayan davranışların başında kıskançlık, yalan,
iftira... gibi kötü huylar gelir.
Kıskançlık (Haset): Çekememezlik. Başkalarında bulunan
güzel bir özelliği veya bir eşyayı kıskanıp yok olmasını istemek çok kötüdür.
Haset kinle karışıktır. Kin ve haset, sahibini için için yer ve sürekli rahatsız
eder. Kıskanç insanları kimse sevmez. Onlar hep dışlanırlar. Dışlandıkça da
hırçınlaşırlar. Bu gibi insanların, psikolojik tedaviye ihtiyaçları vardır.
İmrenmek (Gıpta): Kişinin, başkalarında olan bir güzelliğe kendisinde de sahip
olmasını istemesidir. Bu çok güzel bir duygudur. Böyle bir arzu insanı çalışmaya
sevk eder.
Yalan (Kizb): Aldatmak için uydurulan sözdür. Olan bir şeyi yok gibi,
göstermek iyi bir davranış değildir. Yine aynı şekilde; olmayan olan bir şeyi,
varmış gibi göstermek de iyi değildir. Ne olursa olsun, yalan söz bir müddet
sonra mutlaka ortaya çıkar. Kandırılanların bir müddet canı sıkılır. Ama yalan
söyleyenler ise, uzun müddet mahcup olur. Artık, etraftaki insanlardan itibar
görmez. Yalancılık aynı zamanda ruhsal bir hastalıktır.
Karalama (İftira): Olmayan bir şeyi, asılsız uydurma
ve yakışıksız bir sıfatı suçsuz ve ilgisi olmayan kişilere yüklemektir.
İftiranın içinde yalan ve düşmanlık gizlidir. İftira edenler; saygısız,
merhametsiz, adaletsiz... kişilerdir. Bunlar taassup ve yobazlık içinde
hayatlarını tüketir giderler.
Görülüyor ki: Kıskançlık, yalan ve iftira çok kötüdür. Yapmamak şöyle
dursun, bu kötü ahlak sahibi kişilere yaklaşılmamalıdır.
Konuyla ilgili birkaç ayet meali:
• De ki: Yaratıkların şerrinden,
çöktüğü zaman karanlığın şerrinden, (insanları çözümü zor, çıkmaz yollara
düşürmek için) düğümler için nefes tüketenlerin şerrinden, haset ettiği zaman
hasetçilerin şerrinden, tan yerini ağartan Rabb`e sığınırım.[31]
• Ayetlerimizi yalan sayıp,
onlara karşı kibirlenenlere, göğün kapıları açılmaz. Deve iğnenin deliğinden
geçmedikçe Cennet’e de giremezler. Mücrimleri (günahkârları) böyle cezalandırırız.[32]
• İftiracı ve günaha dalmış kişinin vay haline![33]
Dinimizde başkalarını hor görüp kendisini olduğundan fazla büyük görmeye kibir
denir. Toplumda düşük ahlâklı bazı insanlar vardır ki; onlar -güçleri yettiği
kadar- başkalarını aşağılamaya çalışırlar. Karşısındaki insanlara kötü
lakaplar, aşağılayıcı sıfatlar, hafife alıcı söz söylerler. Başkalarını böyle
hor-hakir görürken, kendilerini de bambaşka bir insan olarak takdim ederler.
Yüce Allah kutsal kitabımız olan Kuran`da, başkalarını küçülten,
kendilerini büyük zanneden ve hakkı kabul etmeyen kişilere müstekbir, horlanan
ve ezilenlere de mustadaf ismini vermiştir.
Konuyla ilgili ayet mealleri:
• Yerde ve göklerdeki Kibriyâ (en
büyük olma makamı) O (Allah)’a aittir. Ve O, Azîz’dir Hakîm’dir.[34]
• Ey müminler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın, belki de
onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da başka kadınları alaya almasınlar,
belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplayarak
çağırmayın. Birbirinizi (aşağılayan) kötü lakaplarla çağırmayın. İmândan
sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir!.. Kim de (yaptığından dolayı) tövbe etmezse,
o kendi kendisine zulmedendir.[35]
Dinim
olgun bir insan olmamı ister
Öfke: Herhangi bir sebepten dolayı kızan bir kimsede meydana gelen şiddetli
bir duygudur. Bir şeye öfkelenen kişi; konuşmasından, hareketlerinden ve
yüzünün renginden belli olur.
Öfke, insanda bulunan zayıflık ve noksanlıktır. İnsan; fazla sinirlenince,
zaman zaman saldırgan olur. Öfkelendiği kişiler hakkında ileri-geri sözler
söyler, zarar veren birçok işler yapar. Aradan biraz zaman geçince, sakinleşir.
Yaptıklarını veya söylediklerini güzelce düşündüğünde, yaptıklarının bir
kısmının yanlış olduğunu anlar ve pişman olur. Kendisini sinirlendiren hususa
biraz sabırlı ve sakince yaklaşmış olsaydı, daha iyi olacaktı. Ama artık iş
işten geçmiştir. Öfkeli anda; söylediği sözler, yaptığı hareketler pek çok
kalpleri kırmıştır. Dostluklar yaralanmıştır. Sakin hava gerginleşmiş ve
tansiyonlar yükselmiştir.
"Öfkeyle kalkan, zararla oturur" atasözü konuyu yeterince
açıklamaktadır.
Sevgili peygamberimiz, öfkelenen kişilere; ayakta iseler oturmalarını,
oturuyorlarsa bir yere yatıp uzanmalarını[36] tavsiye etmişlerdir. Yine bir
hadislerinde şöyle buyurmaktadır:
- Öfke, şeytan'dandır. Şeytan ateşten yaratılmıştır. Ateş su ile
söndürülür. Sizden biriniz öfkelendiği zaman, hemen abdest alsın.´[37]
Peygamberimizin arkadaşları öfkelenince:
- Eûzübillâhimineşşeytânirracîm,[38] derlerdi.
Sevgili peygamberimiz Muhammed as. bir gün:
- İçinizde kimleri pehlivan sayarsınız, buyurdu. Oradakiler:
- Erkeklere yenilmeyenleri, dediler. Allah Resulü:
- Öyle değil. Pehlivan rakibini güreşte yenen değildir. Aslında pehlivan
öfkelendiğinde kendisine hâkim olan kişidir.” [39]
Konuyla ilgili ayet mealler:
• Onlar bollukta ve darlıkta
infâk ederler, öfkelerini yenerler, insanları affederler. Allah iyilik
yapanları sever.[40]
• Onlar, (şirke düşmek, katil olmak, ana-babaya isyan etmek...
gibi) büyük günahlardan ve edepsizliklerden çekinirler. Öfkelendiklerinde
affederler.[41]
Hata: Bilmeyerek farkına varılmadan veya yanılarak yapılan yanlışlıklardır.
İnsanlar, çocukluğundan gençliğine, kâmilliğinden ihtiyarlığına kadar her zaman
hataya düşme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Ancak hataların hepsi aynı
değildir. Hele hele, başkalarına zarar veren yanlışlıklar hiç hafife alınamaz.
Maddî ve manevî tazminatı gerektirir.
Bazı hafif hataları görmemezlikten gelmek, özür dileyenlerin hatalarını
affetmek güzel bir davranıştır.[42]
İnsanı ve toplumu inciten ve hatta fesada veren bir takım kişilerin
hataları usulüne uygun şekilde, aşırıya gidilmeden düzeltilmelidir. Aksi halde,
hatalar birbirini takip eder.
İyi yetişmiş aile ve toplumlarda, hatalara çok az düşülür. Çünkü herkes hak
ve hukukunu öğrenmiş, terbiye ve ahlâkını olgunlaştırmıştır. Böyle toplumlarda
insanlar arasındaki nezaket kuralları çok güzel işler.
Sevgili peygamberimiz Muhammed as.’a ve yeni Müslüman olan kişilere,
kendi toplumu olan Mekkeliler olmadık kötülükleri yaptılar. Tehdit ettiler,
sövdüler, dövdüler, memleketten sürdüler, savaştılar... Neticede Müslümanlar
karşısında mağlup oldular. Sevgili peygamberimiz isteseydi onların hepsini imha
ederdi. Ama, her şeye rağmen rahmet peygamberi Muhammed as. onları affetti.
Yüce Allah, insanlar için sonsuz
kerem ve rahmet sahibidir. Kendisine yönelenleri bol bol mükâfatlandırır. Hata
edenlerden pişman olanları affeder. Dinimizce pişmanlık yeterli değildir.
Yaptığı hatadan pişman olan kişi Yüce Allah`tan af dilemelidir. Yaptığı
yanlışlıklardan uzaklaşmalı ve herkesin sevdiği güzel işlere yönelmelidir. Yüce
Allah, pişman olup kendisine sığınanları doğruya ve güzele yönlendirmektedir:
Konuyla ilgili birkaç ayet meali:
• Allâh`tan mağfiret dile. Allâh
/afûr Rahîm'dir.[43]
• Bilmiyorlar mı? Allâh,
kullarının tövbesini kabul edendir...[44]
• Kim tövbe edip, yararlı iş işlerse;
şüphesiz o, Allâh`a gereği gibi tövbe etmiş olur.[45]
• De ki: Sizin duanız olmasaydı,
Rabbim size niçin değer versin ki?...[46]
• Allâh, kötülüğü cahillikle yapıp
da, hemen tövbe edenlerin tövbesini kabul etmeyi üzerine almıştır..[47]
• Allâh, kendisine şirk koşulmasını
elbette mağfiret etmez. Bunun dışındakinin de dilediğine mağfiret eder.
Allâh`a şirk koşan kimse derin bir dalâlet içindedir.[48]
• Onlar (münafıklar) için ister
mağfiret dile, ister dileme. (Yıkıcı ve bölücü faaliyetlerine devam ettiği
müddetçe) onlar için yetmiş defa istiğfar dilesen bile Allâh onları asla
mağfiret etmeyecektir...[49]
Hayat şartları, zorluk ve kolaylıklarla içiçedir. Zorluğa katlanmayan
kolaylığı elde edemez.
Bütün toplumlarda etkin olan kişiler bulunduğu konuma rahat ve kolayca gelmemişlerdir.
Bu tarihî kişiler önce kendilerini yetiştirmişler ve sonra binbir zahmetle
engelleri aşarak hak ettikleri şahsiyetlerine kavuşmuşlardır.
Yüce Allah`ın en sevgili kulları olan peygamberler, kendi toplumlarının
yanlışlıklarını düzeltip doğruya yöneltmeleri için gece-gündüz durmadan
çalıştılar. Zulüm, kibir, hurafe, sapık ve batıl inanç... gibi kötülüklerin
meydana geldiği ortamdan; adalete, iyiliğe, birliğe, beraberliğe, kardeşliğe...
çağırdılar. Kötülüklerle iç içe olan ve onlarla özdeşleşmiş bu insanlar,
"Kutsal Çağrı"ya uymak şöyle dursun dinlemek bile istemediler. Hatta
peygamberleri sihirbazlık, delilik ve menfaat peşine koşan kişiler olarak itham
ettiler. Ama, peygamberler sabırla zorlukların getirdiği çilelere katlanıp
Allah`tan yardım isteyerek yollarına devam ettiler.
Hiçbir nimet, emek çekilmeden elde edilemez. Başka bir deyişle; her
nimetin bir külfeti vardır. Zorluklar; sağlıklı bir sabır ve kuvvetli bir
iradeyle yenilir.
Sağlıklı olduğumuz zamanların kıymetini bilmek zorundayız. Çünkü, sağlığın
arkasından hastalık, gençliğin arkasından da ihtiyarlık gibi sıkıntılar
gelmektedir. Hiç hesapta olmayan bir takım musibetlerle de karşılaşmamız mümkündür.
İşte o zor günler gelmeden tedbirimizi almalıyız. Daha sonra bunlarla
karşılaşınca da, tüm gücümüzle sabırlı bir şekilde mücadele edip başarıyı
yakalamalıyız.
Konuyla ilgili ayet meali
• Zorluğun beraberinde kolaylık
vardır.[50]
• Ey îmân edenler! Sabır ve namazla
(Allah`tan) yardım isteyiniz. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.[51]
Genellikle hata ve yanılmaların temelini yanlış bilgiler oluşturmaktadır.
Gitmek istediğimiz bir yere yanlış bir yoldan ulaşmamız nasıl zorsa, doğru
olmayan bir bilgiyle istenilen amacı elde etmek kolay değildir.
Yanlış, noksan, taraflı, uygulama imkânı olmayan ve lüzumsuz bilgiler bizi
her türlü yanılgılarla karşı karşıya getirir. Bu yanılgıdan dolayı hem biz, hem
de etrafımızdaki insanlar sıkıntı çeker. Onun için; bizi üzen, olduğumuz yerde
saydıran ve ilerlememize mani olan işleri bırakmalıyız. Bizi ve toplumumuzu geliştiren
ve geleceğe güvenle götüren atılımlara yönelmeliyiz.
Toplumda iyi veya kötü her tür insan vardır. İyi insanlar daima ön planda olmalıdırlar.
Bu insanlar ön planda olursa, iyilikler etrafa yayılır. İyi insanların yerini
kötü insanlar alırsa, etrafa kötü insanların özellikleri yayılır.
Davranışlarımızın doğru temellere dayanması için; inancımız sağlam, özümüz
sözümüz bir, ahlâkımız kutsal değerlerimize uygun, fikir ve düşüncemiz
gerçeklerle uyum içinde olmalıdır... Sevgili Resûlümüz buyuruyor ki:
Sakın zanna yer vermeyin. Zira zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüs
etmeyin, haber koklamayın, rekâbet etmeyin, hasedleşmeyin, birbirinize
buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin, ey Allah'ın kulları, Allah'ın
emrettiği şekilde kardeş olun…[52]
Konuyla ilgili birkaç ayet meali:
• Ey imân edenler!.. Bir fâsık
size bir haber getirirse, onu araştırınız. Yoksa, bilmeden bir topluluğa
kötülük edersiniz. Sonra da yaptığınıza pişman olursunuz.[53]
• Ey imân edenler!.. Zannın
çoğundan kaçının. Çünkü, zannın bir kısmı günahtır...[54]
• ...De ki: Bilenlerle bilmeyenler
bir olur mu? Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.[55]
• Eğer yeryüzündekilerin çoğuna
itâat edecek olursan, seni Allah`ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan
başka bir şeye uymazlar. Ve onlar ancak yalan söylerler.[56]
Görgülü ve nezaket sahibi olmak çok güzel bir özelliktir. Haddini bilen,
büyüğünü sayan ve küçüğünü seven insanlar daima toplum tarafından sevilirler.
Çevremizdekileri çeşitli nedenlerle incitmemeliyiz. Hatta yediğimiz ve
içtiğimiz şeylere dikkat etmeliyiz. Sevgili peygamberimiz bu konulara çok
dikkat ederdi. Etrafındakileri şöyle uyarırdı:
- Kim soğan ve sarımsak yerse, (bir müddet) bizden uzakça dursun...[57]
İnsan onuruna uygun bütün görgü kuralları önemlidir. Bunlardan bazıları:
1- Dinimize karşı görgü kuralları: Allah`a, Muhammed as.’a, Kuran`a,
Sünnet’e... dinimizi anlatan güzel kitaplarımıza ve gerçek din alimlerimize
karşı edepli, terbiyeli olmalıyız. Örneğin: Yüce Allah`ın nimetlerine karşı
şükür ve hamd etmeliyiz. Muhammed as.’ın ismi anıldığında salâvat[58] getirmeliyiz. Kur’ân-ı Kerîm`i ve
Hadis kitaplarını elimize aldığımızda veya okuduğumuzda edepli olmalıyız. Bir
yere koyacağımız zaman temiz ve yüksek bir yere koymalıyız. Din âlimlerimizin
yanında oturduğumuzda veya konuştuğumuzda saygıda kusur etmemeliyiz.
2- Aile içinde görgü kuralları: Ana-baba, kardeş, dede, nine, amca... gibi
yakınlarımıza karşı görgülü ve nazik olmalıyız. Örneğin: Yanlarına
gittiğimizde onları selâmlamalıyız. Bizden bir şey istediklerinde seve seve
yerine getirmeliyiz.
3- Akrabalar arasında görgü kuralları: Akrabalarımıza karşı edebli olmalıyız.
4- Komıulara karşı görgü kuralları: Her zaman yüzyüze olduğumuz kişilere
karşı terbiyeli olmalıyız. Bize bir ihtiyaçları olduğunda yardımdan
kaçınmamalıyız.
5- Okulda görgü kuralları: Okul idarecilerine, öğretmenlere, memur ve
hizmetlilere, öğrenci arkadaşlarımıza... karşı medeni olmalıyız.
6- Toplumumuzda görgü kuralları: Büyüklerimizi saymalı ve küçüklerimizi
sevmeliyiz. Toplumun önem verdiği değerlere saygılı olmalıyız. Mümkün olduğu
kadar toplumun menfaatlerini ön plana almalıyız.
7- Tüm insanlara karşı görgü kuralları: Kendi milletimizden, dinimizden,
Irkımızdan olsun veya olmasın bütün insanlara karşı görgülü adaletli ve
yardımsever olmamız gerekir.
Konuyla ilgili bir ayet meali:
• Yeryüzünde böbürlenerek (çalımlı) yürüme. Çünkü sen; (yürürken)
ne yeri yarabilirsin, ne de yükseklik bakımından dağlara ulaşabilirsin.Kötü
olan bütün bunlar Allah indinde mekrûhtur (hoş karşılanmaz).[59]
Savurganlık: israf, haddi aşma, çarçur etme, aşırı harcamalarda
bulunma... gibi anlamlara gelmektedir. Savurganlığın zıddı cimriliktir.
Cimrilik: Eldeki imkânları az da olsa başkalarının hizmetinden esirgemektir.
Cimri kişiler, etrafındakilere yardım etmeğe alışık değillerdir. Onların iç
dünyası sadece mal-mülk edinmektir.
israfın yapıldığı yerler: Mal, sıhhat, zaman, eldeki imkân, lükse dalma...
gibi.
Yapılan israf neticesinde karşımıza; emeğe saygısızlık, fakirlik, yokluk,
hastalık ve eldeki imkânlara nankörlük... gibi istenilmeyen hususlar çıkar.
Savurganlık çok kötü bir hastalıktır. Çünkü; bir anda pek çok emekler yok
olur. Aileler perişan olur. Ahlakî çöküntüler çevreyi sarar.
İsraf ve cimrilik; birbirine zıt davranışlardır. İkisi de kötüdür. Yüce
Allah'ın sevmediği bu iki kötü huyun meydana getirdiği tahribatı şöyle
özetlemek mümkündür:
1- İsraf ve cimrilikle karşı karşıya olan aileler; çoğu zaman parçalanır
veya yoksulluğa düşer. Ailede düzen kalmaz. Başkalarına muhtaç hale gelir.
2- Toplumda ekonomik düzen bozulur. Zengin fakir gerilimi meydana gelir.
Yardımlaşma, birlik ve beraberlik ruhu kaybolur.
3- Dengesi bozulan toplumların, hal ve hareketleri anormalleşir. Psikolojik
bozukluklar ortaya çıkar. Ahlâkî değerler yıpranır.
Sevgili resulümüz Muhammed as. buyuruyor ki:
- İki haslet vardır ki bir Mü'min’de asla beraber bulunmazlar: Cimrilik ve
kötü ahlâk.[60]
Kutsal kitabımızda israfçılar şiddetli şekilde kınanmaktadır. Çünkü onlar;
mallarını genel olarak batıl, şer ve günah yollarda harcarlar. Dinimizce
savurganlık nasıl kötüyse, cimrilik de aynı şekilde kötüdür. Peki, ne yapmalı?
Ne müsrif yani savurgan ne de cimri olmalıyız. Orta yolu takip etmeliyiz.
Konuyla ilgili birkaç ayet meali:
• Ey Adem oğulları!.. Her bir
mescide (gittiğinizde) güzel elbisenizi alın. Ayrıca; yiyin-için fakat israf
etmeyin. O (Allah), müsrifleri (savurganları) sevmez.[61]
• Onlar harcadıkları zaman israf
etmezler, cimrilik de etmezler. (Harcamaları) bu ikisi arasında (orta yolda)
olur.[62]
• Akrabaya hakkını ver. Yoksula ve yolda kalmışlara da (hakkını
ver). (Bunun yanında) saçıp savurma da. Şüphesiz savurganlar şeytanların kardeşleridir.
Şeytân ise; Rabbine karşı çok nankördür.[63]
Hazırlayan
Şadi KUL
Emekli
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi
Öğretmeni
[1] 45/Câsiye: 36
[2] 68/Kalem: 4
[3] 33/Ahzab: 21
[4] Müsned Ahned bin Hanbel 859
[5] Müsned Ahmed bin Hanbel
23460, 24139, 24629
[6] Buhari, Savm 2, 9, Libas 78; Müslim, Sıyâm 164
(1151); Muvatta, Sıyâm 58, (1, 310); Ebu Dâvud, Savm 25 (2363); Tirmizi, Savm
55, (764); Nesâi, Sıyâm 41, (2, 160-161); İbnu Mâce, Sıyam 1, (1638), Edeb 58,
(3823).
[7] 26/Şuara: 107, 125, 143,
162, 178, 44/Duhan: 18
[8] Kıssa: Kur’ân-ı Kerîm’de
geçmiş peygamber, kişi ve toplumlardan bahseden bölümlere denir
[9] 4/Nisâ:135
[10] 58/Mücâdele: 9
[11] 5/Mâide: 1
[12] 6/Enam: 152
[13] Buhâri, İman 24, Mezâlim 17, Cizye 17; Müslim,
İman 106, (58); Ebu Dâvud, sünnet 16, (4688); Tirmizi, İman 14, (2634); Nesâi,
İman 20, (8, 116)
[14] 4/Nisa: 58
[15] 8/Enfâl: 27
[16] 3/Aliimrân: 118
[17] Müslim, Birr 15, (2553); Tirmizî, Zühd 52,
(2390).
[18]Müslim, İman 78 (49); Ebu
Dâvud; Salâtu'l-İydeyn 248 (1140); Tirmizî, Fiten 11 (2173); Nesâî, 17 (8,
111); İbnu Mâce, Fiten 20, (4013);
[19] Ebü Dâvud, Salât 367, (1546); Nesâi, İstiâze
21, (8, 264).
[20] 24/Nûr: 21
[21] 16/Nahl: 90
[22] 17/İsrâ: 32
[23] Buhari 4719, Müslim 4719, Süneni Barimi
2771, Müsned Ahmed bin Hanbel 3652
[24] 33/Ahzâb: 70
[25] 9/Tövbe: 119
[26] 6/En'am: 153
[27] Ebu Davud, Edeb 40, (4874); Tirmizi, Birr 23, (1935);
Müslim, Birr 70, (2589)
[28] Buhari, Edeb 50, Müslim, İman 169, (105); Ebu
Davud, Edeb 38, (4771); Tirmizi, Birr 79, (2027).
[29] 17/İsrâ: 36
[30] 49/Hucurât: 12
[31] 113/Felâk:1- 5
[32] 7/A'râf: 40
[33] 45/Câsiye: 7
[34] 45/Câsiye: 37
[35] 49/Hucurât: 11
[36] Ebu Davud, Edeb 4, (4782).
[37] Ebu Davud, Edeb 4, (4784).
[38] Taşlanarak kovulmuş
Şeytan'dan Allah'a sİğınırım
[39] Müslim, Birr 106, (2608); Ebu Davud, Edeb 3,
(4779).
[40] 3/Aliimrân: 134
[41] 42/İûrâ: 37
[42] 24/Nur: 22
[43] 4/Nisâ: 106
[44] 9/Tövbe: 104
[45] 25/Furkân: 71
[46] 25/Furkan: 77
[47] 4/Nisâ: 17
[48] 4/Nisâ: 116
[49] 9/Tövbe: 80
[50] 94/İnşirah: 5
[51] 2/Bakara: 153
[52] Buhari, Nikah 45, Edeb 57, 58, Feraiz 2;
Müslim, Birr 28-34, (2563 - 2564); Ebu Dâvud, Edeb 40, 56, (4882, 4917);
Tirmizi, Birr 18, (1928).
[53] 49/Hucurât: 6
[54] 49/Hucurât: 12
[55] 39/Zümer: 9
[56] 6/En'âm: 116
[57] Buhari, Et'ime 49, salat
160, İ'tisam 24; Müslim, Mesacid 73, (564); Ebu Davud, Et'ime 41, (3822);
Tirmizi, Et'ime 13, (1807); Nesai, Mesacid 16, (2, 43)
[58] Sevgili peygamberimize
hürmet için yapılan dualardır. Bunlardan
en yaygın olanlardan bazıları şunlardır:
1- Aleyhi’s selâm (as),
2- Sallallâhu aleyhi ve sellem (sav),
3- Allahümme salli alâ seyyinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ
Muhammed.
[59] 17/İsrâ: 37-38
[60] Tirmizî, Bir 41, (1963)
[61] 7/A'râf: 31
[62] 25/Furkân: 67
[63] 17/İsrâ: 26-27