Dinim ve güzel ahlak

 

Din güzel ahlaklı olmama nasıl katkı sağlar

Dinim benden güvenilir insan olmamı ister

Üzerime düşen görevi yaparım

Verdiğim sözde dururum

Emanete ihanet etmem

Kötülüğe yaklaşmam

Hiçbir konuda doğruluktan ayrılmam

Kimsenin arkasından konuşmam

Kıskançlıktan, yalan ve iftiradan kaçınırım

Başkalarını hor görmem

Allah, öfkemizi yenmemizi ister

Allah, hatasından dönmek isteyenlere doğruyu gösterir

Zorluklarla baş etmesini bilirim

Davranışlarımda doğru bilgiye dayanırım

Görgü kurallarına uyarım

Savurganlıktan kaçınırım

 

Din güzel ahlaklı olmama nasıl katkı sağlar

Yüce Allah, her şeyi düzene koyan ve kurduğu düzeni de en gü­zel şekilde devam ettirendir. Yüce Allah; yerin, göklerin, canlıla­rın, cansızların... her şeyin rabbidir. Yani terbiye edenidir. Aynı şekilde yüce Allah; insanların da rabbidir, yani peygamberlerin getirdiği dinî kurallarla insanları terbiye edendir.  Bu ko­nuda yüce Allah buyuruyor ki:

      Hamd; göklerin Rabb`i, yerin Rabb`i, âlemlerin Rabb`i olan Allah`adır.[1]; Bu ayet mealinden anladıklarımız

1- Kesintisiz ve gerçek övgü Allah`a aittir.

2- Allah; insanların, göklerin, yerin ve bütün varlık­lar ale­minin rabbidir. Yani; belli ölçülerle düzene ko­yan ve kurduğu düzeni de en gü­zel devam etti­rendir.

Dindâr olan kişilerin ahlâk ve terbiyelerinin istikameti, kâinatın ya­ra­tıcısı yüce Allah`ın beğenisi doğ­rultusundadır. Bundan dolayıdır ki; yaptıkları her şeyin Allah`ın dinine uygun olmasına dikkat ederler.

Biz Müslümanlara, peygamberler örnek gösterilmektedir:

      (Ey Muhammed!) Gerçekten sen, muazzam bir ahlâk üze­re­sin.[2]

      And olsun, Allah`ın Resulünde sizin için güzel örnekler var­dır...[3]

Muhammed as. bir hadisi şerifinde buyuruyor ki:

- Ben, Salih (güzel) ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”[4]

Resulullâh’ın ahlâkı hakkında, hanımlarından Aişe (ra)’ye sor­ulduğunda:

Allah`ın Nebisi’nin ahlâkı, Kur’ân-ı Kerîm idi[5], diye cevap­lar. Görülüyor ki: Dinimiz bizim gü­zel ahlâklı olmamızı sağlamakta­dır. Oruçlu kimseye Allah’ın elçisi şöyle hatırlatma yapmaktadır:

- Oruç perdedir. Biriniz bir gün oruç tutacak olursa kötü söz söylemesin, bağırıp çağırmasın. Birisi kendisine yakışıksız laf edecek veya kavga edecek olursa "Ben oruçluyum!'' desin.[6] Böylesi dini ikazlara dikkat edenlerden hiç kimseye bir zarar gelmez.

Dinim benden güvenilir insan olmamı ister

Güvenilir olmak; kişinin söz ve davranışının güven vermesiyle oluşan bir duygu ve yargıdır. Güvenilir insan; yalan söylemez, haksızlık yapmaz, ihanet etmez, ahlaksızlık yapmaz, edepsiz olmaz, kimseyi kandırmaz... Sonuç olarak her türlü kötülüklerden uzak durmaya çalışır. Elinden geldiği kadar iyilik eder, verdiği sözü yerine getirir. Doğruları konuşur. Merhametli, adaletli ve hoşgörülü­dür.

Peygamberlerin ortak özelliklerinden biri de “emanet”  yani güvenilir olmaktır. Peygamberlere düş­manları bile güvenirdi. Çünkü onlar, güven sarsacak hiçbir yanlışı yapmazlardı.

Geçmiş toplumlara gönderilen peygamberlerden Nuh, Hud, Salih, Lut, Şuayb ve Musa as. kendi­lerini:

- Ben, size gönderilen "emîn bir elçiyim"[7], ifadesiyle tanıtmışlardır. Kutsal ki­tabımız Kuran, örnek almamız için bu ifadeleri peygamberlerin kıssalarıyla[8] beraber sık sık zikretmiştir. Muhammed as. da peygamber olmadan önce Mekkeliler kendisine güvenilir anlamına gelen "Muhammedu'l emîn" derlerdi.

İslâm Dini, bana güvenilen bir insan olmamı öğütlemektedir. Kutsal kitabım olan Kur’ân-ı Kerîmin benden istediği güzel haslet­ler­den birkaçı şöyledir:

      Ey imân edenler! Allah için şahit­lik ko­nusunda, adâleti titiz­likle ayakta tu­tun...[9]

      Ey İmân edenler! Aranızda gizli konuş­tu­ğunuz zaman gü­nahı, düşmanlığı ve Resul`e isyanı fısılda­ma­yın...[10]

Üzerime düşen görevi yaparım

Ben, üzerime düşen görevi yaparım. Görevlerimi genel olarak şöyle sıralamak müm­kündür:

1- Yüce Allah`ı seviyorum; beni yoktan var etmiş ve bize her türlü nimeti vermiştir. Her çeşit yiyecek, içecek, giyecek, barınacak... imkânlar vermiş. Vücudumuzdaki azaların faydalarını, yapılarını ve işleyiş şekillerini düşünüyorum da; vücudumun harikalarla donatılmış olduğunu görüyorum. Bu muazzam yapının kendiliğinden oluşması imânsızdır. Ayrıca bu güzellikleri görmemezlikten gelmenin nankörlük olduğunu düşünüyorum. İşte bu nimetleri bana bahşeden Allah`a karşı görevlerimi yapmaya ça­lışıyorum. Elimden geldiği kadar emirlerini yerine getirmeye, ya­sakla­rın­dan da uzak durmaya gayret ediyorum. Allah`ın sevgili kulu Muhammed as.’ın açıkladığı şekilde Dinimi anlamaya çalışıyo­rum. Âhirette güç du­ruma düşmemek ve dünyada da onurlu bir hayat için gerekenleri yapmaya çalışıyorum.

2- Geleceğimi düşünüyorum: Etrafımdaki insanlara bakıyorum, ahlakı güzel olanları seviyorum. Ben de onlar gibi çalışkan, hoşgörülü, merhametli, adaletli, iyiliksever, affedici, te­miz, etrafına karşı nazik ve sevecen olmaya çalışıyorum. Bu konularda üzerime ne düşüyorsa yapmaya çalışıyorum ve kendimi günün gereklerine göre yetiştirmenin şart olduğu bilincini taşıyorum.

3- Ailemi seviyorum: Ana-babamı, kardeşlerimi, dedemi, ni­nemi, amcalarımı... bütün akrabalarımı seviyorum. Aile yaşantımızın daha güzel olması için gücümün yettiği kadar katkıda bulunmaya gayret ediyorum. Ailemin daha sağlıklı, uyumlu, anlayışlı, dirlik ve düzenli olması için üzerime düşen görevi en iyi şekilde yapmaya çalışıyorum.

4- Okulumu ve arkadaşlarımı seviyorum. Derslerime çalışıyo­rum. Arkadaşla­rıma da çok saygılıyım. Yerine göre onlara yardımcı olmaktan zevk alıyorum.

5- Vatanımı, milletimi ve manevi değerlerimizi seviyor ve üzerime dü­şeni yapıyo­rum.

6- Zararlı olmayan hayvanları, bitkileri, dağı, taşı, denizleri, akarsuları, gölleri... severim. Bize canlı­lık veren doğanın tümü önemlidir. Onların yıpranmaması, veriminin yükselmesi için elimden geleni yapmam, benim insanlık görevim olduğunu düşünüyorum. Şunu gönül rahatlı­ğıyla ifade edebilirim: Etrafıma karşı, üzerime düşen görevi yaparken çok mutlu oluyorum.

Verdiğim sözde dururum

Medeni, kültürlü ve inançlı kişiler için sözünde durmak çok önemli­dir. Bunlar verdiği sözleri yerine getirirler. Ayrıca boş ve lüzumsuz yere de söz vermezler. Ancak verilen sözler yerine getirilirken; bir gü­zellik ortaya koymalı ve hiçbir şekilde de kimseye zarar verilmemelidir. Bu konuda dikkat edeceğimiz bazı hususlar vardır:

1- Verdiğimiz söz, inancımıza uygun olmalıdır.

2- Verdiğimiz söz, gücümüzün üzerine olmamalıdır.

3- Verdiğimiz söz, zararlı neticelere sebep olmamalıdır.

4- Verdiğimiz söz, hayati bir durum söz konusu olmadıkça sözümüzden caymamalıyız.

5- Verdiğimiz sözü yerine getirmeye bir engel çıktığında mutlaka zamanında sözleştiğimiz kişilere haber vermeliyiz.

6- Verdiğimiz sözü, eğer yerine getirememişsek; sebep ne olursa olsun söz verdiğimiz kişilerden özür dilemeliyiz.

Yüce Allah, müminlere sözlerinde durmalarını çeşitli vesile­lerle ha­tır­latmaktadır. Örneğin:

      Ey İmân edenler! Verdiğiniz sözleşmeleri ye­rine geti­rin...”[11]

      Söz söylediğiniz zaman yakınlarınız dahi olsa adâletli olun...”[12]

Söz verilmiş ise; mutlaka yerine getirilmelidir. Örnek insan Muhammed as.’ın verdiği sözü yerine getirmesine bir misal verelim:

Hendek savaşından bir yıl sonra Muhammed as. Kâbe'yi ta­vaf etmeye ka­rar verdi. 1400 civarında Müslümanla Mekke'ye doğru yola çıktı. Mekke'liler harekete geçerek Kâbe'yi zi­yarete engel ol­maya karar verdiler. Muhammed as. Hudeybiye denilen yere geldi.

Müşrikler, Muhammed as.ın istekle­rine karşı çıktılar. Süheyl isminde bir elçi gön­de­rerek müsaade etmeye­ceklerini bildirdiler. Muhammed as., kan dö­kül­mesini asla istemiyordu. Çeşitli müzake­re­ler­den sonra anlaşma sağ­landı. Şartlar çok ağırdı. Anlaşma şartların­dan bazıları:

1- Bu sene Müslümanlar Kâbe'yi ziyaret edemeyecekler.

2- Gelecek yıl ancak üç gün ziyaret edecekler.

3- Müslümanlar Mekke'ye silâhsız gelecekler.

4- Müslümanlar bundan sonra Mekke'den kaçarak Medine'ye sığınanları, müşrik­lere iade edilecekler...

5- Müslümanlardan dininden dönenler, istediği yere git­mek­te serbesttir­ler...

Sahabe, bu ağır şartları kabul etmek istemedi. Ancak, Muhammed as. kabul edince, Hudeybiye an­laşması yapılmış oldu. (Mart 628).

Anlaşma konuları, maddeler halinde tespit edildi. Yazıldı. Daha imzalan­mamıştı ki, o esnada Süheyl'in oğlu Ebu Cendel geldi. Yavaş yavaş Rasûlullah'a yaklaştı. Benzi solmuş, perişan, du­rumu halsiz, el ve ayakları zincirliydi. Zincirlerin bir kısmı yerde sü­rü­nüyordu. Yüzünde ve elle­rinde işkence izleri vardı. Müslüman ol­duğu için müşrikler ta­rafından Mekke’de hapse atıl­mış, zincire vu­rul­muştu. Bir fırsatını bularak kaçıp gelmişti. Ebu Cendel'i gören babası Süheyl:

- Ey Muhammed!.. Seninle yaptığım anlaşma gereği bu adamı bana geri vereceksin, dedi. Rasûlullah, Ebu Cendel'in Medine'de kal­masını istedi. Çok ısrar etmesine rağmen, müşrikler kabul et­medi. İstemeyerek onu müşriklere teslim etti. Ebu Cendel götürülürken:

- Ey Müslümanlar!.. Mümin olarak yanınıza geldim. Beni müş­riklere iade mi ediyorsu­nuz? Çektiğim işkenceleri gör­müyor musu­nuz? Diye feryat et­meye başladı. Bütün Müslümanlar ayağa kalktı. Ağlıyorlardı. Rasûlullah:

- Ey Ebu Cendel!.. Biraz daha sabret. Allah`tan karşılığını iste... Mutlaka Allah sana ve senin gibi çaresiz müminlere bir çıkar yol ya­ratacaktır... Şu adamlara verdiğimiz sözde vefasızlık etme­ye­lim. Vefasızlık bize yakışmaz, buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer Rasûlullâh'a sordu:

- Ya Rasûlallah!.. Bu adamı niçin Kureyş'e veriyoruz? Dini ko­nularda bu kadara da razı olunmaz ki!.. Rasûlullah:

- Biz, bu konularda onlarla anlaşma yaptık... Dinimizde, ahde vefasızlık yoktur, bu­yurdu. Anlaşma yapıldı. Mekke'li müşrikler Ebu Cendel'i alıp götürdüler.

Emanete ihanet etmem

Emanet: Güvenilir kimseye, belli bir müddet korunması için bir şeyi teslim etmektir. İhanet: Aralarındaki anlaşma şartlarına rağmen yapılması gereken bir işi, yapmamak, ve­fa ve sadakat göstermemektir. Kutsal kitabımızda Yüce Allah, peygamberlerin güvenilir olduğunu haber vermektedir.

Güvenilir olmayan kişiler etrafına zarar verir. Yalan söyler, sözünde durmaz, iyi niyetli olmaz, kalbinde kin besler, başkalarının yanılmasını arzular, öğrendiği veya duyduğu sırları etrafa yaymayı çok sever...

Bundan dolayı; ben de bir Müslüman olarak insanların özel kusurlarını araştırmam. Şahıslarına ait özel sır­larını başkalarına açıklamayı sevmem. İnsanların bana olan güvenlerini sarsacak tutum ve davranışlardan sakınırım. Bana verilen emanetleri korur ve zamanında sahiplerine teslim ederim. Gerçek bir mümin, hiçbir za­man emanete ihanet etmez. Allah`ın sevgili kulu Muhammed as. şöyle buyurmuştur: Dört haslet vardır; kimde bu hasletler bulunursa o kimse halis münafıktır. Kimde de bunlardan biri bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendinde nifaktan bir haslet var demektir. Bunlar da:

1. Emanet edilince hiyanet eder,

2. Konuşunca yalan söyler,

3. Söz verince sözünde durmaz,

4. Husumet edince haddi aşar.[13]

Bu ko­nuyla ilgili birkaç ayet meali:

      Allah, emanetleri ehline vermenizi emreder.[14]

      Ey İmân edenler! Allah`a ve Resul`e ha­inlik etmeyin. (O za­man,) bile bile kendi ema­netlerinize hainlik etmiş olursunuz.[15]

      Ey îmân edenler! Sizden olma­yanı sırdaş edinmeyin, onlar sizi Şaşırt­mak­tan geri dur­mazlar. Sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların öf­kesi ağızlarından taş­mak­tadır, kalbleri­nin gizlediği ise daha bü­yük­tür. Eğer akledi­yor­sanız, Şüphe­siz size âyetleri açıkladık.[16]

Kötülüğe yaklaşmam

Yüce Allah`ın rızasına uygun olmayan her şey kötüdür. Kutsal kitabımızda kötülükler "münker" kelimesiyle ifada edilmektedir. Kötü iş, söz ve tavırlardan her­kes tiksinir. Kötü kişilere, toplum içinde iyi gözle ba­kılmaz. Kendisine, ailesine, toplu­muna saygılı olan kişiler daima kötülükler­den uzak durur.

Bireylerin doğru olmadığı bir toplumda; hırsızlık, hainlik, ya­lan, kandırma, dolandırma, rüşvet, kara­borsa, sahtekârlık... gibi kö­tülük­ler çoğalır.

Bir sahabe anlatıyor: Resûlullah as.'a iyilik ve günah hakkında sordum. Bana:

- İyilik (birr), güzel ahlaktır. Günah da içini rahatsız eden ve başkasının öğrenmesinden korktuğun şeydir, buyurdu.[17]

İyi bir insan için, kötülüklerden uzak durmak yeterli değildir. Aynı zamanda yapılan kö­tülüklere usulüne uygun bir şekilde karşı çıkması lazımdır.

Kötülükler, bulaşıcı hastalık gibidir. Etrafı sararak bir gün kapı­mızı da zorlayacağı bir gerçektir. Çünkü; komşumuzun evinin yanmasına aldırmazsak, ateş bizim evi de saracaktır.

Sevgili peygamberimiz Muhammed as. buyuruyor ki:

      Kim bir kötülük (münker) işlendiğini görürse onu eliyle değiştirsin. (Eliyle düzelt­meye) gücü yet­mezse, diliyle değiştirsin. Eğer gücü yetmezse, kalbiyle değiş­tirsin (yapanı kalbinde sevmesin). Bu da îmânın en zayıf (noktas)ıdır.[18]

Evet; kötü şeyleri yapmam, kötülüğe yaklaşmam ve yapılma­sını da sevmem. Çünkü ahlaksızlığın bulunduğu yerler, güvenli olmaz. Her türlü pisliklerin oluştuğu yerler, edep ve terbiyenin olmadığı yerlerdir.

Sevgili peygamberimiz şöyle buyuruyor:

- Allahım, ayrılıkçılıktan, fitnecilikten ve kötü ahlâktan sana sığınırım.[19]

Konuyla ilgili birkaç ayet meali:

      Ey îmân edenler! şeytânın adımlarına uymayın. Kim şeytân’ın adımlarına uyarsa; muhakkak o (şeytan), hayasızlığı ve kötülüğü emreder.[20]

      Hiç şüphesiz; Allah adâleti, iyiliği, ya­kın­lara vermeyi emre­der. Hayasızlığı, kötü­lüğü ve az­gın­lığı nehyeder. Düşünesiniz diye size öğüt veri­yor.[21]

      Zinaya yaklaşmayın. Gerçekten o, hayâsızlıktır.[22]

Hiçbir konuda doğruluktan ayrılmam

Doğru olan insanlara herkes güvenir. Toplum içinde onlar, her zaman örnek olarak gösterilirler.

Bir toplumda, güven ve emniyetin sağlanabilmesi için bireylerin doğru olması lazımdır. Bireylerin doğru olduğu bir toplumda; adâlet, sevgi, saygı, merhamet, yardımlaşma, feda­kârlık, sabır, takva, se­lam­laşma... gibi güzel davranışlar kendisini gösterir.

Zaman zaman bazı doğrular yapıldığında veya dile getirildiğinde, bir takım insanlar pek memnun olmazlar. Sudan bahanelerle karşı çıkmaya çalışırlar. Bunlar doğruya, doğru olmaya alışık değil­lerdir. Çünkü doğruluk karşısında çıkarları zarar görmektedir. Ama biz şu gerçeği çok iyi biliyoruz ki: Doğru insanlar doğruyu söylediklerinde "dokuz köyden de kovulsalar" bile, yine yollarına devam ederler.

Yine doğru davrandıklarından dolayı karşılarına çıkacak engellere aldırış etmezler. Doğruluktan ayrılma­yan kişilerin inancı, özü, sözü ve ha­reketleri birbirine uygundur.

Bir kişinin: "Bakma, benim kalbim temizdir, ne varsa dilimdedir", demesine itibar edilmez.

Kişi kendisini nasıl tanım­larsa tanımlasın; pek fazla önemi yoktur. Doğruluğu, davranışlarıyla or­taya çıkar. ; Sevgili peygamberimiz Muhammed as. buyuruyor ki:

— Doğruluğa sarılın. Çünkü doğru­luk iyiliğe, iyilik de Cennet’e götürür. Kişi doğru söylemeye devam eder ve doğruyu ararsa, o kişi Allah katında sıddîk (çok doğru kişi) olarak kaydedi­lir. Yalancılık­tan sakının. Çünkü ya­lancılık kötü­lüğe, kötülük de Cehen­nem’e götü­rür. Kişi ya­lan söylemeğe devam eder ve yalancı­lığı adet edinirse, Allah katında yalancı ola­rak kaydedi­lir.[23]

Konuyla ilgili ayet mealleri:

      Ey îmân edenler! Allah`dan korkun. Doğru söz söyle­yin.[24]

      Ey İmân edenler! Allah`dan korkun. Doğrularla beraber olun.[25]

      Bu benim dosdoğru yolumdur. O'na tabi olun. Başka yol­lara koyul­ma­yın. (Uyarsanız) o yol, sizi Allah`ın yo­lundan (ayırır) tefri­kaya dü­şersi­niz. Ders alma­nız için Allah size bunları tav­siye etti.[26]

Kimsenin arkasından konuşmam

Gıybet; hazırda olmayan bir kişinin arkasından hoşlanmayacağı şekilde konuşmaktır. Hiçbir kimse, kendi arkasından kötü şekilde konuşul­masını istemez. Biz de istemeyiz. O halde, Başkalarının hatalarını dile getirerek gıybet et­memeliyiz. Gıybetin bulunduğu yerlerde sevgi, saygı, güven, birlik, beraberlik, hoşgörü, yardımlaşma... gibi fert ve toplumu güzelleştiren özellikler silinir gider.

Allah`ın sevgili kulu Muhammed as. arkadaşlarına sordu:

- Gıybet nedir, bilir misiniz? Oradakiler:

- Allah ve Resulü daha iyi bilir, dediler. Resulullâh:

- Kardeşini (orada yok iken) hoşlanmadığı bir şekilde dile ge­tir­mendir, buyurdu. Oradakiler:

- Peki söylediğim şey kardeşimde varsa? diye sorduklarında, Resulullâh:

- Eğer dediğin husus; kardeşinde varsa, işte o zaman gıybet olur. Eğer yoksa bu bühtan (iftira) olur, buyurdu.[27]

Bir insan gıybet etmeyeceği gibi laf söz de taşımamalıdır. Laf ve söz taşımak insanları birbirine düşürmektir. Bu konuda da çok şiddetli şu hadisi göz önüne getirmeliyiz:

— Söz taşıyan cennete girmeyecektir.[28]

Konuyla ilgili ayet meali:

      İyice bilmediğin bir şeyin üzerinde durma (arkasını düşme). Çünkü kulak, göz, kalb bunların hepsi (yaptıklarından) mesuldür.[29]

      Ey imân edenler! Zannın çoğun­dan sakının. Zannın bir kısmı gü­nah­tır. (Birbirinizin kusurunu) araştırmayın. Bazınız, kimi­lerinizin arkasından çekiştir­mesin. Sizden biriniz, ölmüş kardeşinizin etini yemekten hoşlanır mı? Ondan tiksindiniz ha. Allah`dan sakının. Allah tövbeleri kabul eden­dir, kullarına acıyandır.[30]

Kıskançlıktan, yalan ve iftiradan kaçınırım

Fert ve toplumları birbirine düşüren bazı yanlışlıklar var ki, ben onlardan uzak durmaya çalışırım. Bu hoş olmayan davranışların başında kıskançlık, yalan, iftira... gibi kötü huylar gelir.

Kıskançlık (Haset): Çekememezlik. Başkalarında bulunan gü­zel bir özelliği veya bir eşyayı kıs­kanıp yok olmasını istemek çok kötü­dür. Haset kinle karışıktır. Kin ve haset, sahi­bini için için yer ve sü­rekli ra­hatsız eder. Kıskanç insanları kimse sevmez. Onlar hep dışla­nır­lar. Dışlandıkça da hırçınlaşırlar. Bu gibi insanların, psiko­lojik te­daviye ihtiyaçları vardır.

İmrenmek (Gıpta): Kişinin, başkalarında olan bir güzelliğe kendisinde de sahip ol­masını istemesidir. Bu çok güzel bir duygudur. Böyle bir arzu insanı ça­lışmaya sevk eder.

Yalan (Kizb): Aldatmak için uydurulan sözdür. Olan bir şeyi yok gibi, göstermek iyi bir davranış değildir. Yine aynı şekilde; ol­mayan olan bir şeyi, varmış gibi göstermek de iyi değildir. Ne olursa ol­sun, yalan söz bir müddet sonra mutlaka ortaya çıkar. Kandırılanların bir müddet canı sıkılır. Ama yalan söyle­yenler ise, uzun müddet mah­cup olur. Artık, etraftaki insanlardan itibar gör­mez. Yalancılık aynı zamanda ruhsal bir hastalıktır.

Karalama (İftira): Olmayan bir şeyi, asılsız uydurma ve yakışıksız bir sıfatı suçsuz ve ilgisi olmayan kişilere yüklemektir. İftiranın içinde yalan ve düşmanlık gizlidir. İftira eden­ler; saygısız, merhametsiz, adaletsiz... kişi­lerdir. Bunlar ta­assup ve yobazlık içinde hayatlarını tüketir giderler.

Görülüyor ki: Kıskançlık, yalan ve iftira çok kötüdür. Yapmamak şöyle dursun, bu kötü ahlak sahibi kişilere yaklaşılmamalıdır.

Konuyla ilgili birkaç ayet meali:

      De ki: Yaratıkların şerrinden, çöktüğü zaman karanlığın şer­rin­den, (insanları çözümü zor, çıkmaz yollara düşürmek için) düğüm­ler için nefes tüke­tenlerin şerrin­den, haset et­tiği za­man ha­setçilerin şerrin­den, tan yerini ağartan Rabb`e sığını­rım.[31]

      Ayetlerimizi yalan sayıp, onlara karşı ki­birlenenlere, gö­ğün kapı­ları açılmaz. Deve iğnenin deliğin­den geçme­dikçe Cennet’e de gi­re­mezler. Mücrimleri (günahkârları) böyle cezalan­dırırız.[32]

      İftiracı ve günaha dalmış kişinin vay ha­line![33]

Başkalarını hor görmem

Dinimizde başkalarını hor görüp kendisini olduğundan fazla büyük görmeye kibir denir. Toplumda dü­şük ahlâklı bazı insanlar vardır ki; onlar -güçleri yettiği kadar- başkala­rını aşağılamaya çalışırlar. Karşısındaki insanlara kötü lakaplar, aşa­ğılayıcı sı­fatlar, hafife alıcı söz söylerler. Başkalarını böyle hor-hakir gö­rür­ken, kendilerini de bambaşka bir in­san olarak takdim ederler.

Yüce Allah kutsal ki­tabımız olan Kuran`da, başkalarını küçülten, kendilerini büyük zanneden ve hakkı kabul etmeyen kişilere müstekbir, horlanan ve ezilenlere de mustadaf ismini vermiştir.

Konuyla ilgili ayet mealleri:

      Yerde ve göklerdeki Kibriyâ (en büyük olma ma­kamı) O (Allah)’a aittir. Ve O, Azîz’dir Hakîm’dir.[34]

      Ey müminler! Bir topluluk bir di­ğerini alaya almasın, belki de onlar kendile­rinden daha iyidir­ler. Kadınlar da başka kadınları alaya al­masınlar, belki onlar kendilerin­den daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplayarak çağırmayın. Birbirinizi (aşağılayan) kötü la­kap­larla ça­ğır­mayın. İmândan sonra fâ­sıklık ne kötü bir isim­dir!.. Kim de (yaptığından dolayı) tövbe et­mezse, o kendi kendisine zulmedendir.[35]

 

 

Dinim olgun bir insan olmamı ister

Allah, öfkemizi yenmemizi ister

Öfke: Herhangi bir sebepten dolayı kızan bir kimsede meydana gelen şiddetli bir duygudur. Bir şeye öfkelenen kişi; konuşmasından, hareketlerinden ve yüzünün renginden belli olur.

Öfke, insanda bulunan zayıflık ve noksanlıktır. İnsan; fazla si­nir­lenince, zaman zaman saldırgan olur. Öfkelendiği kişiler hakkında ileri-geri sözler söyler, zarar veren birçok işler yapar. Aradan biraz zaman geçince, sakin­le­şir. Yaptıklarını veya söylediklerini güzelce düşündüğünde, yaptık­la­rının bir kısmının yanlış oldu­ğunu anlar ve pişman olur. Kendisini sinirlendiren hu­susa biraz sabırlı ve sakince yaklaşmış ol­saydı, daha iyi olacaktı. Ama artık iş işten geçmiş­tir. Öfkeli anda; söylediği sözler, yap­tığı hareketler pek çok kalpleri kır­mıştır. Dostluklar yara­lanmıştır. Sakin hava gerginleşmiş ve tansi­yonlar yükselmiştir.

"Öfkeyle kalkan, zararla oturur" atasözü konuyu yeterince açıklamaktadır.

Sevgili peygamberimiz, öfkelenen kişilere; ayakta iseler oturmalarını, oturuyorlarsa bir yere yatıp uzanmalarını[36] tavsiye etmişlerdir. Yine bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır:

- Öfke, şeytan'dandır. Şeytan ateşten yaratılmıştır. Ateş su ile söndürülür. Sizden biriniz öfkelendiği zaman, hemen abdest alsın.´[37]

Peygamberimizin arkadaşları öfkelenince:

- Eûzübillâhimineşşeytânirracîm,[38] derlerdi.

Sevgili peygam­berimiz Muhammed as. bir gün:

- İçinizde kimleri pehlivan sayarsınız, buyurdu. Oradakiler:

- Erkeklere yenilmeyenleri, dediler. Allah Resulü:

- Öyle değil. Pehlivan rakibini güreşte yenen değildir. Aslında pehlivan öfkelendiğinde kendisine hâkim olan kişidir.” [39]

Konuyla ilgili ayet mealler:

      Onlar bollukta ve darlıkta infâk ederler, öfkelerini yenerler, in­san­ları affe­derler. Allah iyilik yapanları sever.[40]

      Onlar, (şirke düşmek, katil olmak, ana-babaya isyan etmek... gibi) büyük günahlardan ve edepsizlikler­den çekinirler. Öfkelendiklerinde affederler.[41]

Allah, hatasından dönmek isteyenlere doğruyu gösterir

Hata: Bilmeyerek farkına varılmadan veya yanılarak yapılan yanlışlıklardır. İnsanlar, çocukluğundan gençliğine, kâmilliğinden ihtiyarlığına kadar her zaman hataya düşme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Ancak hataların hepsi aynı değildir. Hele hele, başkalarına zarar veren yanlışlıklar hiç hafife alınamaz. Maddî ve manevî tazminatı gerektirir.

Bazı hafif hataları görmemezlikten gelmek, özür dileyenlerin hatalarını affetmek güzel bir davranıştır.[42]

İnsanı ve toplumu inciten ve hatta fesada veren bir takım kişilerin hataları usulüne uygun şekilde, aşırıya gidilmeden düzeltilmelidir. Aksi halde, hatalar birbirini takip eder.

İyi yetişmiş aile ve toplumlarda, hatalara çok az düşülür. Çünkü herkes hak ve hukukunu öğren­miş, terbiye ve ahlâkını olgunlaştırmıştır. Böyle toplumlarda insanlar arasındaki nezaket kuralları çok güzel işler.

Sevgili pey­gambe­rimiz Muhammed as.’a ve yeni Müslüman olan kişilere, kendi toplumu olan Mekkeliler olmadık kötülükleri yaptılar. Tehdit ettiler, sövdüler, dövdüler, memleketten sürdüler, savaştılar... Neticede Müslümanlar karşısında mağlup oldular. Sevgili peygamberimiz isteseydi onların hepsini imha ederdi. Ama, her şeye rağmen rahmet peygamberi Muhammed as. onları affetti.

 Yüce Allah, insanlar için sonsuz kerem ve rahmet sahibidir. Kendisine yönelenleri bol bol mükâ­fatlandırır. Hata edenlerden pişman olanları affeder. Dinimizce pişmanlık yeterli değildir. Yaptığı ha­tadan pişman olan kişi Yüce Allah`tan af dilemelidir. Yaptığı yanlışlıklardan uzaklaşmalı ve herkesin sevdiği güzel işlere yönelmelidir. Yüce Allah, pişman olup kendisine sığınan­ları doğruya ve güzele yön­lendirmektedir:

Konuyla ilgili birkaç ayet meali:

      Allâh`tan mağfiret dile. Allâh /afûr Rahîm'dir.[43]

      Bilmiyorlar mı? Allâh, kullarının tövbe­sini kabul edendir...[44]

      Kim tövbe edip, yararlı iş iş­lerse; şüphesiz o, Allâh`a gereği gibi tövbe etmiş olur.[45]

      De ki: Sizin duanız olmasaydı, Rabbim size niçin değer versin ki?...[46]

      Allâh, kötülüğü cahillikle ya­pıp da, hemen tövbe edenlerin tövbesini kabul et­meyi üzerine al­mış­tır..[47]

      Allâh, kendisine şirk koşulma­sını elbette mağfiret etmez. Bunun dışındakinin de dile­di­ğine mağfiret eder. Allâh`a şirk koşan kimse de­rin bir dalâlet içindedir.[48]

      Onlar (münafıklar) için ister mağfiret dile, ister dileme. (Yıkıcı ve bölücü faaliyetle­rine devam ettiği müddetçe) onlar için yetmiş defa istiğfar dilesen bile Allâh onları asla mağfiret etmeyecektir...[49]

Zorluklarla baş etmesini bilirim

Hayat şartları, zorluk ve kolaylıklarla içiçedir. Zorluğa katlanmayan kolaylığı elde edemez.

Bütün toplumlarda etkin olan kişiler bulunduğu konuma rahat ve kolayca gel­memişlerdir. Bu tarihî kişiler önce kendilerini yetiştirmişler ve sonra binbir zahmetle engelleri aşarak ha­k ettikleri şahsiyetlerine kavuşmuşlardır.

Yüce Allah`ın en sevgili kulları olan peygamberler, kendi toplumlarının yanlışlıklarını düzeltip doğ­ruya yöneltmeleri için gece-gündüz durmadan çalıştılar. Zulüm, kibir, hurafe, sapık ve batıl inanç... gibi kötülüklerin meydana geldiği ortamdan; adalete, iyiliğe, birliğe, beraberliğe, kardeşliğe... çağırdılar. Kötülüklerle iç içe olan ve onlarla özdeşleşmiş bu insanlar, "Kutsal Çağrı"ya uymak şöyle dursun dinlemek bile istemediler. Hatta peygamberleri sihirbazlık, delilik ve menfaat peşine koşan kişiler olarak itham etti­ler. Ama, peygamberler sabırla zorlukların getirdiği çilelere katlanıp Allah`tan yardım isteyerek yollarına devam ettiler.

Hiçbir nimet, emek çekilmeden elde edi­lemez. Başka bir deyişle; her nimetin bir külfeti vardır. Zorluklar; sağlıklı bir sabır ve kuvvetli bir iradeyle yenilir.

Sağlıklı olduğumuz zamanların kıy­metini bilmek zorundayız. Çünkü, sağlığın arka­sından hastalık, gençliğin arkasından da ihti­yarlık gibi sıkıntılar gelmektedir. Hiç hesapta olmayan bir takım mu­si­bet­lerle de karşılaşmamız müm­kündür. İşte o zor günler gelmeden tedbirimizi almalıyız. Daha sonra bunlarla karşılaşınca da, tüm gücümüzle sabırlı bir şekilde mücadele edip başarıyı yakalamalı­yız.

Konuyla ilgili ayet meali

      Zorluğun beraberinde kolaylık vardır.[50]

      Ey îmân edenler! Sabır ve na­mazla (Allah`tan) yardım isteyiniz. Çünkü Allah sab­redenlerle bera­berdir.[51]

Davranışlarımda doğru bilgiye dayanırım

Genellikle hata ve yanılmaların temelini yanlış bilgiler oluşturmaktadır. Gitmek istediğimiz bir yere yanlış bir yoldan ulaşmamız nasıl zorsa, doğru olmayan bir bilgiyle istenilen amacı elde etmek kolay değildir.

Yanlış, noksan, taraflı, uygulama imkânı olmayan ve lüzumsuz bilgiler bizi her türlü yanılgılarla karşı karşıya getirir. Bu yanılgıdan dolayı hem biz, hem de etrafımızdaki insanlar sıkıntı çeker. Onun için; bizi üzen, olduğumuz yerde saydıran ve ilerlememize mani olan işleri bırakmalıyız. Bizi ve toplumumuzu ge­liştiren ve geleceğe güvenle götüren atılımlara yönelmeliyiz.

Toplumda iyi veya kötü her tür insan vardır.  İyi insanlar daima ön planda olmalıdır­lar. Bu insanlar ön planda olursa, iyilikler etrafa yayılır. İyi insanların yerini kötü insanlar alırsa, etrafa kötü insanların özellikleri yayılır.

Davranışlarımızın doğru temellere dayanması için; inancımız sağlam, özümüz sözümüz bir, ahlâkımız kutsal değerlerimize uygun, fikir ve düşüncemiz gerçeklerle uyum içinde ol­malıdır... Sevgili Resûlümüz buyuruyor ki:

Sakın zanna yer vermeyin. Zira zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüs etmeyin, haber koklamayın, rekâbet etmeyin, hasedleşmeyin, birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin, ey Allah'ın kulları, Allah'ın emrettiği şekilde kardeş olun…[52]

Konuyla ilgili birkaç ayet meali:

      Ey imân edenler!.. Bir fâsık size bir haber getirirse, onu araştırınız. Yoksa, bil­meden bir topluluğa kötülük edersiniz. Sonra da yaptığınıza pişman olursunuz.[53]

      Ey imân edenler!.. Zannın çoğundan kaçının. Çünkü, zannın bir kısmı günahtır...[54]

      ...De ki: Bilenlerle bilme­yenler bir olur mu? Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.[55] 

      Eğer yeryüzündekilerin ço­ğuna itâat ede­cek olursan, seni Allah`ın yo­lun­dan saptırır­lar. Onlar zandan başka bir şeye uymaz­lar. Ve on­lar ancak ya­lan söyler­ler.[56]

Görgü kurallarına uyarım

Görgülü ve nezaket sahibi olmak çok güzel bir özelliktir. Haddini bilen, büyüğünü sayan ve küçü­ğünü seven insanlar daima toplum tarafından sevilirler.

Çevremizdekileri çeşitli nedenlerle incitmemeliyiz. Hatta yediğimiz ve içtiğimiz şeylere dikkat etmeliyiz. Sevgili peygamberimiz bu konulara çok dikkat ederdi. Etrafındakileri şöyle uyarırdı:

- Kim soğan ve sarımsak yerse, (bir müddet) bizden uzakça dursun...[57]

İnsan onuruna uy­gun bütün görgü kural­ları önemli­dir. Bunlardan bazıları:

1- Dinimize karşı görgü kuralları: Allah`a, Muhammed as.’a, Kuran`a, Sünnet’e... di­nimizi anla­tan güzel kitaplarımıza ve gerçek din alimlerimize karşı edepli, terbiyeli olmalıyız. Örneğin: Yüce Allah`ın ni­metlerine karşı şükür ve hamd et­meliyiz. Muhammed as.’ın ismi anıldığında salâvat[58] getirmeliyiz. Kur’ân-ı Kerîm`i ve Hadis kitaplarını elimize aldığımızda veya okudu­ğumuzda edepli olmalıyız. Bir yere koyacağımız za­man temiz ve yüksek bir yere koymalıyız. Din âlimle­rimizin yanında oturduğumuzda veya konuştuğumuzda saygıda kusur et­memeli­yiz.

2- Aile içinde görgü kuralları: Ana-baba, kardeş, dede, nine, amca... gibi yakınları­mıza karşı gör­gülü ve nazik olmalıyız. Örneğin: Yanlarına gittiğimizde onları selâm­lamalıyız. Bizden bir şey is­te­dik­lerinde seve seve yerine getirmeliyiz.

3- Akrabalar arasında görgü kuralları: Akrabalarımıza karşı edebli olmalı­yız.

4- Komıulara karşı görgü kuralları: Her zaman yüzyüze oldu­ğu­muz kişilere karşı ter­biyeli olmalıyız. Bize bir ihtiyaçları olduğunda yardımdan kaçınmamalıyız.

5- Okulda görgü kuralları: Okul idarecilerine, öğretmenlere, me­mur ve hizmetlilere, öğ­renci arka­daşlarımıza... karşı medeni olmalıyız.

6- Toplumumuzda görgü kuralları: Büyüklerimizi saymalı ve küçüklerimizi sevmeliyiz. Toplumun önem verdiği değerlere saygılı olmalıyız. Mümkün olduğu kadar toplumun menfaatlerini ön plana almalı­yız.

7- Tüm insanlara karşı görgü kuralları: Kendi milletimizden, di­nimizden, Irkımızdan ol­sun veya ol­masın bütün insanlara karşı görgülü adaletli ve yardımsever olmamız gerekir.

Konuyla ilgili bir ayet meali:

      Yeryüzünde böbürlenerek (çalımlı) yürüme. Çünkü sen; (yürürken) ne yeri yarabi­lirsin, ne de yükseklik bakımından dağlara ulaşabilirsin.Kötü olan bütün bunlar Allah indinde mekrûhtur (hoş karşılanmaz).[59]

Savurganlıktan kaçınırım

Savurganlık: israf, haddi aş­ma, çarçur etme, aşırı harcama­larda bulunma... gibi anlamlara gelmektedir. Savurganlığın zıddı cimriliktir. Cimrilik: Eldeki imkânları az da olsa başkalarının hizmetinden esirgemektir. Cimri kişiler, etrafındakilere yardım etmeğe alışık değillerdir. Onların iç dünyası sadece mal-mülk edinmektir.

israfın yapıldığı yerler: Mal, sıhhat, zaman, eldeki imkân, lükse dalma... gibi.

Yapılan israf netice­sinde karşımıza; emeğe saygısızlık, fakirlik, yokluk, hastalık ve eldeki imkânlara nankörlük... gibi istenilmeyen hususlar çıkar.

Savurganlık çok kötü bir hastalıktır. Çünkü; bir anda pek çok emekler yok olur. Aileler perişan olur. Ahlakî çöküntüler çevreyi sarar.

İsraf ve cimrilik; birbirine zıt davranışlardır. İkisi de kötüdür. Yüce Allah'ın sevmediği bu iki kötü huyun meydana getirdiği tahribatı şöyle özetlemek mümkündür:

1- İsraf ve cimrilikle karşı karşıya olan aileler; çoğu zaman parçalanır veya yoksulluğa düşer. Ailede düzen kalmaz. Başkalarına muhtaç hale gelir.

2- Toplumda ekonomik düzen bozulur. Zengin fakir gerilimi meydana gelir. Yardımlaşma, birlik ve beraberlik ruhu kaybolur.

3- Dengesi bozulan toplumların, hal ve hareketleri anormalleşir. Psikolojik bozukluklar ortaya çıkar. Ahlâkî değerler yıpranır.

Sevgili resulümüz Muhammed as. buyuruyor ki:

- İki haslet vardır ki bir Mü'min’de asla beraber bulunmazlar: Cimrilik ve kötü ahlâk.[60]

Kutsal kitabımızda israfçılar şiddetli şekilde kınan­maktadır. Çünkü onlar; mallarını genel olarak ba­tıl, şer ve günah yo­llarda harcarlar. Dinimizce savurganlık nasıl kötüyse, cimrilik de aynı şekilde kötüdür. Peki, ne yapmalı? Ne müsrif yani savurgan ne de cimri olmalıyız. Orta yolu takip etme­liyiz.

Konuyla ilgili birkaç ayet meali:

      Ey Adem oğulları!.. Her bir mescide (gittiğinizde) güzel elbisenizi alın. Ayrıca; yiyin-için fakat israf etmeyin. O (Allah), müs­rifleri (savurganları) sev­mez.[61]

      Onlar harcadıkları zaman israf etmez­ler, cimrilik de etmezler. (Harcamaları) bu ikisi ara­sında (orta yolda) olur.[62]

      Akrabaya hakkını ver. Yoksula ve yolda kalmışlara da (hakkını ver). (Bunun yanında) saçıp sa­vurma da. Şüphesiz savur­ganlar şeytanların kar­deşleridir. Şeytân ise; Rabbine karşı çok nan­kördür.[63]

 

Hazırlayan

Şadi KUL

Emekli Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi

Öğretmeni

 



[1] 45/Câsiye: 36

[2] 68/Kalem: 4

[3] 33/Ahzab: 21

[4] Müsned Ahned bin Hanbel 859

[5] Müsned Ahmed bin Hanbel 23460, 24139, 24629

[6] Buhari, Savm 2, 9, Libas 78; Müslim, Sıyâm 164 (1151); Muvatta, Sıyâm 58, (1, 310); Ebu Dâvud, Savm 25 (2363); Tirmizi, Savm 55, (764); Nesâi, Sıyâm 41, (2, 160-161); İbnu Mâce, Sıyam 1, (1638), Edeb 58, (3823).

[7] 26/Şuara: 107, 125, 143, 162, 178, 44/Duhan: 18

[8] Kıssa: Kur’ân-ı Kerîm’de geçmiş peygamber, kişi ve toplumlardan bahseden bölümlere denir

[9] 4/Nisâ:135

[10] 58/Mücâdele: 9

[11]  5/Mâide: 1

[12]  6/Enam: 152

[13] Buhâri, İman 24, Mezâlim 17, Cizye 17; Müslim, İman 106, (58); Ebu Dâvud, sünnet 16, (4688); Tirmizi, İman 14, (2634); Nesâi, İman 20, (8, 116)

[14] 4/Nisa: 58

[15] 8/Enfâl: 27

[16] 3/Aliimrân: 118

[17] Müslim, Birr 15, (2553); Tirmizî, Zühd 52, (2390).

[18]Müslim, İman 78 (49); Ebu Dâvud; Salâtu'l-İydeyn 248 (1140); Tirmizî, Fiten 11 (2173); Nesâî, 17 (8, 111); İbnu Mâce, Fiten 20, (4013);

[19] Ebü Dâvud, Salât 367, (1546); Nesâi, İstiâze 21, (8, 264).

[20] 24/Nûr: 21

[21] 16/Nahl: 90

[22]  17/İsrâ: 32

[23] Buhari 4719, Müslim 4719, Süneni Barimi 2771, Müsned Ahmed bin Hanbel 3652

[24] 33/Ahzâb: 70

[25] 9/Tövbe: 119

[26] 6/En'am: 153

[27] Ebu Davud, Edeb 40, (4874); Tirmizi, Birr 23, (1935); Müslim, Birr 70, (2589)

[28] Buhari, Edeb 50, Müslim, İman 169, (105); Ebu Davud, Edeb 38, (4771); Tirmizi, Birr 79, (2027).

[29] 17/İsrâ: 36

[30] 49/Hucurât: 12

[31] 113/Felâk:1- 5

[32] 7/A'râf: 40

[33]  45/Câsiye: 7

[34] 45/Câsiye: 37

[35] 49/Hucurât: 11

[36] Ebu Davud, Edeb 4, (4782).

[37] Ebu Davud, Edeb 4, (4784).

[38] Taşlanarak kovulmuş Şeytan'dan Allah'a sİğınırım

[39] Müslim, Birr 106, (2608); Ebu Davud, Edeb 3, (4779).

[40]  3/Aliimrân: 134

[41] 42/İûrâ: 37

[42] 24/Nur: 22

[43]  4/Nisâ: 106

[44]  9/Tövbe: 104

[45] 25/Furkân: 71

[46]  25/Furkan: 77

[47] 4/Nisâ: 17

[48] 4/Nisâ: 116

[49] 9/Tövbe: 80

[50]  94/İnşirah: 5

[51] 2/Bakara: 153

[52] Buhari, Nikah 45, Edeb 57, 58, Feraiz 2; Müslim, Birr 28-34, (2563 - 2564); Ebu Dâvud, Edeb 40, 56, (4882, 4917); Tirmizi, Birr 18, (1928).

[53] 49/Hucurât: 6

[54] 49/Hucurât: 12

[55] 39/Zümer: 9

[56]  6/En'âm: 116

[57] Buhari, Et'ime 49, salat 160, İ'tisam 24; Müslim, Mesacid 73, (564); Ebu Davud, Et'ime 41, (3822); Tirmizi, Et'ime 13, (1807); Nesai, Mesacid 16, (2, 43)

[58] Sevgili peygamberimize hürmet  için yapılan dualardır. Bunlardan en yaygın olanlardan bazıları şunlardır:

1-  Aleyhi’s selâm (as),

2- Sallallâhu aleyhi ve sellem (sav),

3- Allahümme salli alâ seyyinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed.

[59] 17/İsrâ: 37-38

[60] Tirmizî, Bir 41, (1963)

[61] 7/A'râf: 31

[62] 25/Furkân: 67

[63] 17/İsrâ: 26-27