İMAN VE AMEL İLİŞKİSİ

 

İman nedir?

Salih Amel (İyi, Güzel İş) Nedir?

İnanç ve Davranış İlişkisi

Dürüst Olmak

Çalışmak ve Üretmek:

İnsanlara Yardımda Bulunmak:

Allâh`a şükretmek:

Sabırlı Olmak:

Allâh`a Güvenmek (Tevekkül)

 

İman nedir?

İman kelimesi sözlük anlamı bakımından güvenmek, emin olmak ve tereddütsü bir şekilde inanmak anlamlarına gelir. İnanılması gereken temel esaslara "iman esasları" dendiği gibi "inanç esasları' de denir.

İslâm dini bakımından iman, Tevhîd Kelimesi olarak bilinen cümlede özetlenen şekliyle "Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed as.’ın Allâh'ın kulu ve elçisi olduğuna' inanmaktır. Bu inanç, kalpte oluştuğunda kişi mümin olur. Toplumda mümin olarak bilinmesi için de dil ile ikrar etmesi gerekir. Bu şekilde iman inanç esaslarını kalp ile tasdik ve dil ile ikrar ile meydana gelmektedir. Kuran; "Ey iman edenler! Allâh'a, elçisine, indirdiği Kitâb'a ve daha önce indirdiği Kitâb'a iman edin. Kim Allâh'ı, meleklerini, kitaplarını elçilerini ve ahiret gününü inkâr ederse (görmemezlikten gelirse) şüphesiz derin bir sapıklığa düşmüştür." (4/Nisa: 136) şeklinde iman esaslarını açık olarak anlatmaktadır.

İman ilkelerinin hepsi Allâh'a iman üzerine kuruludur. İman esaslarının diğer kısmı "Allah'ın varlığına inanmaya" bağlıdır. Bir insan aklını kullanarak Allâh'ın varlığına inanabilir. Allâh'a inanmamı için kendi varlığımız, diğer canlı ve çansız varlıklar üzerinde düşünmemiz yeterlidir.

Bütün canlı ve cansızlar, belli bir kurala göre var edilmiştir. Dikkat edilirse, hepsinin ayrı ayrı kendisine has özellikleri vardır. Örneğin: 

Yeryüzü, canlıların yaşa­ma­sına elverişlidir. Canlıların bütün ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde do­natılmıştır. Dağlar, ovalar, taşlar, kayalar, topraklar, sular, ha­va­lar... bütün bunlar canlıların yaşaması için gerekli olan temel maddeler­dir. Ayrı ayrı harikalara sahiptirler. Bu harikalar zin­cirinin kendiliğinden bir araya gelmesi kesinlikle imkânsızdır. Var ol­maları için üstün bir Yaratıcıya muhtaçtırlar. O yaratıcı da Allâh`dır.

Akıl sahibi insan, etrafına bakarak Allâh`ın varlığını bulmak zo­run­dadır. Sadece kendi varlığına dikkat edecek olursa, şunları görür:

Mükemmel ya­ratılışı, elleri, kolları, ayakları, başı, gözü, kulakları, sindirim sis­tem­i, sinir sistemi, kan dolaşımı... Bunların yaratılışı, işleyiş şekil­leri, özellikleri akılları durduracak şekildedir. İşte bunlar, bir Yaratıcının varlığına iman etmeğe götürmektedir.

Bitkiler sanki birer fabrikadır. Çeşit çeşit meyveleri, buram bu­ram kokuları, çeşitli lezzet ve tat veren besin maddeleri... üretirler. Canlılar için hayati bir öneme sahip olan havanın oksijenini dengede tutarlar. Nereye bakar­sak bakalım, gördüğümüz varlıkların oluşumlarını iyi düşündüğümüz zaman, Allâh`ın varlığına ve birliğine inanmak zorunda kalırız.

İmanın Şartları: İman esasları konusu bakımından değişmez. Adem'den son elçi Muhammed as.'a kadar gönderilen bütün dinler aynı iman esaslarına da­yanır.

İmanın esasları : 1- Allâh`a, 2- Meleklere, 3- Kitablara, 4- Resûllere, 5- Ahirete, 6- Kadere imandır.

 

Salih Amel (İyi, Güzel İş) Nedir?

“Salih amel”[1] Kuranıkerim'de çok kullanılan kavramlardandır. Salih ameli iyi an­layabilmemiz için bu kelimenin sözlük ve terim anlamlarını bilmemiz gerekir. “Salih amel” kavramı iş, davranış ve hareket anlamına gelen "amel" kelimesi ile onu nitelemek üzere kullanılan "salih" kelimesinin birleşmesi ile oluşmuştur. Amel kelimesinin sıfatı olan "salih" kelimesine uygun, yararlı ve elverişli olan anlamına gelmektedir. “Salih amel” kavramı iş ve davranışların iyi ve güzel olması gerektiğini ifade etmektedir. Dinî bir kavram olması nedeniyle bir amelin salih olup olmadığına açık şekilde gerekmektedir. Diğer bir ifadeyle; salih amelin kıstası nedir? Bir davranış nasıl salih amel olur? Bir davranışın “salih amel” olup olmadığını tespit etmek için bazı sorular sormak gerekir. Bu sorular "ne, niçin, nasıl" sorularıdır. Hangi iş olursa olsun bu üç soruyu sorduğumuzda din ve akıl bakımından doğru olan cavapları alıyorsak, bu davranış “salih amel” olarak kabul edilir. Örneğin; ailesini geçindirmek için çalışan bir kimse için bu sorular sorulduğunda, dinin ve hukukun yasaklamadığı bir işi, ailesinin geçimi veya daha iyi yaşamak için dürüst olarak yaptığı cevabını alıyorsa “salih amel” işlenmektedir. Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Her iş ve davranışa bu soruları sorarak “salih amel” olup olmadığını tespit edebiliriz.

Kuranıkerim, “salih amel” yapanları özel bir kavram olarak "sâlihîn"[2] sözcüğü ile ifade eder. Müminlere “salih amel” işleyen insanlar olmasını öğütler. Bunları ahirette güzel mükâfatlarla müjdeler.

Konuyu özetleyecek olursak: Salih amel, dinimizin ibadet ve ahlak konularıyla ilgili her türlü güzel ve faydalı işleri içine almaktadır. Namaz, oruç, hac, zekât, şahadet kelimesi, cihat, iyiliği tavsiye, kötülükten alıkoyma, iyilikte yarış, kötülüklere karşı direnme, sabır, hak ve hukuka saygılı olma, insanlara yardım etme, fert ve toplumun menfaatine uygun güzel işler yapmak... gibi benzeri işler salih amelin kapsamına girmektedir. Bu güzelliklerden uzaklaşan toplumların büyük zararlara uğrayacağını da şöyle bildirmektedir:

* Asr'a yemin olsun! İnsanlar zarar ziyan içindedir. Ancak iman eden­ler ve salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesna.

Salih amel işleyenlerin toplumda itibarı yükselir. Aynı zamanda Yüce Allâh da onların bazı günahlarını affedeceğini bildirmektedir:

* İman edip salih amel işleyenlerin kötülüklerini mutlaka örteriz[3]...

İnanç ve Davranış İlişkisi

İnançlı insan amellerini dinin emir ve yasakla­rına göre ayarlar. Yaptıkları işlerden öncelikle Allâh’ın rızasını gözetir. Çünkü Allâh’ın rızasına yönelik faaliyetler kendisini mutlu eder. Uzak dur­duğu bir takım işler de vardır. Bunlar da dinin yasaklarıdır. Haram ve dini sakıncası olan konulardan uzak durmayı kendisine bir görev bilir. Kendi tarafından yapılan işlerin karşılığını hem dünya hem de ahirette göreceğine inanır. Kuru ku­ruya “Ben de inanıyorum” demenin yetersiz olduğunu çok iyi bi­lir.

* İnsanlar, imtihana tabi tutulmadan sadece “imân ettik” de­mekle terk edileceklerini mi sanar? And olsun! Biz onlardan önceki­leri de imtihan ettik. Muhakkak ki, Allâh (sözünde ve özünde) doğru olanları ortaya çıkaracaktır. Yalancıları da ortaya çıkaracaktır.[4]

İnanç ve davranış ilişkisi: İnanç ve düşünce insan davranışlarını belirleyen en önemli araçlarıdır. Gerçekten insanoğlunun hiçbir davranışı amaçsız değildir. Her davranış belirli amaç ve bu amaçları belirleyen düşünce ve inançlar ile anlam kazanır.

İnançlar bizim hayatımızda yön veren ilkelerdir. Bu bakımdan inançlara insanın davranışlarının etkisi vardır. "Küp içerisinde olanı sızdırır." atasözümüzün işaret ettiği gibi davranışlarımız bizim inançlarımızı yansıtır.

İman eden bir kişinin bu inancı davranışlarına yansır. İman davranışlarda "salih amel" olarak ortaya çıkar. Zaten salih amel ile kendisini ortaya koymayan bir iman, özürlü bir imandır. Bazı kusurlara sahiptir veya zayıftır. Kuranıkerim, iman ve salih amel işlemeyi bir arada zikreder. "İman edip yararlı işler işler yapanlara ne mutlu! Varılacak güzel yurt da onlar içindir." 13/Ra'd: 29 Ayetinde olduğu gibi inancı ve davranışı arasında uyum olanlara müjdeler verir.

Davranışlarla desteklenmeyen bir inanç sadece bir temenni olur. Ders çalışmamın gerekli olduğunu düşünen ama hiç çalışmayan bir öğrencinin yüksek başarılar umut etmesi mümkün mü? Bu bir temenni hatta bir hayaldir. İman eden bir müminin imanı ibadet olarak, yararlı iş olarak ortaya çıkar. Tıpkı toprağa ekilen bir tohumu bitki olarak yeryüzüne fışkırması, büyüyüp serpilerek ürün vermesi gibi...

Sevgili peygamberimiz, inanç ve davranış ilişkisini şu mübarek sözlerinde çok güzel özetlemiştir:

** Bir (kişi), kendisi için sevdiği bir şeyi kardeşi için de sevmedikçe (hakkıyla) iman etmiş sayılmaz.[5]

4- İnanan İnsana Yakışan Davranışlar

Mü’min bir insana, Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet’e uygun davranışlar sergi­le­mek yakışır. Bu davranışlar, kötülüklerden uzak ve Yüce Allâh`ın be­ğenisine yönelik olur.

Dürüst Olmak

Bir insan Allâh'ın gönderdiği dine inandığı zaman güzel olan tavır ve davranışları hayatında sergilemeyi amaçlamış olur. Bu güzel davranışlardan biri de dürüst olmaktır. Dürüstlük sözün ve özün doğru olması demektir. Bir insan kendisini ifade etmek için, bir menfaat elde etmek için veya yalnızca iletişim kurmak için konuştuğunda doğru konuşmak zorundadır. İnanan bir insana yakışan sözünün doğru olmasıdır. Sözüne yalan, hile ve aldatma bulaştırmamasıdır.

İnanan bir insan inancına karşı, ilişkide bulunduğu insanlara karşı dürüst olmak orundadır. Zira Allâh'ın dini ancak dürüstçe inanan ve gereklerini yapan insanları kurtuluşa ulaştırabilir. Sosyal ilişkilerinde sıkıntı yaşamak istemeyen insanların da dürüst olmaya ihtiyacı vardır.

Dinimize göre inanan insan hayatın her alanında dürüst olmalıdır. Çalıştığı iş yerinde, alış veriş yaparken, bir kişiyi bilgilendirirken dürüst davranmalıdır. Alış veriş yaparken, ölçü ve tartıda doğru davranmaya emretmiş, doğru davranmayıp alırken fazla tartan, satarken eksik tartanlara sert uyarılardan bulunmuştur.[6]

Dürüst olmanın diğer bir boyutu da emanetleri korumaktır. Bu emanetler kendisine söylenen sır niteliği taşıyan sözler olabileceği gibi herhangi bir görev ve değerli bir eşya da olabilir. Hangisi olursa olsun, bu emanetleri korumak da dürüst olmanın gereğidir.

Dürüst olmak, zaman zaman görünüşte aleyhimize sonuçlar doğurabilir. Fakat geniş düşündüğümüzde dürüstlük her zaman için birey ve toplum için yararlıdır. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerîm doğruluk ve adaletten ayrılmamayı kendisi ve yakınlarının aleyhine de olsa, doğru olmaya emretmektedir.[7] 

Çalışmak ve Üretmek:

Normal bir insan, hayatını güzelce sürdürebilmesi için çalışmak zorundadır. Çünkü bir kişinin hayatta kalabilmesi için yeme, içme, giyinme, barınma... gibi ihtiyaçlarının karşılanması gerekir. Genellikle bu ihtiyaçları anne ve babalar karşılamaktadır. Belli bir süreden sonra artık anne ve babanın yardımı kesilir. O yetişkin insan da çalışıp kazanarak başkalarının yardımını almadan bağımsız yaşamaya başlar. Toplum içinde itibarlı, onurlu, saygın ve örnek bir hayatın bedeli çalışmak ve üretmekten geçer.

Çalışmadan veya üretmeden kolaycılığa kaçmak büyük bir yanlışlıktır. Tembellik yaparak başkasının sırtından geçinmek insana yakışan bir tavır değildir. Tembelliği hiçbir kimse savunamaz. Çalışacak güçte olan bir insanın, iş ortamında boş gezmesi zavallılıktan başka bir şey değildir. Böylesi kişiler mutlaka hayatın gerçek yüzüyle karşılaşması gerekir. Atalarımızın şu sözü bu gerçeği ne güzel ifade etmektedir: "Taşıma suyla değirmen dönmez."

Başkalarına muhtaç olmamak için fertler, çalışarak ihtiyaçlarını gidermelidir. Toplumun sadece bir kesimi çalışıp, diğer kesimler de yalnıza tüketici olursa; fertler arasında yanlış yapılanmalar mey­dana gelir. Tembellik, kayıtsızlık, kolaycılık, idealsizlik... gibi. Bunun ya­nında çekememezlik, kıskançlık, ihanet, hırsızlık... gibi kötülükler de yayılmaya başlar.

Bir toplumun sağlıklı kalkınabilmesi için, fertler arasında dengeli çalışmaya ve verimli bir üretime ihtiyacı vardır.

Bir ailenin gideri gelirinden fazla olursa, borçlanma ve huzursuzluk meydana gelir. Hatta parçalanmasına neden olur. Onun için ailenin geliri gideriyle orantılı olmalıdır. Hatta gelirin bir kısmı, geleceğe dönük yatırımlara ayrılmalıdır. Eğer böyle olmazsa; bir müddet sonra bazı yanlış neticelerle karşı karşıya gelinir. Bunun zararını, gelir gider hesabını yapamayan aile ve içinde yaşadığı toplum çeker. Bu sıkıntıların çekilmemesi için dinimiz bizi çalışmaya ve ihtiyaçlarımızı karşılamaya çağırır. "Dünyadan da nasibini unutma." buyurarak dünya hayatı için çalışmak gerektiğini belirtir. Allâh'ın elçisi ise; "Hiçbir kimse kendi emeğinden daha hayırlı lokma yemiş olmaz." [8] buyurarak çalışmaya davet etmektedir.

Toplum içinde onuruyla yaşayan insanlar, şu hedeflerin bilincindedir:

1- Zenginler, daha geniş çaplı hizmetler getirmesi,

2- Fakirler, yoksulluk zilletinden kurtulabilmesi,

3- Allâh`a karşı ibadeti az olanlar, ibadetlerini çoğaltması,

4- Bilgisiz kişiler, ilmini artırması,

5- Öğretmenler, daha kaliteli eğitim verebilmesi,

6- Öğrenciler, geleceğe hazırlanması,

7- Yardım eden elin, daha kuvvetlenmesi,

8- Yardım alan elin, iyiliği yapan el olabilmesi,

9- İlerlemiş olanların, daha ileri ufuklara ulaşması,

10- Geri kalmış olanların, öncülere kavuşması için... fazilet yarışı şarttır.

İnsanlara Yardımda Bulunmak:

Dinimiz İslâm’a göre, yardımlaşma sadece Allâh rızası için yapılır.[9] Gösteriş, çıkar, başa kakma, psikolojik baskı altına alma[10] ... gibi niyetlerle insanlara yardım yapılmaz.Yine aynı şekilde, kötü ve değersiz mallarla da yardımda bulunma hoş karşılanmaz.[11] Hatta yardımda bulunacak kişinin sevdiği şeylerden vermesi hatırlatılmaktadır.[12] 

Dinimiz insanlara yardımda bulunmaya özendirdiği gibi öncelikle yardım yapılması gerekenleri de belirtmiştir. En yakınlardan başlayarak yardımda bulunmak, temel kuraldır. Bu çerçevede öncelik sıralaması; ana, baba, yakın akrabalar, ye­tim­ler, fa­kir­ler ve yol­cu­lar...[13] şeklinde oluşur.

Durumu yardım etmeye müsait kişiler, ihtiyaç sahiplerine yardım ellerini uzattıkları zaman toplumda dayanışma, mutluluk, güven, sevgi, saygı, merhamet... gibi kardeşlik bağları kuvvetlenir. Bir toplumda zenginler, yardım hususunda kendilerini geriye çekerlerse; telafisi mümkün olmayan yanlışlıklar ortaya çıkar. Örneğin; kin, nefret, kıskançlık, intikam, yıkıcılık, bölücülük, haset, hırsızlık, dedi kodu... gibi. Bu tutumlar toplumları çökerten büyük etkenlerdir.

Muhtaçlara yardım elini uzatmayan fert ve toplumlara yüce Allâh şöyle ikaz etmektedir:

* Size ne oluyor da Allâh yolunda harcamada bulunmuyorsunuz?..[14] 

* Allâh yolunda infâk edin. Kendi elleri­nizle kendinizi tehli­keye at­mayın...[15]

İhtiyaç sahibi olan kişilere yardım iki yönlü yapılır:

1- İyilikler üzerine yardımlaşma: Toplumun veya toplumdaki insanların ihtiyaçları sayılamayacak kadar çok ve çeşitlidir. İhtiyaçlar çeşitli olduğu için, yardım etme konuları da aynı oranda çoktur. Mal ile yardımdan güzel bir nasihate ve insanları güler bir yüzle karşılamağa kadar her türlü iyilik, sadaka ve yardım yerine geçer. Sevgili Resûlümüz buyuruyor ki:

** Kardeşine yaptığın tebessümün bir sadakadır. Emr-i bi'l-mâ'rufun ve nehy-i ani'l-münkerin sadakadır. Yolunu kaybeden kimseye yolu gösterivermen sadakadır; gözü sakat kimseyi götürmen sadakadır. Yoldan taş, diken, kemikleri atman sadakadır. Kovandan kardeşinin kovasına su boşaltman sadakadır.[16]

** Güneşin doğduğu her yeni günde kişiye, her bir mafsalı için bir sadaka vermesi gerekir. İki kişi arasında adalet yapması bir sadakadır. Kişiye hayvanını yüklerken yardım etmesi bir sadakadır. Güzel söz sadakadır, namaza gitmek üzere attığı her adım sadakadır. Yoldan rahatsız edici bir şeyi kaldırıp atma sadakadır.[17]

2- Zulmü engelleme üzerine yardımlaşma: Adaletten uzak, hak ve hukuka aykırı hareket eden zalimlerin durdurulması da yardım konusuna girmektedir. Çünkü; bu olumsuzluklar karşısında fert ve toplumlar zarar görmektedir. Zalimin zulmüne karşı gelmek aynı zamanda mazluma iyilik etmektir. Kötülüklere karşı çıkmanın bir bedeli vardır. Bu zorlu iyilikleri, ancak erdemli insanlar usulüne uygun şekilde yapabilirler. Yapılan yanlışlıklara, başka yanlışlıklarla karşı çıkmak da zararlıdır. Bir kişiye yardım yapılırken veya yapılan zulme karşı konulurken ölçülü olmak lazımdır.

Sevgili resûlümüz Muhammed as.’ın güzel ahlakıyla yetişmiş gençlerden Enes anlatıyor. Allâh’ın resulü Muhammed as.  bir defasında şöyle buyurdu:

- Zalim olsun mazlum olsun kardeşine yardım et!.. Orada bulunanlardan birisi dedi ki:

- Kardeşim mazlum olduğunda ona yardım ederim, fakat zalime nasıl yardım edeyim, bu konuda görüşünüz nedir? Allâh’ın Resulü buyurdu ki:

- Zalimi zulmünden alıkoymakla ona yardım etmiş olursun. Çünkü onu zulümden uzaklaştırmak, ona yardım etmektir.[18]

Konuyla ilgili bazı ayet mealleri:

* Allâh`ın kitabını okuyanlar: Namaz kılar­lar. Kendilerine verdi­ğimiz rızktan gizli ve açık infâk ederler.[19] 

* Allâh yolunda mallarını infâk edenlerin misali: Yedi başak ve­ren bir (buğday) tanesi gibidir. Her ba­şakta yüz (buğday) tanesi vardır. Allâh di­ledi­ğine daha da fazla verir...[20]

* Ma’rûf (doğruyu ifade eden örfe dayalı) bir söz ve bir ayıbı ört­mek; arka­sından ezi­yet gelen sa­da­kadan daha hayırlıdır...[21]

* Siz, Allâh yolunda infâka çağ­rılı­yorsu­nuz. İçinizden kiminiz cimri­lik ediyor. Kim cimrilik ederse, kendi kendisine cimrilik et­miştir. Allâh zengindir. Siz fakirsiniz. Eğer O'ndan yüz çevirirseniz, ye­rinize başka bir toplum getirir. Sonra da onlar, sizin benzeriniz ol­maz­lar.[22]

* Ey îmân edenler! ...iyilik yapmada ve takvâda yardımlaşın. Günah ve düşman­lık üzerine yardımlaşmayın. Allâh`a saygılı olun. Allâh`ın cezalandırması şiddetlidir.[23]

Allâh`a şükretmek:

Şükür; Yüce Allâh`ın verdiği nimetlerden ötürü minnettarlığı ifade etmek ve teşekkür etmektir.

Bir iyilikle karşılaşıldığında genel olarak iki varlığa şükredilir:

Birincisi: İhtiyacın karşılanmasına vesile olan kişiye yapılır. Yardım gören insanlar, kendilerine yardım edenlere neza­ke­ten teşekkür ve dua ederler. Bu yapılanıdır. Vefanın gereğidir. İyilik sahiple­rine teşekkür etmeyenler; kültür, görgü, nezaket ve hoş duygudan yoksun kaba kimselerdir. Bu insanlara, gördüğü iyiliğin kıymetini bilmeyen anlamına gelen “nankör” ismi verilmektedir. İnsanlara karşı minnet borcunu bildirmek için şu ifadeler kullanılır: “Teşekkür ederim”, “Sağ olun.”, “Allâh razı olsun”, “Minnettarım”, “Allâh muradına göre versin”... gibi.

İkincisi: Şükrün diğer şekli bütün nimetleri yoktan var eden yüce Yaratıcıya. Her durum ve şartta Allâh’a şükredilmelidir. Allâh`a şükretmeyen, ona yakın olamaz. Yüce Allâh’ın verdiği nimetlere karşı teşekkür etmek her faziletli insanın görevidir. Bu güzel nimetlerin yaratıcısını görmemezlikten gelmek ise nankörlüktür. Nankörlüğün Kuranıkerim'deki karşılığı, nimet ve gerçeğin üzerini örtmek anlamında kullanılan “küfür”[24] sözcüğüyle ifade edilir.

Yeryüzünü insanın yaşaması için düzenleyeni, orada pınarlar akıtanı, yerden bitkiler bitireni, etinden ve sütünden yararlanacağımız hayvanlar var edene şükretmemek, elbette ki nankörlükten başka bir şey değildir. Rabbimiz; "Bana şükredin, nankörlük etmeyin."[25] buyurarak bizi nimetleri verene saygısızlık etmekten uzaklaştırmak ister. Allâh'a olan şükrümüzü dilimiz ile "Yarabbi sana şükürler olsun." diyerek yerine getirmenin yanında ona ibadet ve itaat ile kökleştirmeliyiz. Yani hem dilimiz ve hem de davranışlarımız ile ona şükrümüzü göstermeliyiz.

Yüce Allâh’a duyulan minnet borcunu yerine getirmek için şunlar yapılır: Şükür namazı kılınır, oruç tutulur, kurban kesilir, dua edilir, sadaka verilir, fakir ve yoksullar doyurulur, yetim ve öksüzler gözetilir... vb.

Allâh insanın şükründen memnun olur, nankörlüğüne razı olmaz.

Konuyla ilgili birkaç ayet meali:

* ...Kim şükrederse kendisi için şükretmiş olur. Kim de küfr (nankörlük) ederse, Hiç şüp­hesiz Allâh zengindir, hamdedilmeğe en layıktır.[26]

* Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin en güzel olanlarından yeyin. Gerçekten de O’na ibadet (kulluk) edi­yorsanız Allâh`a da şükredin.[27]

* De ki: O sizi varetti, yine size kulaklar, gözler ve kalbler... verdi. Ne kadar az şükre­di­yor­sunuz! [28]

* ...Eğer şükre­der­se­niz, sizin için o şükrünüze razı olur...[29]

Sabırlı Olmak:

Sabır, bir amaca ulaşmağa çalışırken veya bir sıkıntıyla karşılaşıldığında paniklemeden ortaya konulan dayanma gücüdür. Sabrın özü; taşkınlık, telaş ve yılgınlık göstermemektir. Başka bir deyişle, duyguları kontrol ederek aklın hâkimiyetini sağlamaktır.

Zamanımızda, “sabır” sözcüğü aslına uygun biçimde algılan­mamaktadır. Zaman zaman insanın içinde bulunduğu sıkıntılara sadece katlanma olarak zannedilir. Bu düşünce doğru olmakla birlikte eksiktir. Çünkü karşılaşılan sıkıntılardan kurtulmaya çalışmak da sabrın bir parçasıdır.

İnsanın veya toplumların hayatları, sürekli varlık ve bolluk içinde olmayabilir. Yokluk ve kıtlık gerçeği de vardır. İşte bu olumlu veya olumsuz durumlar bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Varlığı elden kaçırmamak ve yokluktan kurtulmak için direnerek gerekenler yapılmalıdır.

İnsanları her türlü olumsuzluklardan çıkarıp kurtuluşa götüren “direnme gücü” sabrın temelidir. Bu güç ile ancak sıkıntılardan kurtulmak mümkündür.

Sağlıklı bir insan hastalanabilir. Yine aynı şekilde, varlık içinde olanlar hiç hesapta olmayan bir deprem, savaş, yangın, sel, kaza... vb. ile karşı karşıya gelebilir. Böylesi olumsuz durumlarda sabrın önemi daha da ortaya çıkar. İnsanı sarsan ve hayatının akışını etkileyen olaylar karşısında paniklemeden meydana gelen belâ ve musibetlere katlanmak gerekir Çünkü panikleyip isyan etmenin bize bir getirisi yoktur. Bu olumsuz ortamlardan kurtulmak için eldeki bütün imkânlar kullanılmalıdır.

Okuluna devam eden bir öğrencinin, çağı gereği bazı eğilimleri vardır. Gezmek, eğlenmek, oynamak, şakalaşmak, spor yapmak... gibi. Bu davranışlar, belli bir dereceye kadar normaldir. Ancak fazlası zararlıdır. Çünkü, öğrenciyi dersinden uzaklaştıracaktır. Öğrenci ve ders açısından bu konuyla ilgili olması gereken sabrın sınırlarını belirleyelim: Birincisi, ders çalışmaya engel olan olayların bir kısmından uzak durmalı. İkincisi, ders çalışma sıkıntılarına katlanmalıdır. Özetliyoruz; engelleri uzaklaştırma ve çalışma sıkıntısına katlanma direncine sabır diyoruz.

Atalarımız sabrın günlük hayatımızdaki yerini ne güzel ifade etmişlerdir.

- Sabır acı, meyvesi tatlıdır.

- Sabrın sonu selamettir.

Dinimizde sabretmenin yeri büyüktür. Yüce Allâh, resûlümüz Muhammed as.’a daha önce yaşamış Resûlleri örnek göstererek sabırlı olmasını emretmiştir:

* Resûllerden azim sahibi olan­la­rın sabret­tiği gibi sen de sab­ret...[30] 

Yine Kuran’ın bildirdiğine göre, günlük hayatta karşılaşılan her türlü olumsuzluklarla imtihan edilmekteyiz. Bu imtihanda sabırlı olmamız güçlü şekilde sık sık vurgulanmaktadır.

* Sen sabret, Allâh`ın va’di gerçektir. Sakın ha! İyi inanmamış olanlar seni gevşekliğe sürüklemesin (ağırlığını korumaya de­vam et, mo­re­lini muhafaza et).[31] 

Allâh`a Güvenmek (Tevekkül)

Tevekkül: Bir iş yaparken, o iş için yapılması gere­ken­leri yaptıktan sonra gerisini Allâh`a bırakmaktır. Tanımdan da anlaşılacağı gibi tevekkül iki esas üzerine kurulmuştur:

1- Sebepler: Bir kişi, hangi işi yapmak istiyorsa o yapmak istediği işin gerçekleşmesi için yapılması gerekenleri yapmasıdır. Çünkü hiçbir iş gerekli çalışmalar yerine getirilmeden kendiliğinden oluşmaz. Bir amaca ulaşmak için mutlaka bir niyet, tasarım ve emek lazımdır. Doğru tevekkül anlayışında önce tedbirler alınır[32], tesadüflere değer verilmez. Çünkü, Allâh her işin gerçekleşmesini bir sebebe bağlamıştır Evrende meydana gelen her olay, mutlaka bir sebepe bağlıdır. Örneğin; sabahın olabilmesi için güneşin doğmasına ihtiyaç vardır. Yağmurun yağması bulutlara bağlanmıştır. TIpkı bunlar gibi insanın rızkı da bazı nedenlere bağlıdır. Çalışmadan Allâh'tan rızık beklemek, inancımızdaki tevekkül anlayışı ile açıklanamaz.

2- Allâh'a güven: Gere­ken­ler yapıldıktan sonra gerisini Allâh`a bırakmaktır. Dinimiz bize, Allâh’a tevekkül etmeyi sık sık hatırlatmaktadır. İçinde güven duygusu olan insan; sevgi, saygı, sadakat ve samimiyet duygularıyla Allâh’a bağlanır. Bu bağlılık insanı yüce Allâh’a daha fazla yaklaştırır.

Kalbi güven duygusuyla dolu olan insan; Allâh’ı, canlıları, insanları sever ve faydalı işler yapmaya çalışır.

Dinimizde tedbirin yeri çok önemlidir. Tedbirsiz tevekkül olamaz. Önce tedbir sonra tevekkül gelir. Bir gün Allâh’ın Elçisine bir adam geldi:

— Hayvanımı bağlayarak mı yoksa serbest bırakarak mı Allâh'a tevekkül edeyim? diye sorduğunda Allâh’ın Elçisi ona:

— Bağla ve tevekkül et! buyurdu.[33]

Konuyla ilgili birkaç ayet meali:

* Allâh, O'ndan başka ilâh olma­yandır. Onun için mü'minler sa­dece Allâh`a tevekkül etsinler.[34]

*Allâh size yardım ederse, size ga­lib gele­cek yoktur. Sizi yardım­sız bırakacak olsa, O'ndan başka size yardım edecek kimdir? Mü'minler sadece Allâh`a tevekkül etmelidir­ler (güvenmelidirler).[35]

* ...Karar verdiğin zaman Allâh`a güven (tevek­kül et), Allâh, (kendisine) güvenenleri) sever.[36] 

* Mü'minler ancak, o kimselerdir ki; Allâh anıldığı za­man kalbleri titrer. O (Allâh`ın) âyetleri onlara okunduğu zaman, bu onların îmânlarını artırır. Rabb’lerine de te­vekkül ederler.[37]

 

Hazırlayan

Şadi KUL

Emekli Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni



[1] 2/Bakara: 62, 69, 5/Maide: 69, 7/Araf: 73, 75, 189, 190, 9/Tevbe: 102, 11/Hud: 61, 66, 16/Nahl: 97, 18/Kehf: 82, 88, 110...

[2] 7/araf: 168, 21/Enbiya: 105, 72/Cin: 11, 66/Meryem: 10, 2/Bakara: 130, 3/Aliimran: 39, 46, 114, 4/Nisa: 69, 5/Maide: 84...

[3] 29/Ankebut: 7

[4] 29/Ankebut: 2

[5]  Buhari 12,  Müslim, Tirmizi 2439, Darimi 29, 2796, Müsned Ahmed bin Hanbel 12338, 13371

[6] 83/Mutaffifîn: 1

[7] 4/Nisa: 135, 9/Tevbe: 119, 4/Nisâ:135, 5/Mâide:1

[8] Buhari, Mezalim 4, İkrah 7; Tirmizi, Fiten 68, (2256).

[9] 2/Bakara: 272

[10] 2/Bakara: 264

[11] 2/Bakara: 267

[12] 3/Aliimrân: 92

[13] 2/Bakara: 215

[14] 57/Hadîd: 10

[15] 2/Bakara: 215

[16] Tirmizi, 1879

[17] Buhârî, Cihâd 72, 128, Sulh 33; Müslim, Müsâfirîn 84, (720), zekât 56, (1009), Müsned Ahmed bin Hanbel 8254

[18] Buhari, Tirmizi

[19] 35/Fâtır: 29

[20] 2/Bakara: 261

[21] 2/Bakara: 263

[22] 47/Muhammed: 38

[23] 5/Mâide: 2

[24] 80/Abese: 17

[25] 2/Bakara: 152

[26] 31/Lokmân: 12

[27] 2/Bakara: 172

[28] 67/Mülk: 23

[29] 39/Zümer: 7

[30] 46/Ahkâf: 35

[31] 30/Rûm: 60

[32] 4/Nisa: 71

[33] Tirmizi, Kıyamet 61, (2519).

[34] 64/Te€âbûn: 13

[35] 3/Aliimrân: 160

[36] 3/Aliimrân: 159

[37] 8/Enfâl: 2