Bazı
davranışlar iyi olarak ifade edilir. Bunlar sevgi, saygı, hoşgörü, cömertlik, doğruluk,
yardımlaşmak, sözünde durmak... gibi insanı olgunlaştıran davranışlardır.
İnsanın değerini düşüren kötü davranışlar da; yalan, hile, dedi-kodu, iftira,
hırsızlık, kibir, kıskançlık, cimrilik, saygısızlık, alay etmek, kötü zanda
bulunmak... gibi yanlışlıklardır.
Kim zerre
kadar iyilik işlerse onun karışlığını görür. Kim de zerre kadar kötülük işlerse
onun karışlığını görür.[1]
Yalan,
kandırmak için uydurulan sözdür. Olan bir şeyi yok, olmayanı da varmış gibi göstermek
iyi değildir.
Toplumda,
yalancı insanlar sevilmez. Yalancı; gerçeği gizler, sadece kendi çıkarını
düşünür. Gereksiz yere çevredekilerin ilgisini çekmeye çalışır. Konuşurken
kendisini över, başkalarını karalar, yalancı şahitlik yapar... İnsanlar
birbirine düşer. Kavga, sataşma, tartışma, iftira ve hakaretler ortaya çıkar.
Toplumda güven ortamı azalır. Bireyler birbirine kuşku ile bakar. Bu kötü
davranışı Allah, "...Yalan sözden kaçının."[2] şeklinde
yasaklanmıştır.
Güvenilir
insan; doğrudan yanadır. Duygusal davranmayarak zengin, fakir, dost, düşman,
yabancı, akraba farkı gözetmez. Tanıklık yaptığında sevgi, saygı duyduğu
insanlardan taraf olmaz. Annesi, babası veya akrabası haksız olsa bile doğruyu
söyler. Allah, "Ey iman edenler, adaleti tam yerine getirerek Allah için
şahitlik edenlerden olun. Kendinizin ana babanızın ve yakınlarınızın aleyhine
bile olsa..."[3]
buyurmaktadır.
İnsanlar
arasında yalancılıkla tanınan kimsenin sözüne güvenilmez. Doğru söylese bile,
sözüne değer verilmez. "Yalancının evi yanmış kimse inanmamış."
durumuna düşer. Atalarımızın, "Yalancının mumu yatsıya kadar yanar."
sözü, yalanın mutlaka ortaya çıkacağını açıklamaktadır.
Yalancılık,
pek çok kötülüklerin başlangıcıdır. Bu gerçeği Sevgili Resûlümüz, "Yalan kötülüğe iletir. Kötülük de ateşe
götürür.[4] şeklinde
ifade buyurmuştur.
Hayatın
normal akışında yalan söylemek iyi değildir. Ancak bazı durumlar var ki; yalan
söylenmesinde pek sakınca yoktur. Bu üç
konu şöyledir:
1- Zulme
uğrayan birinin malını, canını ve namusunu kurtarmak,
2- Birbirine
dargın karı-kocanın veya iki kişinin arasını düzeltmek,[5]
3- Savaş
esnasında düşmanı yanıltmak için yalan söylenebilir.[6]
Hile: Bir
kişinin, karışsındakini aldatmak için yaptığı sahtekârlığa denir. Hile hayatın
her alanında yapılabilmektedir.
Genellikle
hilenin yapıldığı yerler: Kolay veya ucuza mal olması için gerçek malzeme
yerine, daha ucuz malzemelerin kullanıldığı her türlü iş alanları; savaş, terör,
ticaret, sanat... gibi. İhalelerle yapılan satış veya kiralama işleri... vb.
yerler.
Hile;
insanların arasını açmak, kurulu düzeni bozmak için başvurulan kötü işlerden
biridir. Başka bir deyişle, insanlar arasında fesat çıkarmaktır. Zaman zaman
“fesat karıştı”, “fesat çıkardı” benzeri
sözler, yapılan hileleri ifade eder.
Kur’ân-ı
Kerîm'de “Allah fesatçıları sevmez.” ibaresi defalarca zikredilmektedir.
Fesatçıların durumunu şu ayeti kerime ne güzel ifade etmektedir:
“Onlara
yeryüzünü fesada vermeyin”, denildiği zaman:
- “Biz ara
bulucularız”, derler.
- Dikkat
edin! Doğrusu bunlar ortalığı fesada verenlerdir. Fakat farkında da
değillerdir”.[7]
Görülüyor ki
yalan ve hile, hem birey açısından, hem de toplum açısından kötüdür. Çünkü
yalan ve hile sonucu; toplumunda güven,
bireylerde onur yok olur.
Gıybet
(dedikodu); bir kişinin arkasından hoılanmayacağı şekilde konuşmaktır.
Dedikodu genellikle bilgi, görgü ve kültür eksikliği olan kişiler arasında
olur. İntikam, gösteriş, övünme, büyüklenme, kıskanma ve hoş vakit geçirmek için
başkalarının kusurları ortaya serilir. Onlarla alay edilir. İnsanların ayıp ve
kusurlarıyla uğraşan bu kişileri Allah, "Ey iman edenler! ...birbirinizin
gizli yönlerini araştırmayın. Biriniz, diğerinizi arkasından
çekiştirmesin..."[8] diye
uyarmaktadır.
Kusursuz
insan olmaz. Medenî insanlar, kendi kusurlarını azaltmaya veya tümüyle ortadan
kaldırmaya çalışırlar. Ancak cahil kişiler, başkalarının noksanlarıyla
uğraşırlar. Kendi kusurlarını düzeltmeye fırsat bulamazlar.
İftira
(karalama); başkasına, asılsız veya yakışıksız bir sıfatı yüklemedir. İftira
içinde yalan ve düşmanlık gizlidir. İftira edenler; cahil, bencil, saygısız,
merhametsiz, adâletsiz... kişilerdir. Bunlar taassup ve yobazlık içinde
hayatlarını tüketir giderler.
İftira çok
kötü bir davranıştır. İnsanların onurunu kırar, itibarını düşürür. Atılan
iftiranın asılsız olduğu ortaya çıksa bile, izi kalır. Bu asılsız yakıştırma,
topluda cahil kişilerin ağzında döner dolaşır. Bu ağır suçu işleyerlere Allah,
“Her iftiracı günahkâr kimseye yazıklar olsun!”[9]
buyurmaktadır.
Bir gün
Sevgili Resûlümüz arkadaşlarına sordu:
- Gıybet
nedir, bilir misiniz? Oradakiler:
- Allah ve
Elçisi daha iyi bilir, dediler. Sevgili Resûlümüz:
- Kardeşini
(kendisi orada yok iken) hoılanmadığı bir şekilde dile getirmendir, buyurdu.
Oradakiler:
- Peki
söylediğim şey kardeşimde varsa? diye sorduklarında, Sevgili Resûlümüz:
- Dediğin
husus kardeşinde varsa, işte o zaman gıybet olur. Eğer yoksa o zaman iftira
olur, buyurdu.[10]
Hırsızlık; koruma
altında olan bir malın sahibinin haberi olmadan alınmasıdır. Hırsızlık bütün
toplumlarda hoş karışlanmayan kötü bir davranıştır. Aynı zamanda suç
sayıldığı için hırsızlık yapanlar cezalandırılırlar. Dinimizce de hırsızlık
yapan kişi şiddetle cezalandırılır.[11]
Bireyleri
iyi yetişmiş medenî toplumlarda hırsızlık pek olmaz. El emeğine ve alın terine
saygı gösterilir. Kimse kimsenin malında gözü olmaz. Mülkiyet hakkına saygı
gösterilir. Sevgili Resûlümüz insanların mal, can ve namus emniyeti üzerinde çok
dururdu. Ömrünün son yıllarında büyük bir topluluğa önemli veda konuşma yaptı.
Konuşmanın bir bölümünde:
- Ey
müminler! ...Kardeşinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz etmek helâl
değildir. Ancak gönül hoıluğuyla verilen başkadır...[12]
buyurmuştur.
Hırsızlık
aynı zamanda ahlâkî yönden de kabul edilmeyen, kötü bir iştir. Hırsızlık,
toplumun dirlik ve düzenini bozar. Hırsızlığın olduğu yerde huzur ve güven
diye bir şey kalmaz. Mal emniyeti kalkar. Fertlerin çoğu birbirine karış
kuşkulu hale gelir. Zayıf ve kimsesizler ezilir. Acıma ve merhamet azalır. Pek
çok masum insanlar zan altında kalır.
Hırsızlık,
bütün din ve toplumlarda yasaklanan kötü bir davranıştır.
Kıskançlık
(haset); başkalarında bulunan güzel bir özelliği, bir eşyayı kıskanıp yok
olmasını istemektir. Kıskançlık bilgisizlik, kin, kibir ve düşmanlık ile
karışık olumsuz bir duygudur. Hoşgörüden de uzaktır.
Bir kimse
arkadaş, komşu veya çevresindeki insanların güzelliklerinden rahatsız oluyorsa,
mutlu olamaz. Çekememezlik duygusu kendisini için için rahatsız eder. Allah
Kur’ân-ı Kerîm'de kötü ve kıskanç insanları anlatırken; "...Size bir
iyilik ulaşsa, bu onları sıkıntıya düşürür. Başınıza bir musibet gelse, ona
sevinirler..."[13]
buyurmaktadır.
Kıskançlık
zararlı davranıştır. İnsanlarda güzel duygu ve davranışları yok eder. Toplumda
ve arkadaş çevresinde dışlanmalarına
neden olur. Bu durumu Sevgili Resûlümüz; "Ateşin odunu yediği gibi haset
de iyilikleri yer bitirir."[14] sözüyle
ifade etmiştir. Başka bir hadiste de, "Bir kişinin kalbinde iman ile hased
bir arada bulunmaz."[15] buyurarak
gerçek bir müminin kıskançlıkla ilgisinin olmadığını belirtmiştir.
Kıskançlığın
giderilmesi ancak bilinçlenmeyle olur. Karışsındakilerin kültürlü, bilgili,
becerili, başarılı, çalışkan, güzel, güçlü... olma yönlerini kabullenmek
gerekir. Sevgili Resûlümüz; "...Birbirinizi kıskanmayın."[16] sözüyle
birey ve toplumlara zararlı olan bu duygudan arınmamızı istemiştir.
Çevremizdeki
insanların sahip oldukları nimetlerin yok olmasını istemeden, bizde de olmasını
istemek kıskançlık sayılmaz. Örneğin sınıfta başarılı bir öğrenci gibi olmayı
herkes ister. Onun başarısı çevresindekileri imrendirir. İmrenmek, insanları
daha iyiyi yakalamak için çalışmaya sevk eder. Gıpta (imrenmek); başkalarında
olan bir güzelliğin kendisinde de olmasını istemektir. Dinimizce sakıncası
yoktur. Hatta böyle bir istek, insanı çalışmaya yönlendirir.
Dinimizde
insan değerli bir varlıktır. Onu küçümsemek, onuruyla oynamak, alay konusu
etmek hoş karışlanmaz. Allah, Kur’ân-ı Kerîm'de "insanı en güzel biçimde
yarattık."[17]
buyurmaktadır. İnsanın yaratılışı; akıl, anlayış, eğitim ve öğretim ile
olgunlaşmanın doruğuna ulaşmaya uygundur. Herkesin kendisine özgü kişiliği,
onuru, ruhsal ve bedensel yapısı vardır. Bu yapıyı küçümsemek yerine, olduğu
kadarıyla kabul etmek daha güzeldir.
Kişileri
küçümseme, kusurlarıyla eğlenme anlamına gelen alay etmek, doğru bir davranış
biçimi değildir. İnsanlar çeşitli söz, ima ve işaretlerle bazen doğrudan bazen
dolaylı sataşmalarla aşağılanır. Yahut eğlence konusu yapılır. Her ne şekilde
olursa olsun Allah; "Ey müminler!.. Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya
almasın. Belki onlar, kendilerinden daha iyidirler..."[18] uyarısını
yapmaktadır.
Alaycı
insanlardan uzak durulmalıdır. Bunların dostlukları ve düşmanlıkları birbirine
karışıktır. Ne zaman ne yapacakları belli değildir. İlk görünüşte; alay
edenler, bazı kişilere takılarak oradakileri neşelendirirler. Ama gülünç duruma
düşürdükleri kişilerin benliğinde derin yaralar açıldığının farkında değiller.
Çevremizde
bedensel özürlü kişiler olabilir. Onların bazı sıkıntılarına katkıda bulunmak
çok yanlıştır. Ahlâkı güzel olan kişiler onlara yardımcı olurlar. Toplum içinde
onların itibarlarının sarsılmasını istemezler.
Toplumda ahlâkı düşük bazı insanlar vardır ki
onlar, karışsındaki insanlara kötü lakap ve hafife alıcı sözler söyler.
Bilgisiz bu insanlar, Allah’ın "...Birbirinizi kötü lakablarla çağırmayın..."[19] ayetine
aykırı hareket etmektedirler.
Toplumdaki
insanlar sahip oldukları güç, mal, bilgi, kültür, sanat, makam, sağlık,
güzellik, görüş ve tutumları üzerine yapılanırlar. Bir kısım insanlar çevresine
karış görgü kurallarına uygun davranış sergiler. Bir kısmı sessiz ve kendi
halindedir. Bazısı da kendilerini diğer insanlardan üstün ve ayrıcalıklı
zannederler. İçinde doğruyu gizleyerek,
kendisini başkalarından üstün görmeğe veya etrafa öyle görüntü vermeğe kibir
denilmektedir.
Kibirli
insanlar, diğer insanlarda bulunan güzelliklerden pek hoşlanmazlar. Fakat,
kendilerinde bulunan bazı özellikleri çok şey zannederler. Konuşmalarında kendisini övme ve başkalarını
küçümseme görülür. İnsanların sevmediği bu kişileri Allah da sevmez. Çünkü
Kur’ân-ı Kerîm'de, "...Şüphesiz ki; Allâh, kendini beğeneni ve sürekli
övünenleri Allah sevmez."[20]
buyurulmaktadır.
Kur’ân-ı
Kerîm'de kibir üzerinde çok durulmaktadır. Bu kötü davranıştan şiddetle de
kaçınılması vurgulanmaktadır. Allah, "Yeryüzünde böbürlenerek yürüme.
Çünkü sen, (ağırlığınla) ne yeri yarabilirsin ne de yüksekliğinle dağlara
ulaşabilirsin."[21]
Kibir sadece
Yüce Allah'a layıktır. Çünkü o, en büyüktür. Biz onu ne kadar büyüklesek yine
de azdır. Onun gücü, kuvveti, ilmi her şeyi kuşatmıştır.
Kibir
huyların en çirkini ve en tehlikelisidir. Çünkü insanları küfre götürür.
Toplumsal birlik ve beraberliği bozar. Fertler arasında kin ve nefretin oluşmasına
sebep olur. Onun için kibirli insanların dostu pek olmaz.
Günlük
hayatımızda temiz giyinmek, güzel konuşmak, tertipli ve düzenli olmak çok
güzeldir. Bu yaşantının büyüklenmekle hiçbir ilgisi yoktur. Adamın biri Sevgili
resulümüze, güzel giyinmeyi ve gözükmeyi sevdiğini söyler. Sonra bunun kibir
olup olmadığını sorar. Sevgili Resûlümüz:
- Hayır, bu
kibir değildir. Allah güzeldir, güzeli sever. Kibir, gerçeği küçük görmek ve
başı gözü ile insanlarla alay etmektir.[22]
buyurmuştur.
Kibir mümine
yakışmaz. Mümin, izzetli ve vakarlıdır. İzzet ve vakar insanı Yüce Allah'a
yaklaştırır. Kibir ise insanı şeytanlaştırır.
Herhangi bir
konuda, doğru bilgi olmadan olumlu veya olumsuz düşünmeğe zanda bulunmak denir.
Zan, kesin değildir. Olabilir de, olmaya bilir de. Diğer bir ifadeyle;
doğruluğu da yanlışlığı da kesin olarak bilinemeyen düşüncelerdir.
İnsanların
bilinmeyen yönleri hakkında, iyi düşünülmelidir. Dinimize göre her şeyde esas
olan iyilik, güzellik ve temizliktir. İhtimalli değerlendirmeler, iyi zan
üzerine ve sınırlı bir şekilde yapılmalıdır. Ancak, her zaman iyi niyetli olmak,
tedbiri elden bırakmak anlamına da gelmez.
İnsanların
bilinmeyen yönleri hakkında kötü zanda bulunmak, yanlıştır. Gereksiz olarak
insanları kuşku altına iterek suçlamaya hakkımız yoktur. Dinimize göre kötü
zanda bulunmak günahtır. Kur’ân-ı Kerîm'de, “Ey iman edenler! Zandan çokça
sakının. Çünkü, zannın bazısı günahtır...”[23]
buyurulmaktadır.
Kötü zan
zararlı olduğu gibi duyulan her haberi doğru gibi konuşmak da yanlıştır.
Duyulan haberin pek çoğu doğru olmayabilir. O zaman insanların izzet, şeref,
namus, haysiyet ve onuru tehlikeye girer. Toplumda güvensizlik ve iftira yaygınlaşır.
Allah bize, "...Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz. Sonra
yaptığınıza pişman olursunuz."[24] uyarısını
yapmaktadır.
Günlük
hayatta çok karışlaşırız: Arkadaşlarımızdan biri;
- Dün beni
yolda gördün de, görmemezlikten geldin. Senin bu hareketine çok üzüldüm, der.
Biz, her ne kadar görmediğimizi söylesek de, o yine İsrar etmeğe çalışır. Olayı
değerlendirecek olursak: Arkadaşımızın dediği doğrudur. Dediği yerde dün
geçtim. Karışlaşmış olabilirim. Ancak, kendisini görmedim. Gördüğümü söylüyor.
İşte burada yanılıyor. Çünkü, hiç farkında değilim. Hakkımda kötü zanda
bulunuyor. Görseydim yanında durur ve halini hatırını sorardım.
Görülüyor
ki; kötü zanda bulunmak, insanı güç duruma düşürmektedir. Karşımızdakileri de
haksız yere üzmektedir.
İnsanlar,
yaşamlarının bir kısmını toplum içinde ve onunla beraber yaşarlar. Hayatlarının
diğer bölümünü ise, aile ortamında geçirirler. Hatta ailedeki bireyin, diğer
bireylerden bağımsız kendine bir özel hayatı da vardır.
Özel hayat,
bireysel etkinliklerin hakim olduğu yaşantıdır. Bu yaşantı; bireysel olabildiği
gibi aile hayatı kapsamında da olabilir. Bu yaşantı başkalarına zarar
vermedikçe, toplumsal denetimi gerektirmez.
İnsanların
özel hayatını araştırmak, dinimizce hoş bir davranış değildır. Allah, “Ey imân
edenler! ...birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın...”[25]
buyurmaktadır. Allah, kişilerin kendisine özgü özel yaşantılarının
araştırılmasını önlediği gibi aile hayatını da koruma altına almıştır. Başka
bir ayette, "Ey inananlar!.. Kendi evinizden başka evlere, geldiğinizi
fark ettirip ev halkına selâm vermedikçe içeri girmeyin. Bu sizin için daha
hayırlıdır..."[26] diye görgü
kurallarını bize hatırlatmaktadır. Dinimiz, özel hayatla yakından ilgili olduğu
için evlerin içini saygın duruma getirmiştir. Başkasının evine gittiğimizde,
kapının zilini çalmalıyız. Eğer içeriden bize cevap verilmezse, Sevgili
Resûlümüz bize şu uyarıyı yapmaktadır; "Biriniz üç defa izin isteyip de
kendisine izin verilmezse geri dönsün."[27] Fazla İsrar
edilmemelidir. Belki evdeki ortam başkalarının görmesine uygun değildir.
Her insanın
kendisine ait bazı kusurları olabilir. Bu kusurları araştırıp ortaya çıkarmak
yanlıştır. Toplumda özel kusurlar öne çıkarılınca, hatasız ve itibarlı kimse
kalmaz. Herkes kusurlu duruma düşer. Sevgili Resûlümüz bir hadisinde; “
...insanların gizli yönlerini araştırmayın. Şunu iyi bilin ki: Kim kardeşinin
gizli kusurunu araştırırsa, Allah da onun kusurunu araştırır. Allah kimin özel
kusurunu ve ayıbını araştırırsa, o şahsı evinin içinde bile olsa rezil eder.”[28]
buyurmuştur.
Başkalarının
özel durumlarını merak ederek öğrenmeye çalışmak yanlıştır. Örneğin;
başkalarının ikili konuşmaları veya telefonları bizi ilgilendirmemelidir. Bu
konuşmaların üzerine gittiğimizde, mümkün oldukça uzak durmak en iyi
davranıştır. Eğer, merak eder de "Biraz evvel ne konuşuyordunuz?"
gibi gereksiz sorular sorduğumuzda çoğunlukla kendimizi gülünç duruma
getiririz.
İnsanı yoktan
var eden Allah'tır. Daha sonra senelerce yediren, içiren, giydiren, koruyan,
yetiştiren anne babasıdır. Ana babanın çocuğuna yaptığı iyiliğin maddî ve
manevî olarak karışlanması mümkün değildir. Bundan dolayı, dinimizde ana babaya
saygının yeri çok büyüktür. Kur’ân-ı Kerîm'de, insanın Allah'a kul olması ve
ona şükretmesi gereği vurgulandıktan sonra "Ana babaya iyi
davranılması"[29]
bildirilmiştir. Ayrıca "Ana babaya isyân"[30] büyük
günahlardandır. Sevgili Resûlümüzin arkadaşlarından biri anlatıyor:
- Hangi amel
Allah'a daha sevimlidir? diye sordum. Allah’ın elçisi:
- Vaktinde
kılınan namazdır, dedi.
- Sonra
hangisidir? dedim.
- Ana babaya
iyilik etmektir, dedi...[31]
Ana
babalarımıza karış iyi davranmalıyız. Onların isteklerini yerine getirmeliyiz.
Kendilerine ve söylediklerine değer vermeliyiz. Onları incitecek davranışlardan
kaçınmalıyız. Ailemizin daha iyi yaşantısı için gece-gündüz çalışan bu fedakâr
insanların dualarını almaya çalışmalıyız. Yine abla, ağabey, dede, büyük anne,
amca, dayı, teyze... gibi büyüklerimize saygıdan kusur etmemeliyiz.
Yolda,
pazarda, otobüste, okulda ve her yerde büyüklerimize saygılı olmalıyız. Onlara
gücümüzün yettiğince yardımcı olmalıyız. Çevremizdekilere karış yardımcı,
saygılı ve görgülü olmamız bizi küçültmez. Aksine değerimizin artmasına neden
olur.
[1] 99/Zilzâl, 7-8. ayet.
[2] 22/Hacc suresi, 30. ayet.
[3] 4/Nisa: 135
[4] Buharî, Edeb, 69; Müslim, Birr, 103; Malik- Muvatta', Kelâm, 16.
[5] Müslim, Birr, 27.
[6] Buhari, Cihad, 157; Müslim, Cihad, 18; Ebu Dâvud, Cihad, 63; Tirmizi,
Cihad, 5; İbni Mace, Cihad, 38; Ahmed b. Hanbel, I, 81
[7] 2/Bakara: 11-12
[8] 49/Hucurât suresi, 12. ayet.
[9] 45/Câsiye: 7
[10] Müslim, Birr, 70; Ebu Davûd, no. 4874, Tirmizi, no. 1934.
[11] 5/Maide: 38
[12] Tirmizî, 3087 no'lu hadis; Ebu Davûd, 3334 no'lu hadis; İbni Mâce, 1851,
3055 no'lu hadisler.
[13] 3/Aliimran: 120
[14] Ebê Dâvûd, Edeb, 44; İbni Mâce, Zühd, 33
[15] Nesâî, Cihâd, 8
[16] Buhari, Edeb, 57; Müslim, Birr, 34; Ebê Dâvûd, Edeb, 47; Tirmizî, Birr,
24; İbni Mâce, Dua , 5; Muvatta', Güzel Ahlâk, 15; Ahmed bin Hanbel, I, 3;
[17] 95/Tîn suresi 4. ayet.
[18]
49/Hucurât: 11. ayet
[19]
49/Hucurât: 11. ayet.
[20]
4/Nisâ: 36
[21]
17/isra: 37
[22]
Müslim, İman, 47; Ahmed bin Hanbel, IV, 133-134
[23]
49/Hucurat: 12
[24] 49/Hucurât:
6
[25]
49/Hucurat: 12
[26]
24/Nûr suresi, 27. ayet
[27] Buhari, İsti'zân, 13; Müslim, Âdâb, 32; Ebu Dâvûd, Edeb, 127; Tirmizî,
İsti'zân, 3; İbni Mâce, Edeb, 17, Dârimî, İsti'zân, 1; Ahmed bin Hanbel, III,
6.
[28]
Tirmizi, Birr, 83
[29]
17/İsrâ suresi, 23. ayet; 31/Lokmân suresi, 14. ayet; 6/Enam suresi, 151. ayet
[30]
Buhari, Edeb, 1; Müslim, İmân, 143
[31] Buhari, Edeb, 1; Müslim, Musâfirûn, 216; Tirmizi, Kur'ân, 11; Nesai,
Mevâkît, 51; Dârimî, Salât, 24; Ahmed bin Hanbel, IV, 176.